GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Yaz geldi aman dikkat

Yaz ayları da bir başka oluyor doğrusu. Zaten 365 günün nerede ise 200 gününün tatil olması da, yan gelip yatmayı seven bir toplum olduğumuzun göstergesidir.

Aslında kaybedecek bir günümüzün olmadığının farkındayız ama ne hikmetse "Karpuz yata, yata büyür" atasözüne uygun yaşamayı ihmal etmiyoruz. Tatil beldeleri, orman parkları, hatta sahil yolları, özellikle hafta sonları mangallar eşliğinde başka bir havaya bürünmeye başladı. Okullar kapanınca tatil seyahatleri de başlayacak. Şehirde kalanları fena bir sıcak bekliyor bu arada. Deve bayıltan geliyor. Zırt pırt gaza basarken düşünmediğimiz egzoz gazları var ya, hayatımızı nasıl etkiliyor göreceksiniz. Her yıl seyrettiğimiz filmi bir kez daha yaşayacağız.

SENARYO 1: Evin reisi bütün hafta çalışmaktadır. Hafta sonu çoluk çocuk ormana gidip piknik yapalım diye geçirir içinden. Evde 2 gün süren hazırlıklar tamamlanır ve yola çıkılır sabah erkenden. Hayal edilen o ağacın altına gelinir. Yerleşme faslı biter. Erkek işidir mangal, reis hemen ateşler. "Oh be ne güzel, salatalar hazır, acaba etler kızarırken bir duble rakı mı koysam, yoksa buz gibi bir bira mı içsem önce" diye düşünür. Hava süper, eşim, çoluk çocuk, kayın valide, peder de burada, baharda da orman havası bir başka oluyor be kardeşim diye geçer aklından. Çocuğuna seslenir, "oğlum, baksana otomobil güneşin altında kalmış çek bakayım şunu gölge bir yere" der. Piknik yapan diğer bir aileye de, "Bizim oğlan da 12 yaşında ama tabanca gibi valla, dönerken bazen arabayı veriyorum ana yola kadar kullanıyor" diye öğünerek anlatmaktadır.

Aradan geçen saatler ve içilen alkol, güneşle beraber kafasını daha da çakır hale getirir. Hava kararmaya başladı, gitme zamanı, "toplayın tası tarağı, atlayın arabaya" der reis. Giderken boş duracak halimiz yok değil mi? Açar buz gibi bir bira, basar gaza, eve geç kalmayalım sabah iş var, diye geçirir kafasından . Ayağı alkolün etkisi ile tuğla gibi olmuştur gazın üzerinde. 80, 90, 120 kilometre derken acı bir fren sesi, arkasından feryatlar. Bir ailenin yok oluşu, basına da, "piknik dönüşü katliam gibi kaza" başlığı ile haber olacaktır ertesi gün.

SENARYO 2

İlk kez bir otomobil sahibi olmuş bir babadır. Mutlu bir ailesi vardır. Okulların tatile girmesini bekliyorlardır eşiyle. Memlekete ya da şöyle bir Antalya’ya doğru bir seyahat planlar, yeni otomobilleri ile. Heyecanlıdır baba, yeni aracı ile tanışacak ilk kez de şehirler arası yol yapacak. Of ne keyifli, yıllardır hayalını kuruyor zaten. Acaba seyahatte gideceği yönde yolların durumu ne? Kışın duraklayan yol yapımı tekrar başlamış. Son yıllarda inanılmaz yollar yapılmakta. Şimdiye kadar bu kadar hızlı imalat görmedim. Yapanları gerçekten taktir etmek istiyorum ama yol güvenliğini bu işi bilenlere yaptırırlarsa. Güvenliği alınmamış yollarda çok büyük tehlikeler bizi bekliyor. Hele bu senaryodaki sürücü iseniz.

Şimdi size soruyorum. Uzun bir seyahate çıkarken nasıl bir hazırlık yapacaksınız? Aracınızı tanıyor musunuz? Araçtaki güvenlik ekipmanlarının ne işe yaradığını biliyor musunuz? Lastik havasının kaç bar olması gerekiyor, doğru yüklemeden haberiniz var mı? Seyahat programı yaptınız mı? Ya da ne demek olduğunu biliyor musunuz? Trafik tabelalarına baktığınızda işaretlerin ne anlama geldiğini biliyor musunuz? 90 kilometre süratle giderken yol çalışması yapılan bölümlerde seni bekleyen tehlikeden haberin var mı? Tüm bu sorularıma bu adam ne diyor, diyorsan cevapları bulmadan sakın yola çıkma. Bu senaryonun da sonu kötü bitmesin.

