"Ethem Genim" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ethem Genim" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ethem Genim

’Ehil olmadan, usta olmak’

21 Mart 2007
Yani, yeni ismi ile "sürücü belgesi", eski ismi ile "ehliyet" adı ile aldığımız belgenin tam karşılığı da "Usta sürücü" oluyor bu durumda. Bir işin ehli, erbabı olmak için acaba o iş üzerinde ne kadar çalışmak, tecrübe etmek gerekiyor? Örneğin, sürücünün ehli 200 metre düz, 100 metre geri gidip, bir de sinyal verince mi olunuyor? Hatta bunu da yapamadı, beş kez daha hak tanıyıp, yapana kadar aynı kriterlerle ölçüp, sonuncuda zorla ehil kişi ilan ediliyor. Sonra ne mi oluyor?

Trafik kurallarını bilmeyen, işaretleri tanımayan, sola dönecekken sağ sinyal veren, hatta vermeyen, frene basacağına gaza basarak kazaya sebebiyet veren, yağmurda da aynı mesafede duracağını zannederek frene bastığında önündeki araca çarpan, park etmeye çalışırken etrafındaki araçlara zara veren "ehliyet!" sahibi sürücüler, trafikte işin "ehli" olanlara da zarar veriyor. Herkes, her işi iyi yapmak zorunda değil, otomobil kullanmak büyük oranda yetenekle ilgili ve herkes her konuda aynı yeteneklere de sahip değil. İyi konuşmacı olabilirsiniz, dahi zekasına sahip olabilirsiniz ama iyi otomobil kullanamayabilirsiniz. İşte bu yüzden, teorik ve pratik ehliyet sınavlarında tanınan beş hak, yanlış bir uygulama. Gerekli eğitim, trafiğe kapalı pistlerde, devam zorunluluğu ile yani tam anlamıyla verilmeli ve her kursiyerin bir sınav hakkı olmalı. Verilebilecek eğitimin en iyisini alan bir kursiyer, bu sınavda başarısız ise zaten trafiğe çıkmasın. Toplu taşıma araçlarını kullansın, şoförle seyahat etsin ama otomobil kullanmasın; kendini de diğer insanları da riske sokmasın.

Kursa başlarken alınması zorunlu olan sağlık raporu, kapsamlı psikolojik testlerden sonra verilse, ilk eleme kendiliğinden gerçekleşmiş olacak, kursa gitmesine bile gerek kalmayacaktır. Bu testte başarılı olamayan birine asla sürücü belgesi verilmemeli. İnsanlar da yol verme kavgasında, denize atılarak öldürülmemeli! Psikolojisi yeterli olmayan kişiler araç kullanmamalı.

"Ehil" olmayana, "ehliyet" verilmemeli...

Her gün bu kadar çok araç trafiğe çıkarken, bu sistemle sürücü belgesi vermeye devam etmek; insanların hayatlarını kaybetmelerine, yaralanmalarına, kazaların ülke ekonomisine zararına göz göre göre tanıklık etmek olacaktır.

BİRİLERİ YAPIYOR DİĞERLERİ NEREDE

Bazı köşe yazılarından okuduğumuz, "X plakalı araç, Y konulu hatayı yaparak, Z riskini yarattı" cümleleri ile bu problem çözülmez. Bunun için de medyanın öncülüğünde bir "trafik seferberliği" başlatılmalı. Bu Türkiye’nin en önemli sorunudur ve medyanın, sivil toplum örgütlerinin, otomotiv sektörünün, büyük-küçük firmaların, bu ülkede yaşayan herkesin de sosyal sorumluluğudur.

Bu sosyal sorumluluğu yerine getiren bir çok firma var elbette ama daha fazlası da olabilir. Türkiye’nin buna ihtiyacı var ve yapabilecek 40 adet markanın gücü var.

