GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Adaylara üniversite tercihi için tüyolar

İyi bir tercih listesi yapmak bu yıl biraz daha zor. Çünkü karşılaştırma yapacak datalar yeterli değil. Geçmiş yıllarda onlarca farklı puan türü yer alırken, bu yıl bunlar dörde düştü. Her ne kadar ÖSYM son dakikada, geçmiş üç yılın sıralamalarını açıklasa da bunun çok yeterli olduğu söylenmiyor. Ama elde başka bir bilgi olmadığı için yararlanmak gerekiyor. ÖSYM, dün adayların en çok merak ettiği soruları yanıtladı:

Tercihlerimi nasıl kaydedeceğim?

Kimlik numaranız ve aday şifrenizle ÖSYM’nin internet sayfasında tercihinizi bireysel olarak sisteme kaydedebilirsiniz.

Daha sonra değiştirebilir miyim?

Tercih bildiriminizi tamamlayıp kaydettikten sonra ‘tercih süresi’ bitene kadar sisteme işlenen tercihler değiştirilebilir.

TYT puanım 150’nin altında. Tercih yapabilir miyim?

Hayır. TYT puanı 150’nin altında olanlar tercih yapamaz.

TYT puanım 150’nin üstünde ama AYT puanlarım 180’in altında, hangi programları tercih edebilirim?

Tablo-3’teki önlisans programlarını seçebilirsiniz. Ayrıca Tablo-5’teki özel yetenek sınavıyla alan lisans programları için ilgili üniversiteye başvurabilirsiniz.

AYT puanlarım 180’in üzerinde, hangi programları yazabilirim?

Tablo-3’teki önlisans, Tablo-4’teki lisans programlarını tercih edebilirsiniz. Ayrıca Tablo-5’teki özel yetenek sınavıyla girilen lisans programları için ilgili yük-
seköğretim kurumuna başvurabilirsiniz.

Tüm tercihleri doldurmalı mıyım?

Hayır.

Programların yanındaki koşul numaraları ne anlama geliyor?

Bu koşulları numaralarına göre, ‘Tablo 3 ve Tablo 4’te Yer Alan Yükseköğretim Programlarının Koşul ve Açıklamaları’ kısmından inceleyin.

Bu yıl bir programa yerleşirsem seneye puanım kesilir mi?

Evet. YKS sonucuyla bir yükseköğretim programına yerleşen (ek yerleştirme dâhil) veya özel yetenek sınavıyla bir bölüme kayıt olan adaylar, 2019-YKS’ye girerse, ortaöğretim başarı puanlarının çarpılacağı katsayı/katsayılar yarıya düşürülür.

Meslek lisesi mezunuyum. Hangi bölümlere ek puanla yerleşebilirim?

Bu yükseköğretim programları Tablo-6’da verildi. Onları dikkatlice inceleyin.

Bir programı kazanırsam ek yerleştirmeden yararlanabilir miyim?

Hayır. Merkezi yerleştirmeyle bir programa yerleşenlere ek yerleştirmede tercih hakkı verilmez.

Özel yetenek sınavıyla kayıt hakkı kazandım, ek yerleştirmeden yararlanabilir miyim?

Evet. Bu adaylar, ek yerleştirmede tercih yapabilir.

Yazının devamı...

Ortaöğretim Genel Müdürü: Anadolu liselerine ek kontenjan verilecek

Sınav puanları ne olursa olsun okullarında yüksek ortalamayla mezun olanların beklentileri, en azından yerel yerleştirmede fazlaydı. Ancak pek de umulan olmadı. Bu yıl sınav puanına okul puanı katılmadı. Sadece eşitlik halinde okul başarısına bakıldı. 

Yerel yerleştirmede de okul puanı dördüncü sırada yer aldı. Kriterler öğrencinin ikamet adresi, ortaokulda bulunduğu yıl, tercih önceliği, okul başarı puanı, devam-devamsızlık ve yaş oldu. Bugüne kadar şişirilen okul puanlarına bu yıl bakanlık da anlaşılan ilgi göstermedi. Çocuğun adresi ya da hangi okulda okuduğu öncelikli oldu. Bunların dışında gerekli görülürse okul başarı puanına bakıldı. Zaten bütün bunlar sınav öncesi duyuruldu. Sonuçlar açıklandığında özellikle okul notu yüksek olup, bir yere girme umudu taşıyanlar, “Herhangi bir tercihinize yerleşemediniz” yazısını görünce çok üzüldü. Birçok veli, çocuklarının hiçbir liseye girememesinden dolayı il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerine koştu. Nakil dönemlerinde yeniden tercih yapacakları ve bir yere yerleştirilecekleri kendilerine söylense de umutları azaldı.

Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız Ortaöğretim Genel Müdürü Ercan Türk, açıkta kalan velilere, “İlave Anadolu lisesi kontenjanı başlattık” diye müjde verdi. Türk’ün Hürriyet’e açıklamaları şöyle:

“Merkezi ve yerel yerleştirmeyle alan okullarımız oldu. Merkezi sınavla 127 bin 283 kontenjan tamamen doldu. Yerel yerleştirmeyle öğrenci alan okullara 798 bin öğrenci girdi. Başvuran öğrencilerin yüzde 91’i kendi beyanları doğrultusunda yerleşmiş oldu, bu geçen yılla kıyaslanınca yüksek bir oran. Ama bazı öğrenciler liseli olamadı. Sadece Anadolu lisesini isteyen, kendi tercihleri içinde puanı tutmayan, yerel ya da merkezi başka okul türü alternatif koymayanlar açıkta kaldı. Yüksek okul puanı olduğu halde yerleşemeyenler sadece bir kriterden söz ediyor. Oysa yerel yerleştirmede altı faktör var. Tek kriter okul puanı değil. Eve ve okula yakınlık en önemli kriter. Anadolu liselerinde 21 bin boş kontenjan var. Bu durumda adaylar için kendi kayıt alanında ilave Anadolu lisesi kontenjanı başlattık. Hiçbir öğrenci açıkta kalmayacak, istemediği okul türünde okumayacak. Ama bizim veli ve öğrencilere anlaşılan daha fazla bilgilendirme ve rehberlik yapmamız gerekiyor. Ortaokul başarı puanı birincil unsur değil, bunu velilerimize daha belirgin şekilde anlatmaya ihtiyaç var.”

NAKİL DÖNEMİNDE UMUT VAR

Hiçbir yere yerleşemeyen ya da yerleştiği okuldan memnun olmayanlar için alternatif var. 6-10 Ağustos, 13-17 Ağustos, 27-31 Ağustos ve 3-6 Eylül’de nakil için her gruptan en fazla üç okul tercihinde bulunabilecekler. Öğrenciler, yerleştirmeye esas nakil dönemlerinde hangi okulda kaç kontenjanın boş olduğunu görebilecek. Bu dönemde istedikleri okulların boş kontenjanı olmasa da boşalabilecek kontenjanlar için de tercihte bulunabilecek.     

Tercihler, düzeltme ve iptal işlemleri, ortaokul müdürlüklerinde yapılacak. İşlemler, okul müdürlüğü tarafından elektronik ortamda onaylanacak.

İlk tercih döneminde tercih yapmayanlar da nakile başvurabilecek. Nakil sonuçları her yerleştirmeye esas nakil dönemini takip eden 13 Ağustos, 19 Ağustos, 3 Eylül ve 8 Eylül tarihlerinde açıklanacak.     

Yerleştirmeye esas nakil dönemlerinde de hiçbir tercihine yerleşemeyen veya hiç lise seçmeyenler, yerel yerleştirmeyle öğrenci alan okulların boş kontenjanlarına girebilmek için ‘il ve ilçe öğrenci yerleştirme ve nakil komisyonları’na 10-14 Eylül arasında başvurabilecek.

Yazının devamı...

Seneye devletlerin ‘not’ları açıklanacak

Raporun önemli ayrıntılarını arkadaşımız Esra Ülkar’ın yaptığı haberde okuyabilirsiniz. Bugüne kadar pek de açıklanması istenmeyen verilerin ‘Vakıf Yükseköğretim Kurumları 2018’ başlıklı raporda yer alması sevindirici. YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, raporun önsözünde bundan sonra her yıl bilgilerin yenilenip güçleneceği, sistemin güçlü ve zayıf yönlerinin ortaya çıkacağı vurgusunu yaparak, “Şeffaflık ve veri paylaşımı sistemin değerlendirilmesi ve iyileşmesi için YÖK denetlemelerinde daha fazla olumlu sonuçlar üretecek özellikler” diyor. Prof. Dr. Saraç, devlet üniversiteleri için de bu çalışmanın yapılacağının, gelecek yıl da bu nedenle iki ayrı rapor sunulacağının altını çiziyor.