SENARYO 3: Kalabalık bir şehir görüntüsü var planda. Trafik arap saçı. Her cins araç var. Sıcak, trafik adım adım ilerliyor. Araçlardan çıkan gazlar sera etkisini her geçen saat arttırıyor. Hava ve kafa sıcaklığımız 46 dereceye doğru yükselmekte. Herkesin sinirleri gergin, boşalacak adam arıyor. Bakın, bakın işte, ilerideki iki aracın sıcaktan delirmiş sürücüleri şimdi birbirlerini dövmeye başlayacaklar. Bir araç boyu yol kapmak için, yaptıklarına bakın. Ellerinde sopalar birbirlerine kıyasıya vuruyorlar. Arka taraftan inen bir diğeri, belinden silahını çıkartıyor. Ateş etmeyecek herhalde derken basıyor tetiğe. Arkadaşını kurtarıyor ama diğer adam kanlar içinde yere düşüyor. Bu kalabalıkta ambulansın gelmesi mümkün değil, güvenlik şeridi bile kapatılmış kuralları hiçe sayanlar tarafından. Adam ölüyor. Vuranın yaptığı hatayı anlaması için bolca vakti olacak hapiste. Hem kendi, hem de ölenin yakınları ağıt yakacaklar bu anlamsız olaya. Gazeteler yazacak, televizyonlar gösterecek ama kimse ders almayacak. Geçmiş senelerde yaşananlar gibi.

Benzer senaryoları hissettiğiniz zaman önlem alın veya oradan hemen uzaklaşın. Yoksa sizin için artık hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktır.

Yazının devamı...

İşte tam zamanı

Elimizde bir şey var mı ki gidiyor zannediyoruz. Gerçekten laik, Müslüman ve demokrasinin olduğu bir ülkenin insanları mıyız? Gerçekten biz kimiz ? Bir taraftan AB standartlarına uyum sağlamaya çalışıyoruz, ciddi paralar harcıyor ve özverilerde bulunuyoruz, diğer taraftan uyum sağlamamız gereken ve ülkemizin en önemli sorunu olan, maddi manevi büyük kayıplar verdiğimiz, trafikte yaşanan savaşa "dur" diyemiyoruz. Ondan sonra demokrasiden bahsediyoruz. Her gün millet sokaklarda, caddelerde, otoyollarda aracını kullanırken, hatta park ederken birbirini gözünü kırpmadan öldürüyor. Günlük olayların arasında sıradan haber haline gelen onlarca insanın ölümüne neden olan trafik kazaları olağan karşılanıyor. Sonra da demokrasi var mı yok mu konuş konuşa bildiğin kadar, hikaye. Gerçekten biz yukarıdaki bu üç sihirli kelimenin gereğini yerine getirebiliyor muyuz? Yok diyorsanız işte fırsat.

Önümüzde seçim var, partiler ve siyasiler yıllardır beklenen takım çalışması yapmaya başladılar. Hatta geç bile kaldılar, birleşmedeki amaç güçlü olmak ve seçimi kazanmak. Yeni dönem için halkımızın beklentilerini karşılayacak programlar açıklanacak. Ve yine her zaman çizilen pembe tabloların önünde binlerce insana vaatler verilecek meydanlarda. Vaatler genelde parasal konularda, iş para olunca inandırmak daha kolay. Ya canımız ne olacak, paranız var ama kefenin cebi yok ki. Her yıl binlerce vatandaşın hayatını kaybettiği kazaları durdurmak için hangi parti trafik konusuna programında yer verecek merak ediyorum.

HAYDİ TRAFİK GÖNÜLLÜLERİ

Yaptığımız bu kutsal ve ulusal çalışmaların amacına ulaşması için, takım çalışması yapmanın tam zamanı. Onlarca vakıf, dernek ve sivil toplum grupları var ve ciddi çalışmalar yapılıyor. Bu değerli çalışmaları yapan çok önemli kişiler var. Önde gelen bu kuruluşlar bir araya gelse ve çalışmalarını ortak bir platformda toplasa, hedeflenen noktaya daha çabuk ulaşılır diye düşünüyorum. Çünkü beraberlikten güç doğar. Onca zaman birbirini yerden yere vuran örnek siyasilerimiz güçlenmek için bir araya geliyorsa, bizim şansımız daha yüksek. İletişim kopukluğu nedeni ile yapılan çalışmaları küçük gruplar halinde yürütüyoruz. Dolayısı ile ses getiren bir çalışma yapılamıyor. Zaman içinde de gönüllüler arasında çözülmeler oluyor. Ciddi bir başarı yok. Niye, çünkü takım çalışması yapmayı öğretmediler zamanında.

ŞİMDİ NE YAPABİLİRİZ

Hızlı bir çalışma ile gönüllü kuruluşların temsilcileri bir araya gelecek ve büyük bir toplantı düzenleyecekler. Bir kere görelim bakalım kaç kişiyiz. Şayet büyük bir kitleysek yaptırım gücümüz var demektir. Bu da oy demektir. Partilerin seçim programlarında trafik konusunu ele almalarını isteyebiliriz. Hatta adayların meydanlarda trafik konusundaki düşüncelerini öğrenebiliriz. Çıksınlar meydanlara, akan kanı durdurmak için ne gibi önlemler alacaklarını anlatsınlar, biz de takipçisi olalım. Millet vekili olacak adaylara duyurulur. Yüz binlerce kişi en az bir yakınını trafik kazasına kurban veriyor. Sayın vekiller bundan sonra "Trafikte Kimse Ölmesin" sloganı ile "akan bu kanı durduracağım" diye karşımıza gelin ve durdurun. Oyunuzu alın ve vaatlerinizi yerine getirin. Biliyorsunuz bu bela millet vekili falan tanımıyor, hayatını kaybeden vekil arkadaşlarınızı unutmayın. Ne yapacaksanız artık yapın, yoksa kazalarda hayatını kaybeden her vatandaşımız için ayrı ayrı vicdan azabı çekmek durumunda kalırsınız.

