Ordu Suriye'ye girer mi?

Güncelleme Tarihi:

Ordu Suriyeye girer mi
Oluşturulma Tarihi: Şubat 16, 2016 12:33

Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmeni Murat Yetkin, ''Ordu Suriye’ye girer mi?'' başlıklı yazısında ''Bunun hiç bir işareti yok, ne siyaseten, ne askeri bakımdan; konuştuğumuz yetkili kaynaklar, yapılmakta olanın bir “taarruz” harekatı değil, sınırlardaki tehdidin artmasına karşı bir “müdafaa”, yani savunma harekatı olduğunu vurguluyor'' ifadelerine yer veriyor.

Haberin Devamı

İşte Murat Yetkin'in o yazısı:

Ordu Suriye'ye girer mi?

Ordu Suriyeye girer mi
Böyle krizlerin tek bir bölgeye, tek bir konuya kilitlendiği gerilimlerde bazen şeytan doldurur. Hiç beklenmedik bir anda, başka koşullar altında üzerinde durulmayacak bir nedenden çıkan savaşların örnekleriyle dolu tarih.

Hatırlayacaksınız bu ve benzeri sorular geçen yıl 7 Haziran seçimleri öncesinde de ortaya atılmıştı.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in istirahate ayrılıp ameliyat olması Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Suriye harekatından sakınma çabası olarak yorumlanmıştı.
Ama o zaman ne PKK’nın diyalog sürecini bir tarafa atıp Kobani usulü özerk bölgeler oluşturmaya kalkışması vardı, ne Rus hava kuvvetleri Suriye’de üslenmişti, ne de PYD ve onun silahlı kolu YPG Türkiye sınırlarına bu kadar baskı uyguluyordu.
Şimdi koşullar çok farklı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın ordunun geleneksel “Yurtta sulh, cihanda sulh” çizgisinden çıkacağını gösteren bir işaret yok ortada.
Son haftalarda İlker Başbuğ ve Işık Koşaner’in Akar’a nezaket ziyaretinde bulunmaları da bu hassasiyetin devamını teyit ediyor sanki.
Geçen yıl Kara Kuvvetleri Komutanı olarak ABD’den liyakat nişanı alan Akar, NATO ile ilişkilerin önemini, hangi hamlenin Türkiye’yi NATO desteğinden mahrum bırakacağını çok iyi bilen bir komutan.
Ama Türkiye’yi çevreleyen koşullar giderek farklılaşıyor.

Yoksa bu son üç günkü salvolar Türk topçusunun ne Suriye mevzilerini, ne PYD/YPG mevzilerini dövmesi ilk defa görülen bir şey değildi.
Ama bu defa, 11-12 Şubat’ta Münih’te IŞİD ve El Nusra dışında hiç bir gruba saldırı düzenlenmemesi yolunda bir ortak niyet beyanının ardından vuku buldu.
Türkiye o niyet beyanının ortaklarından birisi. Zaten bu nedenle sadece Rusya değil, ABD ve AB de PYD’ye ateşin durdurulması çağrısında bulundu.

Oysa gerek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, gerekse Başbakan Ahmet Davutoğlu başından beri hükümetin PYD’yi PKK’nın Suriye kolu olarak terörist saydığını söylüyor.
Türk topçusunun “cevabi” atışları -yüzünden değil tek başına belki, ama- sonrasında ABD Başkanı Barack Obama’nın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i aramasıyla yapılan görüşmede bir “terörizme karşı birleşik cephe” kuruluşundan söz edildiği anlaşılıyor.
Bu cephenin oluşumunda Türkiye’nin tehdit algılaması dikkate alınacak mı, alınmayacak mı?
İşte Ankara açısından bütün mesele bu.

Başbakan Davutoğlu dün -zamanlama açısından gerçekten manidar olan, Rusya ile gerilimin artmakta olduğu bir sırada yapılan- Ukrayna zityareti sırasında ne dedi?
PYD (aslında ilginçtir, PYD’den çok YPG vurgusu yaptı) geri çekilmedikçe, Azez üzerindeki baskıyı, Halep’teki rejim muhaliflerine destek koridoru üzerindeki baskıyı kaldırmadıkça Türkiye operasyonları durdurmayacaktır, dedi.
Başka? Başka dedi ki, YPG Rusya’nın Suriye’deki “enstrümanıdır”, yani aletidir ve Rusya dünyayı bir üçüncü dünya savaşı söylemiyle tehdit ederek Suriye’de kendi siyasetini dikte ettirmektedir.