EN ÇOK HARCAMA YAPAN KURUMLAR BELLİ OLDU

Kuşkusuz raporun en önemli bölümlerinden biri de vakıf üniversitelerinin öğrenci başına yaptığı harcamalar oldu. Öğrenciye en çok yatırım yapan üniversitelerden ilk sırayı, Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi 116 bin 269 lirayla aldı. Bu üniversite lisansta eğitim gören 90 öğrencisine tam burs veriyor. Koç Üniversitesi de öğrenci başına 60 bin 87 lira harcayarak ikinci sırada yerini alırken, 1.054 öğrencisinden 208’ini tam burslu alıyor. Burs listesinin ilk sırasında İbn Haldun Üniversitesi yer alıyor. Bu üniversite 150 öğrencisinin hepsine tam burs veriyor.

ÖĞRENCİ BAŞINA 2 BİN 500 TL AYIRAN DA VAR

Yüzbin liralık bu harcamalara karşın bazı vakıf üniversitelerinin öğrenci başına 2 bin 500, 4 bin TL gibi harcamalar yaptığı da görülüyor. Rapor incelendiğinde, 30 üniversitenin öğrenci başına 10 bin TL’nin altında harcama yaptığı dikkati çekiyor.

Kuşkusuz raporun yayınlanması çok büyük bir adım. Başkan Saraç’ın dediği gibi devlet üniversitelerinin de aynı şeffaflıkla bütün verileri açıklaması, ailelerle öğrencilerin üniversitelerini tanımaları açısından büyük önem taşıyor. Sonraki adım her üniversitenin internet sayfasında öğrenciden aldığı paraları nerelere harcadığını belgeleriyle sunması olmalı. Vakıf üniversitelerinin özel üniversitelerle karıştırılmasının önüne belki o zaman geçilebilir.

 

Yazının devamı...

Araştırma üniversiteleri destek bekliyor

Türkiye’nin en iyi üniversiteleri olarak kabul edilen bu 10’lu, zaten araştırmayı iyi yaparak eğitim, bilgi üretimi ve aktarımının yanı sıra öğrenci ve öğretim üyeleriyle başarıdan başarıya koşuyor. Bu seçimle de bilimsel araştırma faaliyetlerine destek verilerek, katkılarının arttırılması amaçlandı. Güçlü araştırmacılar yetiştirerek, dünya bilimine ve ülkenin kalkınmasına katkı sunan doktora programları hazırlaması beklenen bu üniversitelerin, tüm bunları gerçekleştirmesi için bütçelerine yapılan devlet katkısını inceledim. Gördüm ki, yaklaşık bir yılda bu henüz pek de tahmin edildiği üzere artmadı.

Hak yememek lazım; üniversitelere kadro serbestisi getirildi. En az 20 kadro verildi, yakında 20 kadro daha verilecek. Ayrıca TÜBİTAK yeni çıktığı çağrılarda ilk araştırma üniversitelerine öncelik tanıyor. Ancak bu adımlar çok yetersiz kalıyor.

KUR ARTIŞI OLUMSUZ ETKİLİYOR

ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi Türkiye’nin gözbebeği üniversitelerin bütçesi kur bazında geriye gidiyor. Hele de son zamanlarda artan döviz karşısında zorlanıyorlar. Bu üniversiteler, bugüne kadar dünya çapındaki bütün listelerde ön sıralarda yer alarak göğsümüzü kabarttı. Times Higher Education (THE), QS, U.S. News gibi saygın araştırmalarda en önemli kriterlerden biri de bütçe. Tabii bütçeler de dolar bazında kıyaslanıyor. Şu anda sıralamalarda saydığım vakıf üniversiteleri dahil tüm üniversiteler düşüşte. Bu düşüş, devlet üniversitelerinde daha bariz görülüyor, parametrelerde aşağıya doğru iniyoruz.