Yazının devamı...

Trafikte de demokrasi yok

Nereye dönersen dön, sırtını göremezsin durumu. Devamlı aynı yerde dönüp duruyoruz. Bu nedenle yol kat edemiyoruz. Çünkü yapılan yanlışları temelinden değil, üzerinden tadilatla düzeltmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken anlık kararlarla, kısa vadeli işler yapıyoruz. Yaptığımız her neyse, bir kerede sağlam ve doğru yapıp unutmuyoruz. Yarım yamalak işler yaptığımız için devamlı aynı konuyu tekrarlayıp duruyoruz. Kendimi bildim bileli bu ülkede demokrasi vardır. Ancak yine kendimi bildim bileli bu ülkede demokrasinin olmadığı tartışılır. Demokrasinin yazılı olmasını istiyoruz. Bunun bir kişilik kavramı olduğunu halen anlamadık, bu kafayla anlamamız da mümkün gözükmüyor. Demokrasi sanki ciklet, "sürekli çiğneniyor", olur olmaz çiğnersek bir gün şişer ve ağzımızda patlayıverir. Son dönemde hemen hemen herkes, demokrasi kelimesini bilmeden kullanmakta. Yazarlar, hedefteki insanların kişilik haklarını unutarak yazmakta, konuşmacılar, demokrasinin varlığını yokluğunu her gece televizyonda birbirlerini döverek tartışmaktalar. Ancak, halkımıza demokrasi adına kötü örnek olduklarını da maalesef unutmaktadırlar. Önceliği karşındaki insana verecek ve kişilik haklarına saygı duyacaksın, sonra demokrasiden bahsedeceksin.

AVRUPA BİZİ SEYREDİYOR

Avrupa Birliği demokrasi anlayışınız yeterli değil dediğinde karşı çıkıyoruz ama, halen daha demokrasinin ne olduğunu tartışıyoruz. Kimsenin özlük haklarına karşı saygı duymadığı bir ortamda, demokrasiden ne anladığımızı, Avrupalı dostlar anında izliyor ve görüyor. Elinde saati kaça ayarlı belli olmayan bir bomba tutan sürücülerimizle, "Bizi de aranıza alın" diye yalvarıyoruz, hiçbir zaman aralarında olamayacağımız bu topluluğa. Bugün, yarın onlarca kişinin hayatını kaybedeceği bir ülke olarak görülmeyi istemiyoruz artık. Bu köşede siyaset yok biliyorsunuz. Biz trafik demokrasisinden bahsediyoruz. Her gün sabahtan akşama kadar yollarda birbirimizi alt etmek uğruna, ocakları söndürmeye kadar varan demokrasi anlayışından bahsediyoruz. Kurallarını kimsenin takmadığı, bu nedenle hiç tanımadığımız insanların yaşam haklarını bir çırpıda alan insanların yaşadığı demokrasiden bahsediyoruz. Türkiye’yi dünyada söz sahibi bir ülke, hatta İstanbul’u dünya kenti yapmak için uğraşıyoruz ama içindeki bizler, dünya vatandaşı olmak için ne yapıyoruz? Yayalara yol vermeyen sürücülerin, kafasına estiği yerden karşıdan karşıya geçerken hayatını kaybeden yayaların yaşadığı bir ülkede, nasıl dünya şehri olacak anlamış değilim. En basitinden bu iki kuralı bile işletmeyi beceremeyen bizler, yollarda hayatımızı kaybederken hangi demokrasiden bahsediyoruz. Siz hangi ülkede yaşıyorsunuz sayın beyler ve saygı değer yöneticiler. Çoluk çocuk demeden, bakan milletvekili demeden binlerce insanımız trafikte can veriyor. Okutacaksın, adam edeceksin, sonra trafikte öldüreceksin. Gerçekten çok ayıp, nedir bu cahillik. Son 2 yılda TBMM’de görev almış kaç değerli insanımızı aramızdan aldı trafik canavarı. Sizi de bir gün köşeye sıkıştırabilecek bu canavarı niye öldüremiyoruz? Size verdiğimiz yetkilerle önce bizim hayatımızı garanti altına alın, sonra bizden bir şeyler bekleyin.

Sevdiklerimiz trafik belasına kurban gidecek, siz seyredeceksiniz, bir araya gelip bu kaosu ortadan kaldıramayacaksınız ve kendi işinize öncelik verip bizden oy isteyeceksiniz. Kültür düzeyi düşük ülkelerde en iyi yaptırımın ağır cezalar olduğunu söyleyeceksiniz ama oy kaybetme korkusu ile gerekli yasaları çıkartmayacaksınız. Yollarda yaşanan bu vahşeti görüp gerekeni yapmıyor ve kendiniz için demokrasiden bahsediyorsanız, yok böyle bir şey. Belediye Başkanımız Sayın Kadir Topbaş çok ciddi yatırımlar ve çalışmalar yapıyor.