Renault Mais’in 2 yıldır devam ettirdiği güvenli sürüş eğitimleri, 200 bin öğrenciye ulaşan "Sokakta İlk Adımlar" kampanyası geçtiğimiz hafta basın lansmanı yapılan, Renault Trucks Türkiye’nin 2 yılda 2 bin kamyon sürücüsüne Autodrom’da vereceği eğitimler, Temsa’nın Otoyaşam işbirliğiyle başlattığı "Emniyeti Belden Bırakmayın!" projesi, bu tür faaliyetler sosyal sorumluluğun en güzel örneklerinden.

Yine benzer bir proje de Mart ayı başında Araç Lojistikçileri Derneği (ARLOD) üyesi firma sürücülerinin Autodrom’da eğitim alması ile hayata geçti. Yük ve yolcu taşımacılığının yüzde 95’i karayolu ile gerçekleştirilen ülkemiz için bu gelişmeler çok sevindiricidir.

Önümüzdeki günlerde umuyoruz ki, otobüs sürücüleri için de aynı eğitimler gündeme gelsin. Taşıdıkları yükün, insan olduğu düşünüldüğünde bu eğitimler kaçınılmazdır. Yol ve yolcu güvenliğinin istenen noktaya ulaşabilmesi de, eğitim tesislerinin çoğalması, bununla beraber trafikte güvenliği sağlayan birimlerin yetki ve donanımlarının arttırılması ve otoyol polisinin aktifleşmesi ile mümkün olacaktır.
Yazının devamı...

Park Etmek=Terk Etmek

28 Şubat 2007
 Herkes birbirinden şikayetçi. Herkes her konuda kendine göre haklı. Otomobilinizi park edeceksiniz yer yok. Şikayet ediyorsunuz, "ne çok araç var" diye. Ertesi gün siz park ediyorsunuz, park edemeyen bir başkası da aynı şeyi söylüyor, caddeler dolu diye. Dert etmeyin, zaten park etmek aracı terk etmekle aynı şey, neresi olursa olsun park et ve hemen uzaklaş ki biri gelip bir şey demesin, istemesin.

Yaya geçidi falan fark etmez, yeter ki park olsun. Yani araçlarla yakın temastayız. Yürürken bile sürtünmek zorundayız. Otomobilimizden fazla uzaklaşmak istemiyoruz nedense. "At, avrat, silah" atasözündeki beygirle, otomobil eş anlama geldiği için hep göz önünde tutmaya çalışıyoruz birisi atlar kaçar diye. Aracımızı yakında bir parka bırakıp, gideceğimiz yere metro, taksi gibi araçlarla gitmeyi tercih etmiyoruz. Daracık sokaklarda park etmek uğruna trafiğin ana caddeyi tıkamasına kadar varan sıkışıklıklar yaratıyoruz. Tüm bunlara rağmen park ettik, geri geldiğimizde otomobil bıraktığımız yerde yok. Çalındı mı? Çekildi mi? Çekici o kadar aracın arasından sizinkini buluyor, ara da bulasın hangi parka çektiler. Aranırken aklınızda çekicinin şoförü. Kızmayın, sizin yerinize aracınızı parka götürmüş. Böyle bir durumda vale hizmeti aldığınızı düşünün, memnun kaldıysanız aynı yere park etmeye devam edin. Hatta park bile etmeyin, olduğu yere bırakın, arkanızı döndüğünüzde araç çoktan çekicinin üstünde gidiyor. Bir de geri getirme hizmeti verseler hizmette kusur olmayacak. Düşünsenize, çekicinin şoförünü cepten arıyorsunuz, "benim otomobili getirin" diyorsunuz, etrafa karşı da havalı bir görüntü veriyorsunuz. Cezası mı? Bu havaya göre hiç de fazla değil biliyorsunuz. Katlı otoparklarımızın sayısı çok az diyebiliriz. Öyle ama, yine de parklar dolmuyor. Çünkü böyle bir alışkanlığımız yok, olması için bir neden de yok.

ARAÇLARI YOK ETMELİYİZ

Değişik rivayetlere göre 12 ile 17 milyon kişinin yaşadığı şehirde her yer otomobillerle dolu zannediyoruz. Aslında durum hiç de öyle değil, bu nüfusa göre araç sayısı en az üç katı olmalı, olacak da zaten.