Dışişleri sözcüsü Tanju Bilgiç’in dün ABD’nin PYD tutumundan, PYD ile müttefiki Türkiye’yi karşılaştırmasından rahatsızlığı ifade etmesi bu yüzden.
Tabii o karşılaştırmayı ABD’ye “Türkiye mi, PYD mi? Seç birini” diye soran Ankara’nın başlattığı da söylenebilir ama işin başka boyutu da var.
ABD bunu ilk defa yapmıyor ki. Daha 2003’de Irak’ın işgali harekatında ABD, Irak Kürt gruplarını da NATO müttefiki Türkiye’ye tercih etmemiş miydi? ABD’ye arazide kendisi adına savaşacak, gerekirse ölecek savaşçı lazım, o an kimi bulursa, onunla yol alır, hep öyle olmuştur, her coğrafyada öyle olmuştur.

Türk ordusunun Suriye’ye gireceğini şimdiye dek Beşar Esad rejimi ve Kürt gruplar öne sürüyordu; şimdi bu bayrağı Rusya’nın taşıdığını görüyoruz.
Rus Dışişleri dün Türkiye’nin Suriye’ye “saldırgan” tutumundan rahatsız olduğunu söyledi.
Rus parlamentosunun Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı Konstantin Kosaçev, Türkiye’nin Suriye’ye girmesi halinde karşısında “İran ve daha kötüsü Rusya’yı” bulacağını söyledi; Kosaçev bu durumda Batı’nın da Türkiye’nin arkasında durmayacağını sözlerine ekledi.

Başa dönüyoruz. Yani Rus milletvekilinin bildiği Türkiye’nin NATO dışı bir hareketle Suriye’ye girerse NATO anlaşmasının geçerli olmayabileceği gerçeğini Türk hükümetinin bilmemesi gibi bir saçma durum olabilir mi?
PYD’nin son hamlelerinin bir yandan PKK’ya karşı mücadele, diğer yandan sınırda yeni göç dalgasını etkileyeceğini bildiği halde Türk hükümeti NATO desteğini de tehlikeye atacak böyle bir harekata kalkışacak kadar yorgan yakma kıvamında olabilir mi sizce?
Bırakın işin bu siyasi boyutunu, teknik olarak uçağın düşürüldüğü 24 Kasım’dan bu yana Rus saldırısına uğramadan Suriye hava sahasına girmenin mümkün olmayacağını bilen Türk Genelkurmayı, hava desteği olmadan bir taarruz planlayacak kadar acemi mi?

Baştaki soru: Ordu Suriye’ye girer mi?
Bunun hiç bir işareti yok, ne siyaseten, ne askeri bakımdan; konuştuğumuz yetkili kaynaklar, yapılmakta olanın bir “taarruz” harekatı değil, sınırlardaki tehdidin artmasına karşı bir “müdafaa”, yani savunma harekatı olduğunu vurguluyor.
Fırtına obüsleri sınırın karşı tarafındaki hamlelere karşı asimetrik bir üstünlük sağlıyor Orgeneral Akar ve komuta heyetine.

Peki, ordunun Suriye’ye girmesi gibi bir planlama yoksa bu kadar gerilim neden, ülkeyi savaşın eşiğine getirip, içeride ve dışarıda bu tedirginliğin doğmasının altında ne var?
Şu var: Suriye ile 910 kilometre sınırı olan Türkiye kendisi devre dışı bırakılarak, güvenlik endişeleri hiçe sayılarak ABD ve Rusya arasında varılacak bir anlaşmanın pek de sonuç vermeyeceğini bir de böyle anlatmak istiyor.
Böylelikle Türkiye’nin dediği olmayacak belki ama tek başına ABD’nin Rusya’nın dediği de olmayacak.
Mesela Almanya’nın göçmenler bakımından planları da suya düşecek, Davutoğlu’nun ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’la görüştükten hemen sonra Almanya Şansölyesi Angela Merkel’i araması boşuna mı?

Peki, o zaman neden hala savaşın eşiğinde olma endişesi duyuyoruz?
Şundan dolayı: Böyle krizlerin tek bir bölgeye, tek bir konuya kilitlendiği gerilimlerde bazen şeytan doldurur.
Hiç beklenmedik bir anda, başka koşullar altında üzerinde durulmayacak bir nedenden çıkan savaşların örnekleriyle dolu tarih.

Biraz tarihten ders almak, savaş tehlikesinden uzak durmak o nedenle büyük önem taşıyor.
Savaştan da, savaş tehlikesinden de, savaş söyleminden de uzak durmamız gerekiyor.
Savaşın ne büyük bir felaket olduğunu beş yıldır görmüyor muyuz yeterince?

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!