İstanbul’u kameralarla donatıp ihlalleri azaltmayı, güvenliği artırmayı hedefliyor. Bizlerin de bu çalışmalara destek olup, demokrasinin olduğu bir "Dünya Şehri" olma hayaline ortak olmamız gerekiyor. Bende kendimce bir proje geliştirip başkanımıza sunsam mı, diye düşünmüştüm. Bakın 2010 yılına üç yıl kaldı, zaman çok kısa. Kameralara ek olarak halkımızın koluna öten bileklikler takalım. "Kırmızı ışık" ihlali yapanın ki avazı çıktığı kadar ötsün. Yok daha neler deyip vazgeçtim, bu proje ses kirliliğine neden olacağı için hayata geçmez, unutun gitsin. Düşünsenize, 12 milyon cihazdan çıkacak sesi.

Demokrasiyi gerçekten yaşamak istiyorsanız, karşınızdaki insanlara her ortamda öncelik vermeyi deneyin. Bunu başarıyorsanız helal olsun, siz gerçekten örnek alınacak bir kişisiniz.

Yazının devamı...

Haftaların en önemlisi

Önce bu hafta yapılacak etkinliklere ne olursunuz kutlama kelimesini karıştırmayın. Bizde, gün veya hafta özel bir isim altında anıldı mı, hemen kutlama pozisyonuna geçiyoruz. Böylesine asabi ve şuursuz bir trafik ortamında neyin kutlaması? Her yıl binlerce insan hayatını kaybederken, on binlercesi sakat kalırken, ne etkinliği, ne kutlaması?

2004 yılının hemen başında Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, 2004 trafik yılı dolayısıyla yayınladığı mesajda, trafik kurallarına uyulmasının, çağdaş bir vatandaşlık görev ve sorumluluğu olduğunu belirterek, ’Trafik kurallarına uymama alışkanlığı, trafik kazalarını bir toplumsal yara haline getirmekle birlikte, aynı zamanda trafiğin normal şartlarda akışını da engelleyerek, ekonomiye zarar vermektedir’ dedi. Başbakan’ın mesajından da anlaşıldığı gibi kutlanacak bir durum yok. Trafik Haftası olsa olsa "Trafikte Kaybettiklerimizi Anma Haftası" olur. Bu durumda trafikte kaybettiğimiz yakınlarımızın mezarlarını ailecek ziyaret edip, dualar okuyup, keşke o talihsiz kaza olmasaydı da aramızda olsaydılar diye ansak, onları kaybettiğimiz günü hatırlayıp, aynı üzüntüyü ben yaşatmamalıyım desek ve gaza az bassak.

Gaza az bassak diyorum çünkü, bu yıl TEM’de 50 sürücüye karşılık, 350 yolcu hayatını kaybetti. Yine bu hafta çeşitli hastanelerin acillerini dolaşıp trafik kazası geçiren vatandaşlarımıza geçmiş olsun demeye gidebilsek. Nasıl bir can pazarı yaşanıyor bir görsek. Trafik Haftası çocuklara değil, büyüklere yönelik olsa daha iyi olmaz mı ?

NASIL HALLEDECEĞİZ

Ülkemizde trafik kazalarının önlenmesi adına ciddi çalışmalar yapan bir çok vakıf, kuruluş, sivil toplum örgütü ve basın kuruluşu var. Ve üstlerine düşeni ’Trafik Haftası’ boyunca en iyi şekilde yapacaklar. Okullarda konuşmalar yapılacak ve trafik bilgileri verilecek. İyi güzel de, çiçeklerle çelenklerle okullarda kutladığımız trafiğin durumunu en iyi çocuklar bilmiyor mu? Sabahtan akşama kadar yollarda olan çocuklarımız, trafikte olanların gayet iyi farkındalar. Çocuklar, "Kuralları bize anlatacağınıza, önce kendiniz uygulayın" dediklerinde nasıl bir cevap vereceksiniz. Çocuğunun elinden tutup kırmızı ışıkta geçen, aracın ön koltuğuna küçücük bebeleri oturtan, buna benzer onlarca hatayı yapan binlerce cahil anneler babalar, trafik güvenliğinin asıl sorumluları olan yetkililer, bu hafta en az 3 gün çocuklarınızın okuluna gidip etkinliklere katılmanız gerekiyor. Yoksa yapılan bu çalışmalar amacına ulaşmadığı gibi, çocukların kafasını daha da karıştırmakta.

Bu trafik gönüllüsü gruplardan bir tanesi de, çok değerli kişilerin çareler üretmek üzere çalışmalar yaptığı "Trafikte Ortak Akıl Platformu", kısaca TRAP grubu. ’Trafik Güvenliği’nin sağlanabilmesi için ben de TRAP’ın çalışmalarına katılıp, üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum. TRAP’ın son toplantısı, Renault Mais Genel Müdürü İbrahim Aybar’ın ev sahipliğinde, Levent’teki merkez binada yapıldı.

TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, Karayolu ve Trafik Güvenliği Haftası nedeniyle TBMM’de bir dizi etkinlik yapmak üzere, Erzurum Milletvekili Mustafa Ilıcalı öncülüğünde oluşturulacak Organizasyon Komitesi’nin çalışmalarına başlaması yönündeki toplantıda, Türkiye Trafik Kazalarını Önleme Derneği Genel Başkanı Avukat Hitay Güner daha önceki çalışmalarda saptanan konu başlıklarını özetledi ve "Bu çalışmanın amacı herkesi yakından ilgilendiren, yol güvenliği, trafik ve trafik kazaları konularında "farkındalık" yaratmaktır" dedi. Çeşitli çalışmalar yapacak komisyonlar kuruldu ki, çok katkı sağlayacak değerli kişilerden oluşan bu komisyonlar hemen çalışmalarına başladı. Bu noktada trafik sorununun ancak ulusal bilincin gelişmesi ile çözebileceğinin de altını çizmek istiyorum.

Aslında trafik, dünyanın hemen hemen her yerinde önemli bir problem. Ama bir farkla: İleri ülkelerde problemlere çare aranıp bulunuyor ve hemen uygulamaya geçiliyor. Geri ülkelerde ise, herkes problemleri konuşuyor ama hiçbir önlem alınmıyor. Trafik suçlularının yeterli cezayı görmediği noktasında hem fikiriz. İşte size her gün konuştuğumuz ancak cesaret ve kararlılık isteyen bir kaç öneri. Bu köşede yer vermek için sizin de önerilerinizi e-mail olarak bekliyorum.

Güvenlik şeridi ve kırmızı ışık ihlali, "toplumsal ayıp" ilan edilsin.

Sürücü belgesi sahibi olan herkes psikoteknik teste tabi tutulsun. Gerekiyorsa zeka ve sürüş testi uygulansın. Geçerli puanı alamayanların sürücü belgesi iptal edilsin.

Denetimde alkollü çıkan sürücü, 48 saat nezarette tutulsun ve en az 15 gün psikiyatriste gitsin. Tekrarında 15 gün hapis cezası verilsin.

Maddi ve manevi tazminat rakamları Avrupa standartlarına yükseltilsin.

Ve"Artık Trafikte Kimse Ölmesin"

Yazının devamı...

Korsanlarla yaşamak

Mecazi anlamı ise; başkalarının hakkını zor kullanarak alan kimse. Açık denizlerin acımasız ve yüzyıllardır korku salan eski korsanları; gemileri ve tekneleri yağmalıyorlar, başkalarının hakkını zor kullanarak almaya çalışıyorlar, direnenleri öldürüyorlardı. Vahşet inanılmaz boyutlarda; şehirleri yakıp yıkıyorlar, kan gövdeyi götürüyor, ölenler yerlerde, canını kurtaranlar kaçacak delik arıyorlardı. İnsanlar bütün bunları yüzyıllarca yaşadı ve ileri ülkelerde yüzyıl önce bitti. Şimdilerde ise geçmişte kalan bu vahşet dolu senaryoları; çizgi veya sinema filmi yapıp milyarlarca dolar kazanıyorlar. Bununla beraber "Karayip Korsanları" filmindeki karakterlerin, Uzakdoğu denizlerinde varlıklarını ve şiddetini halen sürdürmekte olduklarını da biliyoruz.

HER ALANDA KORSAN VAR

15'inci yüzyıl korsanları ganimeti alıp kaçarlarmış, yakalandıklarında ölümle cezalandırılacaklarını bildikleri için de ölene kadar savaşırlarmış. Şimdilerde böyle bir durum yok. Yani kurşuna dizilmek, zindanlarda çürümek diye bir şey yok. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen bizim korsan karakterlerinin denize, okyanusa ihtiyacı yok. Basından ve televizyonlardan takip ettiğimiz kadarıyla karada yaşıyorlar. Genelde zengin ve kalabalık şehirleri seçiyorlar. Güvenlik birimlerinin o kadar çok işi var ki; yakalanma riski düşük olduğu için özellikle İstanbul’u seçiyorlar. Birilerinin emek verip yaptığını, izinsiz çoğaltarak satanlara, aynı zamanda beş otomobile aynı plakadan bastırıp taksi olarak rahat, rahat çalışanlara, kısaca kanunlara karşı gelenlere korsan diyoruz. O kadar çoklar ki, İstanbul’da kişi başına üç korsan kardeşimiz düşüyor. Mal ve emek çalan korsanlar, sürekli yakalanır ama cezası az olduğundan yakalanmaktan korkmaz. Üç gün sonra aynı korsanlığa kaldığı yerden devam eder, çünkü alt yapısı hazırdır. İnsanlara zarar vermedikçe üstlerine fazla gidilmez. Göze batmazsa durum idare edilir. Her zaman da olacaklardır.

HATALAR ZİNCİRİ

Ancak, her olayı korsana bağlarsak vay halimize. Geçen hafta herkesi yasa boğan otobüs kazasında, çoluk çocuk demeden her iki aracın sürücüsü ile birlikte tam 33 kişi hayatını kaybetti. Hepsine ayrı, ayrı rahmet dilerim. Gazete ve televizyonlara yansıyan görüntü yürekleri parçaladı. Yazık, gerçekten çok yazık... Hatalar zinciri, kazada ölü sayısının artmasındaki en önemli etken oldu. Hemen kazanın suçluları aranmaya başlandı. Kazanın oluş şekli ve nedenlerini araştırmadan suçluyu bulmak nasıl oluyor anlamıyorum. Sizce böyle bir kazada kaç kişi suçludur? Çözüm bulamazsak, suçlu bulmak işi çözmüyor.