Otomobillerin çok gözükmesinin nedeni, hep caddelerde, hep gözümüzün önünde olmasından kaynaklanıyor. Neredeyse otomobilleri suçlar duruma geldik. Asıl suç, zamanında binaları yapanlara, otopark yaptıramayanlarda. Şimdi ne yapacağımıza bakmak lazım.

Şehir içinde yukarıya doğru katlı otopark yapacak alan bulmak zor. Biz de yerin altına doğru inelim. Yeşil alanların ve geniş caddelerin altına yeraltı otoparkları yapalım. Paris’te Champs Elysees Bulvarı’nın altında olduğu gibi eski binaların yıkılıp yenisinin yapılmasına, otopark yapılması kaydı ile izin verelim. Deprem hasarlı binaları tamir etmek yerine yıkıp otopark yapılmasına teşvik verelim. Park yasağı cezalarını ciddi şekilde arttırıp, otomobilleri göz önünden kaldıralım, yollar da rahatlasın, biz de rahatlayalım. Üstelik, yakın gelecekte park sorununun trafik çilesini katlayacağını da, hepimiz biliyoruz. Cezalar pahalı ve caydırıcı olmayınca, çözüm de gelmiyor.

CEZALAR ÇOK ARTMIŞTI

Yolda yürüyorum, bir firmada yönetici olarak çalışan arkadaşım elinde süpürge yolu süpürüyor. "Hayrola bu durum ne" diye sorunca, "okulun önündeki trafik ışıklarında kırmızıda geçtim, üç ay ehliyetime el kondu, beş gün de okulun önünü süpürme cezası aldım" diyor, "kolay gelsin" diyor, yürümeye devam ediyorum. Az ileride park yapılmaz levhasının altında tanıdık bir sanatçı zabıta kıyafeti giymiş, "film çektiğimizi zannetme, üç kez park yeri ihlali yaptım, ehliyetime iki ay el kondu, üç gün buraya kimseyi park ettirmeme cezası aldım, buna da şükür" diyor. "Nasıl yani neyine şükrediyorsun" diyorum, bir tanıdığı yayaya çarpmış, ehliyetine bir yıl el konmuş, yaralı hastaneden çıkana kadar morgda çalışma cezası verilmiş. İrkiliyorum.

Günün yorgunluğu ile televizyonda haberleri seyrederken hafiften uyuklaya kalmışım, hepsi rüyaymış. O sırada televizyon, 19 kişinin hayatını kaybettiği kazanın son dakika haberini geçiyor, her gün olduğu gibi. Düşünmeden edemedim, bu rüyayı siz görseydiniz o kazaya sebep olan sürücü, nasıl bir ceza alırdı. Belki de sorumlu kişilerin artık uyanmasının zamanı geldi.
Yazının devamı...

Konuşan bir Türkiye istemiyoruz

21 Şubat 2007
Ülke meselelerini televizyonda konuşuyoruz, rakı masasında konuşuyoruz, seçim meydanlarında konuşuyoruz. Sonra ne konuştuğumuzu unutup, bir daha konuşuyoruz. Herkes konuşuyor ama boşa konuşuyoruz. Boşa konuşmanın bir sektör haline geldiğinin farkındasınızdır umarım.

KONUŞTUĞUNU YAPAN ÜLKE İSTİYORUZ

Ulusal güvenliğimizi yakından ilgilendiren ’Trafik Güvenliği’ konusunda yıllardır konuşuyoruz, ne kadar yol aldık bir bakın. AB uyum paketleri içinde sürücü standartlarının iyileştirilmesi konusunu içeren yönetmelikler hakkında yetkili kişilere bir sorun; ne biliyorlar, ne yapıyorlar bir bakın. AB’den hibe bütçe geliyor, herhangi bir ’Trafik Güvenliği Projemiz’ olmadığından geri gidiyor.