Oysa yeni kurulan üniversitelere daha fazla destek verilebildiği görülüyor. Nispeten yeni bazı üniversitelerin bütçesinde yüzde 20-30 artış olurken, araştırma üniversitelerimize bunun yarısından daha az artış veriliyor ve bu da enflasyon oranının altında kalıyor.

Eldeki imkânlarla iyi işler yapabilen ve dünya sıralamalarına giren bu üniversitelerin, kendilerinden 30 kat fazla bütçeli Amerika’daki üniversitelerle yarışması zor. Bundan sonra daha güçlü ek desteğe ihtiyaçları var. Araştırma altyapısı için gerekli mekan, laboratuvar, personel, araştırmacı alımı sağlanırsa daha hızlı atılım yapabileceklerine inanıyorum. Seçilmiş birkaç kuruma öncelik tanınır, önlerindeki bürokratik engeller kaldırılırsa çok daha iyi sıralara girer ve dünya sıralamasında Türkiye’yi daha iyi duyururlar.

Dünyayla rekabet edebilmesi, dünya çapında araştırmalar yapılabilmesi ve sıralamalarda yükselebilmeleri için bütün bunlar şart.

Araştırma üniversitelerinin yaklaşık bir yıl önce duyurulduğu düşünülürse, doğru yönde ilerlemesi için önümüzdeki bütçe döneminde daha somut ve fark yaratıcı adımlar atılacağını umuyorum.

 

Yazının devamı...

Bu alışveriş matematik için

Sorular diğer yıllara göre farklıydı ve çoğu öğrenci zorlandı. Ancak Türkiye’nin PISA istatistikleri de matematikte ‘başarısızlığımızı’ net bir şekilde gösteriyor. Bu konuda bir matematik öğrenimi, öğretimi reformuna ihtiyaç olduğu açık. 2016’da Varkey Vakfı’nın ‘Küresel Öğretmen Ödülü’ne aday 10 finalist arasında gösterilen Finlandiyalı Maarit Rossi’ye göre, matematik öğretiminde hâlâ yüzyıl öncesindeki modeller kullanılıyor, oysa bunun yerine disiplinlerarası, yaparak öğrenme ve grup çalışmasına dayalı bir modele ihtiyaç var. O, öğretmenlere öğrencilerini market alışverişine göndermelerini tavsiye ediyor. Bahçeşehir Üniversitesi’ni ziyaret eden Rossi, matematiği farklı öğretme önerilerini arkadaşımız Önder Öndeş’e anlattı:


HAYATTA KULLANMAK İÇİN ÖĞRETİLMELİ

20’nci yüzyıl başında okullar, fabrikalardaki çalışma modelini andıran bir sistemle eğitim vermeye başladı. Toplum değişiyor, okulların dışındaki hayat farklılaşıyor. Ancak biz matematikte hâlâ 100 yıl önceki modelleri kullanıyoruz. Öğrencilerimizin kafasından bir şeyler boca ederken, anlamalarını değil, ezberlemelerini bekliyoruz. Sonuçta ne oluyor? Öğrenciler, matematikten ya sıkılıyor ya da korkuyor. Çocuklar, gelecekte daha da önem kazanacak STEM alanlarından uzaklaşıyor, bununla ilgili mesleklere sıcak bakmıyor.

Matematik testler için değil, anlamak ve günlük hayatta kullanmak için öğretilmeli. Bu alandaki beceriler, disiplinlerarası bir yaklaşımla; grup çalışması ve yaparak öğrenmeye dayalı, bol pratikle kazandırılmalı. Örneğin, okulumda öğrencilerim grup halinde araştırma yapıyor. Ulaştıkları verileri, görselleştiriyor. Onlara, çalışmaları yaparken sorular soruyorum. Bu esnada farkında olmadan öğrenmeye başlıyorlar. Sonra onlar da bana soru soruyor. Süreci iyi bir geribildirim sistemiyle destekliyoruz.