Bu kaza yol güvenliği adına çok önemli bir işaret. Basında yer alan açıklamalarda "Korsan Taşımacılık" olarak adlandırılan bu durum, yol ve yolcu güvenliğini çok yakından ilgilendirdiği gibi; yolcu taşımacılığı yapan firmaları ve bir çok bakanlığı daha da ilgilendiriyor. Ve böyle kazalarda büyük sorumluluk üstleniyorlar. Bu kaza çok iyi teşhis edilmeli. Suçlu ararsak o kadar çok ki, bir yere varamayız. Çok acil bir komisyon kurulup, konu en başından ele alınıp, nedenleri incelenmeli ve önlemleri alınmalıdır. Aksi takdirde çok yazık olur. Hayatını kaybeden bunca yavruya, annelere ve ailelerine. Gerçekten çok yazık olur.

Yazının devamı...

Kuralsızlık kural olmuş

Çünkü çeşitli deneyimlerden edinilen tecrübeler sonucunda konulan bu kurallar, insanların mutlu bir şekilde bir arada yaşamalarını sağlar. Demokrasi, karşındakilerin sosyal ve kişilik haklarına saygı duyulması ile başlar, ulusal platformdaki ilişkilere kadar gider. Gerçek ve eksiksiz demokrasinin olduğu ülkelerde yaşamak daha keyifli ve güvenlidir.

Demokrasi bir anlayışın ifadesidir, sevgiyi gerektirir, kendin kadar başkalarını da sevmeyi gerektirir. Sadece insanlar için değil, doğayı ve üzerinde yaşayan canlıları da sevmeyi gerektirir, sorumluluk ister. Uyum ister, sabır ister, var olan kurallar uygulanır, uygulamada aksaklık varsa tartışılır. Ancak önce kurallara uyulur. Tartışma hakarete varmaz, hatta silaha hiç yer yoktur. İnsanlar sudan sebeplerle birbirini katletmezler. Her gün gazete ve televizyonlarda izlediğimiz onca cinayet, katliam gibi trafik kazaları ve ortalıkta dolaşan onlarca cezası verilmemiş, verilse de ödül gibi ceza alacak suçlular. Nasıl bir demokrasi bu? Demokrasi haklı olanın hakkını da korur. Kimse bundan endişe etmez. Hak yerini hemen bulur. Demokrasi derin bir konudur, her toplumun yaşayabileceği bir kültür hiç değildir.

Ülkemizde demokrasi nasıl yaşanıyor? Herkes olayları kendine göre yorumlayarak, kendi kurallarını oluşturarak bir arada yaşamaya çalışıyor. Kuralı kendin yaz kendin uygula, "kendin pişir, kendin ye" gibi. Öyle olursa, işte böyle oluyor. Kafana göre takılacaksın, kendi menfaatine hep öncelik vereceksin, kişilik ve yaşam hakkı nedir bilmeyeceksin, sana uymayan bir şey olduğunda demokrasiye sığınıp yardım isteyeceksin. Oldu...

Bunun adı demokrasi olamaz. Olsa, olsa "Saldım çayıra mevlam kayıra" olur. Trafikte olanlara bir bakın, demokrasinin neresinde olduğumuzu göreceksiniz. Kimsenin kimseye sabrı yok. Hiç kimsenin birbirine öncelik vermesi gibi bir yaklaşımı yok. Adeta omuz omuza, tampon tampona bir itişmedir gidiyor. Kaza yapan sürücüler silahına davranıyor, minibüsü tarıyor, altı kişi yaralı olarak hastaneye kaldırılıyor. Bir gün otobüse çarpan sürücünün el bombası atması haberi çok da uzak bir ihtimal değil gibi gözüküyor. Kaza yapan bir otomobilden dokuz ölü çıkıyor. Yol vermeme savaşında insanlar boğularak ölüyor. Eğitimsiz ve denetimsiz yolcu taşımacılığı toplu ölümlere neden oluyor. Otobüsün 32 yolcusu hayatını kaybediyor. Daha bir sürü olay yaşanıyor, sizin de gördüğünüz gibi. Bütün bunlar olurken, ölen bu rahmetli ünlü bir kişi ise medyada bir iki gün manşet oluyor, konu kapanıyor. Suçlu ortada yok, gazetelerin birinci sayfasından haber yolluyor. İki güne kadar teslim olacağım. Hayatımız bu kadar ucuz mu? Ortam bu kadar güvensiz mi? Yoksa biz insan gibi gözüken değersiz varlıklar mıyız?