Mağazalar, ürünlerini müşterinin beğenisine sunmak için ayda bir ’vitrin’ yaparlar. Bu deyim günümüzde göz boyamak için yapılan, gelip geçici işler için de kullanılmaktadır. Bu vitrin yapma işini çok severiz ve iyi de yaparız. Belediyelerimiz de bunu çok iyi bilirler. Genelde kaldırımlar yapılır ki, bir şeyler yapılıyor gözüksün diye. Aslında bilinmez ki, yüksek kaldırımlar az gelişmişliğin göstergesidir. Alt yapı eksikleri nedeni ile yollar asfaltlanır, üç gün sonra kazılır.

Petrole bağımlı bir ülkede bu durum müsrifliğin dikalası değil midir? Boş kalmasın diye acele ile yapılan bu vitrinin yüksek maliyeti de bizim cebimizden çıkmaktadır. Yüzlerce örnek gösterebiliriz. İstanbul’un her iki yakasında demir yaya geçitleri yapıldı onlarca, minare merdivenli bu geçitler amacına hizmet etmedi söküldü, çöp oldu.

Üst geçitler hangi mimarı anlayış ile yapılıyorsa bir çoğu yanlış. Kavşaklar yanlış yapılıyor, kazalara sebep oluyor ve yenibaştan değiştiriliyor. Yolun ortasına bariyer yapılıyor, araçlar bunlara saplanıyor, insanlar hayatını kaybediyor. İnsan hayatının değerli olduğu bir ülkede, o bariyeri dikene öyle bir saplarlar ki, ölenin ailesine dünya tazminat ödemek zorunda kalır. Yapılan bu tür hatalar neticesinde insanımızın ölmesine tahammül edemiyorum. Güvenlik kavramının ne anlama geldiğini hala anlamış değiliz. Hangimiz bir iş yaparken kişisel güvenliğimize önem veriyoruz.

"Veriyoruz" diyorsanız trafikte niye deli gibi araç kullanıyoruz veya bu delilerin yanına niye oturuyoruz. "Yavaş git, korkuyorum" demeye niye cesaretimiz yok?

Sevdiklerimizden bir kişiyi kurban vermiyor muyuz trafik canavarına? Hayatımız bu kadar ucuz mu? Değerli köşe yazarlarımız ve okuyucularım, ’Sokakta İlk Adımlar’ını atacak çocuklarınızın trafikteki güvenliğini sağlamak için il il, okul okul dolaşarak, geleceğimizi emanet edeceğimiz yavrularımıza, kimler yatırım yapıyor biliyor musunuz? Lütfen bir araştırın ve siz de üzerinize düşeni yapın. Eğitimin şart olduğu hepimizin ortak kanısı değil mi?

BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR

Trafik kameralarla gözlenecek, hatalı sürücüler tespit edilecek, cezalar yollanacak ve trafik düzene girecek. Aynen Avrupa’da olduğu gibi. Süper bir fikir, hemen uygulayalım, trafik düzene girsin. Ancak, böyle olacağını düşünmüyorum.

Yurt dışında gördüğünüz kameralar trafiğin akışını ve yol güvenliğini sağlamak için yapılmıştır. Olası bir kazaya anında müdahale veya yol güvenliğini tehlikeye düşürecek az sayıda sürücüyü anında cezalandırmak için. Cezalar da bizdeki gibi otopark ücreti kıvamında değil. Bizde hangi birine ceza keseceksin, polisin gözü önünde her türlü ihlali yapan yüz binlerce sürücüye mi? Maksat ceza yazmaksa, muhakkak bir ihlal yapıyoruz, her araca aylık ceza faturası yollayın olsun bitsin.

OGS’de bir milyon araç kaçak geçiş yapmış, yasak ve cezası olmasına rağmen. Cezası adrese gidene kadar adam aracı satmış, evi taşımış olacaktır. Unutmadan, aracınızın ruhsatında yazılı bulunan adreste ikamet etmiyorsanız, yeni adresinizi mutlaka aracınızın kayıtlı olduğu tescil kuruluşuna bildiriniz. Bu yasal zorunluluktur (K.T.K Madde 32).

İsterseniz bir daha düşünelim, sonra konuşuruz.
Yazının devamı...