AKTİF ÖĞRENME VE TEORİ BİR ARADA

Matematik öğretiminde öğrenciler, bu alanın dilini ve kavramlarını öğrenmeli, becerilerini geliştirmeli. Bunun için eşit oranlarda teoriyle aktif öğrenmeyi kullanmalıyız. Bazen ikisinden biri öne çıkıyor. Fakat bunlar bir arada ilerlemeli. Grup çalışmalarında gerçek hayat problemleri kullanılmalı. Biz derslerimizin bir saatini market alışverişine ayırıyoruz. Öğrenciler, fiyatlara bakıyor, verdiğimiz görevlerde ellerindeki sınırlı kaynakla en iyi alışverişi yapıyor. Böylece gerçek hayatta matematiğin nasıl kullanıldığını görüyorlar. Online alışveriş de yapıyoruz. Böylelikle matematiğin anlamını ve hayatlarındaki rolünü fark ediyorlar.

Yazının devamı...

Bakan yardımcıları kim olacak?

Kuşkusuz eğitimin bu yeni döneminde en çok konuşulan konu, bakan yardımcılarının kim olacağı yönünde. Bu pozisyon için onlarca isim kulağıma geliyor. En çok da üniversiteden iki profesörün ismi geçiyor. Üniversitelerden, bakanlık içinden, bakanlıkta geçmişte çalışanlardan da ismi fısıldanan çok kişi var. Bu hafta sonu ya da önümüzdeki hafta başına kadar bu isimlerden biri bakan yardımcısı olacak. Bunlardan ikisinin eğitim kökenli, birinin de siyasi olacağı düşünülüyor.

BEKLENTİ YÜKSEK

Aslında bu isimlerin iyi seçilmesi kritik konulardan biri. Ziya Selçuk’un yükü ancak bu şekilde büyük ölçüde hafifleyebilir. Operasyon gücü olan; öğretmenlerin istek ve taleplerine kulak verecek, bakanlık politikalarını alana doğru lanse edecek, alanla bakan arasında köprü kuracak pozitif insanların bakan yardımcı olması Ziya Selçuk ve eğitim için kazanç olur.

Bu arada eğitim dünyasının Bakan Ziya Selçuk’tan beklentisi de yüksek. Ama bunun için ilk adım; üst yönetimi eğitimi iyi bilen, şahsi beklentilerinin dışında ülkenin ve çocukların geleceğine kafa yoran birikimli kişlerden oluşturmak.

Eğitim dünyasını ortak paydada birleştiren isim olan Bakan Selçuk’a şu anda her kesimden isim destek veriyor. Hangi görüş, fikir ve anlayıştan olursa olsun, milli bir problem olan eğitim konusunda herkesin ittifak yapması şart.

Ziya Hoca’nın yumuşak üslubu, kompleksiz duruşu ve herkese verdiği güvenle, kimlikleri ayrıştırmadan ve farklı görüşlere saygı çerçevesinde onları aynı potada tutarak eğitimin problemlerini çözeceğini düşünüyorum. Yeter ki hisler, ihtiraslar ve gelecek ikbali bu söylediklerimizin önüne geçmesin.

 

Yazının devamı...

Eğitimi eleştiren bakan: Ziya Selçuk

Veli, öğretmen, müfredat gibi eğitimin en önemli unsurlarına hakim olan Prof. Dr. Selçuk, bakanlık devir teslim töreninde “Öğretmen arkadaşlarım benim şahsımda MEB’in koridorlarında temsil edildiğini asla unutmamalı. Yaptığım her şey, öğretmene hürmet içindir” diyerek, öğretmenlere yönelik ilk mesajını verdi.

Eğitimde sınavlar, özellikle liseye yerleştirme gibi büyük grubu yakından ilgilendiren konuların yanı sıra kendisini bekleyen birçok problem var.

Eğitimci kökenli birinin bakan olmasının ardından öğretmenler kendilerine hak edilen değere kavuşmayı bekliyor, liyakattan asla ödün verilmemesi çağrısında bulunuyor. Sözleşmeli öğretmenler, aile bütünlüğünün sağlanması beklentisi içinde; eğitimciler de bakanlıkta etkin bir sendikanın hakimiyetinin azaltılması çağrısında bulunuyor.