PEKİ BİZDE NEDEN OLUYOR

İleri ülkelerde demokratik sistem çalışıyor. Bizde herkesin her konuda bilgisi ve yorumu olduğu için, hiçbir şey olmuyor. Her kuralla ilgili bir fikrimiz var. Var olan birleşik kuralları uygulamak için kural üretiyoruz. Kendi kuralı ile araç kullanan biri çıkıyor, onca insanın en temel hakkı olan yaşama özgürlüğünü elinden alıyor. Sonrada hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta dolanıyor. Ne ceza alıyor? Cezaların caydırıcı olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etmek olmaz. Bu yaşadığımız, bize özel bir demokrasidir. Dünyada eşi benzeri yoktur. Yaşadığımız bunca gelişmelerden bir ders çıkartamıyor ve gerekli önlemleri alamıyorsak demokrasiden, dolayısı ile insan haklarından bahsetmesek daha iyi olur diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

Fosiller başımıza dert oldu

İşte bu kadar kısa bir zamanda gerçekleşti bütün bunlar" diye yazmıştım geçtiğimiz haftalarda. 1900’lü yılların başında fosil yakıtla çalışan ilk motoru icat eden muhterem, nereden bilebilirdi ki buzları eriteceğini, insanlığın sıcaktan kavrulacağını, mevsimlerin değişeceğini.

Günümüzde kullanılan geri dönüşümü olmayan yakıtlara "fosilyakıtlar" diyoruz. Çürüyen tarih öncesi bitki ve hayvanlardan milyonlarca yılda oluşmuş, kömür, petrol ve doğalgaz gibi yakıtlardır fosil yakıtlar. Yüz milyonlarca yıl önce yaşamış olan bu hayvanlar ve bitkiler başımıza ne işler açıyor diye düşünebiliriz. Etrafımızda olup biteni izliyor ve görüyorsak gerçekten vahim bir durum olduğunu anlamışsınızdır. Bizim yaşadığımız paralelde mevsimler ikiye iniyor: yaz ve kış. "Hadi canım abartıyorsun" diyorsanız bu ısınmaya olan katkınızı devam ettireceksiniz demektir. Çünkü bizim çevremizle ilişkimiz ilkokulda öğrendiğimiz "çevremizi temiz tutalım"dan daha ileri gitmiyor.

Bilim adamları; bölgesel ısınmanın, atmosferde oluşan fırtınalar nedeni ile tüm dünyayı etkisi altına alacağını söylüyor. Isınma denince de oh devamlı yaz durumu değil. Bir bakıyorsun cehennem sıcağı, bir bakıyorsun sular seller. Antalya, Bodrum, sahra çölü gibi. Samsun, Rize, Trabzon’da sıcak ve kurak bir hava. Bu durum bir sıkıntı yaratmaz diyorsak basın gaz pedalına 20 yıl sonra gelecek olan felaketi 10 yılda getirelim. Sonra ne mi olacak? Bakın neler olacak.

FELAKET SENARYOSU

Isınma artınca, yağışlar azalacak, başta Güney Doğu bölgesi olmak üzere, tüm nehirlerin taşıdığı su miktarı düşecek. Baraj göllerindeki su, belki ancak bize yetecek, komşu ülkeler susuzluktan kırılıp yandım Allah deyip bize savaş ilan edecek. Kavurucu sıcaklar ve kuraklık tarımsal ürünlerin azalmasına neden olacak. Düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar, seller, hortum, kasırga, heyelan ve erozyona yol açacak. Can çekişen tarım sektörü ve köylümüz sellere kapılıp başka ülkelere gidecek.

Denizlerimizdeki balık çeşidi azalacak. Köküne dinamit atılan balıkçılık yerini, tekne turlarına bırakacak. Balıkçılar da rehberliğe başlayıp "Bir Zamanlar Karadeniz"i anlatacak. Kuru kesimlerde yüksek sıcaklıklarla birlikte orman yangınlarında büyük artışlar görülecek. Villa yapmak için ormanlık arazi bulamayan müteahhitler iflas edecek. Kar yağışı giderek azalacak. Hatta kış mevsimi ortadan kalkacak. Kartalkaya ve Uludağ’daki oteller 36 taksitle haftalık kendin pişir, kendin ye turları düzenlemeye başlayacak.

Deniz seviyesi 100 santimetre yükselecek. Yalıda oturanları kıskanan arka sokak sakinlerinin de evleri, lebi derya deniz kıyısı olacak. İster inanın ister inanmayın, tüm bunların sebebi biz ve CO 2 yani karbondioksit.

Ulaşım araçlarının ürettiği karbondioksit emisyonu, sera etkisi yaratan en etkin gazlardandır.\Atmosferdeki karbondioksit oranlarındaki artış dünya yüzeyinin sıcaklığını yükseltmektedir. Bu artış dünyanın yüzeyini ısıtmakta ve kutuplara yakın buzların erimesine yol açmaktadır. Buzlar eridikçe yerlerini kara veya sular almaktadır. Kara ve suların buza oranla daha az yansıtıcı olması güneş ışınımı emilimini arttırmakta ve dolayısıyla buzullarda daha fazla erimeye yol açmaktadır. Ulaşım planlarının yapılması, teknik olanakların geliştirilmesi ve altyapının iyileştirilmesi, ulaşımın çevresel etkilerini denetim altına alabilir. Ulaşım sektörünün çevreye ve doğal kaynaklara verdiği zarar tamamen ortadan kaldırılamasa bile, azaltılabilir. Ülkemizde çevre ve insan sağlığına kimler yatırım yapıyor? Çocuklarınızın geleceğini nasıl sigortalarsınız? Kendiniz için neler yapabilirsiniz? Çevre ve insan sağlığı konusunda duyarlı değiyseniz, önümüzdeki hafta size yakıt tasarrufu nasıl yapılır onu anlatacağım. Farkında olmadan da olsa çevreci olacaksınız.

Yazının devamı...

Fosiller başımıza dert oldu

 İşte bu kadar kısa bir zamanda gerçekleşti bütün bunlar" diye yazmıştım geçtiğimiz haftalarda. 1900’lü yılların başında fosil yakıtla çalışan ilk motoru icat eden muhterem, nereden bilebilirdi ki buzları eriteceğini, insanlığın sıcaktan kavrulacağını, mevsimlerin değişeceğini.

Günümüzde kullanılan geri dönüşümü olmayan yakıtlara "fosilyakıtlar" diyoruz. Çürüyen tarih öncesi bitki ve hayvanlardan milyonlarca yılda oluşmuş, kömür, petrol ve doğalgaz gibi yakıtlardır fosil yakıtlar. Yüz milyonlarca yıl önce yaşamış olan bu hayvanlar ve bitkiler başımıza ne işler açıyor diye düşünebiliriz. Etrafımızda olup biteni izliyor ve görüyorsak gerçekten vahim bir durum olduğunu anlamışsınızdır. Bizim yaşadığımız paralelde mevsimler ikiye iniyor: yaz ve kış. "Hadi canım abartıyorsun" diyorsanız bu ısınmaya olan katkınızı devam ettireceksiniz demektir. Çünkü bizim çevremizle ilişkimiz ilkokulda öğrendiğimiz "çevremizi temiz tutalım"dan daha ileri gitmiyor.

Bilim adamları; bölgesel ısınmanın, atmosferde oluşan fırtınalar nedeni ile tüm dünyayı etkisi altına alacağını söylüyor. Isınma denince de oh devamlı yaz durumu değil. Bir bakıyorsun cehennem sıcağı, bir bakıyorsun sular seller. Antalya, Bodrum, sahra çölü gibi. Samsun, Rize, Trabzon’da sıcak ve kurak bir hava. Bu durum bir sıkıntı yaratmaz diyorsak basın gaz pedalına 20 yıl sonra gelecek olan felaketi 10 yılda getirelim. Sonra ne mi olacak? Bakın neler olacak.

FELAKET SENARYOSU

Isınma artınca, yağışlar azalacak, başta Güney Doğu bölgesi olmak üzere, tüm nehirlerin taşıdığı su miktarı düşecek. Baraj göllerindeki su, belki ancak bize yetecek, komşu ülkeler susuzluktan kırılıp yandım Allah deyip bize savaş ilan edecek. Kavurucu sıcaklar ve kuraklık tarımsal ürünlerin azalmasına neden olacak. Düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar, seller, hortum, kasırga, heyelan ve erozyona yol açacak. Can çekişen tarım sektörü ve köylümüz sellere kapılıp başka ülkelere gidecek.

Denizlerimizdeki balık çeşidi azalacak. Köküne dinamit atılan balıkçılık yerini, tekne turlarına bırakacak. Balıkçılar da rehberliğe başlayıp "Bir Zamanlar Karadeniz"i anlatacak. Kuru kesimlerde yüksek sıcaklıklarla birlikte orman yangınlarında büyük artışlar görülecek. Villa yapmak için ormanlık arazi bulamayan müteahhitler iflas edecek. Kar yağışı giderek azalacak. Hatta kış mevsimi ortadan kalkacak. Kartalkaya ve Uludağ’daki oteller 36 taksitle haftalık kendin pişir, kendin ye turları düzenlemeye başlayacak.

Deniz seviyesi 100 santimetre yükselecek. Yalıda oturanları kıskanan arka sokak sakinlerinin de evleri, lebi derya deniz kıyısı olacak. İster inanın ister inanmayın, tüm bunların sebebi biz ve CO 2 yani karbondioksit.

Ulaşım araçlarının ürettiği karbondioksit emisyonu, sera etkisi yaratan en etkin gazlardandır.\Atmosferdeki karbondioksit oranlarındaki artış dünya yüzeyinin sıcaklığını yükseltmektedir. Bu artış dünyanın yüzeyini ısıtmakta ve kutuplara yakın buzların erimesine yol açmaktadır. Buzlar eridikçe yerlerini kara veya sular almaktadır. Kara ve suların buza oranla daha az yansıtıcı olması güneş ışınımı emilimini arttırmakta ve dolayısıyla buzullarda daha fazla erimeye yol açmaktadır. Ulaşım planlarının yapılması, teknik olanakların geliştirilmesi ve altyapının iyileştirilmesi, ulaşımın çevresel etkilerini denetim altına alabilir. Ulaşım sektörünün çevreye ve doğal kaynaklara verdiği zarar tamamen ortadan kaldırılamasa bile, azaltılabilir. Ülkemizde çevre ve insan sağlığına kimler yatırım yapıyor? Çocuklarınızın geleceğini nasıl sigortalarsınız? Kendiniz için neler yapabilirsiniz? Çevre ve insan sağlığı konusunda duyarlı değiyseniz, önümüzdeki hafta size yakıt tasarrufu nasıl yapılır onu anlatacağım. Farkında olmadan da olsa çevreci olacaksınız.

Yazının devamı...