2003-2006 arasında Talim Terbiye Kurulu (TTK) Başkanlığı yapan Prof. Dr. Selçuk’un önemli değişikliklerinden biri de ‘el yazısı’ uygulamasını getirmesi oldu. Bu konuda Hürriyet Eğitim’e verdiği röportajdan bir alıntı şöyle:

“Çocukların hem beyin, hem estetik, hem de ellerinin fiziksel gelişimi için çok daha etkili olduğuyla ilgili bir grup akademisyen toplandı. El yazısı konulması bu ekibin kararıydı, bürokratik bir karar değil. Uygulamanın programını, müfredatını yazan bir grup vardı. Ama o zaman bunun ilkokul boyunca devam etmesi, defterlerin belli şekilde yapılandırılması, öğretmen ve müfettişlerin eğitim alması gibi birbirini tamamlayan ve daha sağlıklı yapılabilmesi için gereken şartlar oluşturulmuştu. Fakat tedbirlerin hiçbiri alınmadı.”

MEB’e yabancı olmayan, 57 yaşındaki Prof. Dr. Selçuk’un rehberlik, davranış gözlemi, iletişim, gelişim, öğrenme ve mizaç konularında çok sayıda kitabı da bulunuyor. Yaptığı konuşmalarda, sınavlara yönelik eğitim anlayışının yanlış olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Selçuk’un üzerinde durduğu noktalardan biri de beceri ve sosyal kazanımların diplomadan daha önemli olduğu. Eğitim sistemine yaptığı eleştirilerle bilinen yeni Milli Eğitim Bakanı’nın, daha önce konferanslarda yaptığı konuşmalardan ve Hürriyet’e verdiği röportajlardan eğitimle ilgili görüşlerini yansıtan alıntıları arkadaşımız Esra Ülkar, şöyle topladı:

HAYATA DEĞİL, SINAVA HAZIRLANIYORLAR

“Gençlik hayata değil, sınava hazırlanıyor. Hayatın istediği becerilerle sınavın istediği beceriler, birbirinden o kadar uzak ki! Üniversiteyi üstün başarıyla bitiren gençler, genellikle iş hayatında hayal kırıklıkları yaşıyor ve yaşatıyor. İşyerleri ne yazık ki mezun profilinden memnun değil. Çalışma hayatında haftada bir sınav yapılsa bu gençler eminim çok başarılı olur. Ama firmalar proje yaptırıyor, çözüm senaryoları istiyorlar. Bu hiç adil değil, fakat çıplak gerçek böyle.”

GENÇLERE ÖNERİLER

“Diploma almayı ikinci plana atsınlar, diploma artık herkeste var. Önemli olan alınan dersler değil, ders dışında öğrenciliği boyunca ne yaptığı. Şimdi size birkaç kelime söyleyeyim ne hissedeceksiniz; angarya, bedava çalışma, hizmetçilik, hamallık... Bu kelimelerin tamamı gençleri irrite ediyor. Oysa üniversitede daha öğrenciyken, gönüllü etkinliklerde, sosyal sorumluluk faaliyetlerinde, çok başarılı şirketlerde yıllarca angarya da olsa, hamallık da olsa çalışmalılar. Çünkü bu tür deneyimler hayatta lazım. Diploma bürokratik bir gereklilik.”

DİPLOMA GEREKMESE KİMSE LİSEYE GİTMEZ

“Diploma olmazsa, öğrenciler üniversite sınavına başvuramıyor. Çocuklara desek ki, ‘Okula gitme zorunluluğu yok, üç yıl sonra sınava gir’. O liseye kaç çocuk gider? Açık liseye gidenlerin, kontrol altında tutulmasına rağmen sayıları gittikçe artıyor. Eğer çocuklar, okulun istediği şeyleri mecburen yapmak zorunda olmasaydı, o zaman direkt üniversitenin kendisinden beklediğine yatırım yapacaktı. Lise; çocuğun üniversitede başarılı olmasını engelleyen bir işlev görüyor. Yükseköğrenimin beklediğiyle sınavın gerektirdiği beceriler örtüşmüyor. Üniversiteler gün geçtikçe kendilerine daha zayıf öğrenci gelmesinden şikayet ediyor. Çocuklar genel olarak soru çözmekle, sınava odaklanmakla meşgul olduğundan, genel becerilerinde gecikme oluyor. Temel matematiği bile sınav temelli öğrendikleri için üniversitenin temel matematiğini anlamıyorlar. Çocuklar, hızlı soru çözmeye odaklanıp, kalıpları ezberlemeye dayalı matematiksel işlem becerisine öncelik veriyor. Anlam temelli matematikle işlem temelli matematik farklı. Çocuklar da üniversite sınavının hıza dayalı yaklaşımı yüzünden işlem temelli matematikle uğraşıyor.”

‘MİZACA UYGUN EĞİTİM MODELİ’ İÇİN ÇALIŞTI

- Dokuz Tip Mizaç Modeli Derneği Başkanı da olan Prof. Dr. Selçuk, çocukların taşıdığı özellikleri ortaya koymak için geliştirilen ‘Dokuz Tip Mizaç Modeli’ çalışmalarında da bulundu. Sistemin ilk aşamasında, öğrencilerin hangi tarz mizaca sahip oldukları belirleniyor. Ardından ‘mizaç yapılarına’ uygun olarak, hangi öğrenciye nasıl bir eğitim verileceği, nasıl davranılacağı tespit edilebiliyor. Karakter ve kişiliğin çekirdeğini oluşturan mizaç yapısını temel alan sistem, insanın doğuştan gelen, şekillenen ama değişmeyen yapısal özelliklerini ifade eden huy kavramından yola çıkarak farklılıkları tespit ediyor ve bunlara uygun eğitim yaklaşımı belirlemeye olanak sağlıyor. Böylelikle her öğrencinin bireysel potansiyeli ortaya çıkartılıyor. Öğrencinin bu ‘Dokuz Tip Mizaç’tan hangisini taşıdığını bilen öğretmen, çocuk karşısında hangi sorun için hangi yaklaşımı uygulayabileceğini biliyor.

 

Yazının devamı...

Ermeni okullarında din sorusu tartışması

Karagözyan Okulu Kurucusu Karun Kovan ve bir grup veli, Ermeni okullarında LGS’ye giren 199 öğrenci olduğunu belirterek, “İslam dini soruları kolayken ve birçok çocuk bunları rahatlıkla yanıtlarken, bizim Hıristiyanlıkla ilgili sorular çok zordu. Bu da diğer çocuklarla yarışan bizim öğrenciler için dezavantaja dönüştü. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu konuda hiç hatası yok. Çünkü bunları bizim din adamlarımız hazırlayıp bakanlığa veriyor. Sorularımız zor ve yoruma açık” dedi. Kovan, bazı çocukların bu zor sorular nedeniyle 15-20 puan
az aldığını iddia etti.

 

‘ÇALIŞANA ZOR DEĞİL’

Soruları hazırlayan komisyonun başkanı başrahip Tatul Anuşyan ise soruların bireysel hazırlanmadığını, İstanbul’daki bir grup öğretmenle oluşturulup bakanlığa teslim edildiğini belirterek, şunları söyledi: “Bu iddialar doğru değil. Bakanlığa da itirazlar gitmiş. Din dersinin etkisi çok az, en zoru matematikti. Çocuk çalışmazsa, her ders zor gelir. Çalışınca hiçbir soru karmaşık ve zor olmaz. Başka okullarımızda 10 sorunun tamamını bilen 7-8 çocuk var, bir yanlışı olan da çok. Ayrıca sorularımız İslamiyetteki gibi ahlak konularını içeriyor, Hıristiyan olmayan biri de bir-iki soru dışında yapabilir. Birkaç veli bunu abartıyor. Hiçbir haksızlık yok. Bir bardak suda fırtına kopartılıyor.”

Bakalım din adamları ile veliler arasındaki bu tartışmanın galibi kim olacak? Bakanlık, itirazları nasıl değerlendirecek?

AZINLIKLARA FARKLI

- Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi soruları, bir süre önce her dinin mensubuna ayrı sorulmaya başlandı. LGS’de sayıca az olan azınlık öğrencileri, kendi dinlerindeki sorulara yanıt veriyor. Sınavda 10 ‘din kültürü ve ahlak bilgisi’ sorusunun içeriği Musevi ve Ermeni cemaatlerinin din adamları tarafından hazırlanıp Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderiliyor. Böylece farklı azınlıklara mensup olan öğrenciler, dinleriyle ilgili soruları yanıtlıyor.

 

Yazının devamı...