Bir sorun çözüldü

19 Şubat 2007
Bakın İstanbul’un trafik sorunu bir kaç haftadır köşe yazarlarımızın ve Büyükşehir Belediyemizin açtığı sanal ortamda, halkımızın da verdiği fikirlerle 3 günde halloldu. Problem şimdilik rafa kaldırıldı ama yeniden önümüze geldiğinde işimiz çok zor bilesiniz.

Kış geldi, geliyor derken tüm Türkiye karlar altında. İstanbul hariç. İstanbul’a henüz kar düşmese de yakında yağacaktır. Her yıl aynı sıkıntıların yaşanmaması için önceden hazırlıklı olmalıyız. Alınacak önlemlerden önce geçmiş kışlarda yaşadığımız sıkıntılara ve nedenlerine bir bakalım.

Meteorolojinin Kızılderili büyücüler gibi tahmin yapması, havayı koklayan adamın sürekli nezle olması, sürücülerin "Abi ben her şartta giderim" deyip kış önlemlerini almaması, belediyelerin "Bizim dönemde çok kar yağdı" şeklindeki açıklamalarını sıralayabiliriz.

Mahalli belediyelere ait olan semt yolları çeşitli nedenlerden, gereken ilgiyi göremiyor. Bu nedenle sürücüler ana artere çıkana kadar hem tehlikeli, hem de komik görüntüler sergilediler. Çünkü İstanbul’da kar iki, üç, ekstra bir durum yoksa dört gün yolda kalır, o da şehrin yüksek bölgelerinde. Sürücüler, ana yola çıkmak için kat ettikleri mesafenin kısa olması nedeni ile araçlarına zincir takmak ve almak zahmetine katlanmazlar.

PRATİK ZEKALI SÜRÜCÜLER

Normal günlerde duraklarda bekleyenlerle göz teması bile kurmayan sürücünün aracında dokuz kişi. Beşi içeride, ikisi ön kaputta, ikisi bagajda. Canım halkım yardım sever ya, hem eğlence hem de kısa da olsa yol gitmek. Çünkü belediye otobüsünün de onu almak için semte gelmesi mümkün değil. O an düşüp bir yerine hasar vereceği aklının ucundan bile geçmez. Sürücü de bir an evvel o bölgeden çıkmak için aracının üstüne bindirdiği insanlardan birine bir şey olsa hukuken başına geleceği düşünmez.

ÖNLEMLER ve SÜRÜŞ ŞEKLİ

Zincir, otomobilin motor gücünü yola verdiği tekerleklere bağlanmalı. Bazen yanlış tekerleklere bağlandığını hayretle görüyorum. Artık zincir bağlamak ve sökmek çok pratik oldu. Bu nedenle kısa bir mesafe için zincir takmamak diye bir düşünce olmamalı, bizim ve karşımızdaki diğer sürücülerin ve yayaların güvenliği için bunun çok önemli olduğu unutulmamalı. Kısa süreli kullanımlar için sert plastikten yapılan paletleri de takabilirsiniz .

Karlı zeminlerde güvenli otomobil kullanmak, kuru zemin şartlarına göre daha zordur. Fren mesafelerinin uzadığı unutulmamalıdır. Bu nedenle kış şartları için yapılan lastikler tercih edilmelidir. Otomobil kayma eğilimi gösterdiğinde yapılacak en doğru hareket direksiyonu aracın kaydığı istikamete çevirmek olacaktır. Bu esnana ayağımızı gaz pedalından hafifçe kaldırmak, aracın düzelmesi ile tekrar hafifçe gaza basmak doğru olacaktır. Kayma esnasında direksiyonu kayma istikametine doğru çevirirken, gereğinden fazla çevirmemeye dikkat etmek gerekir.

Kayma eğilimi, direksiyonun çevrilme açısına göre artar . Virajlı yollarda daha geniş açı ile dönmek, kaymayı azaltır. Aracınız önden kayma eğilimi gösteriyorsa, ayağınızı gaz pedalından hafifçe kaldırmanız yeterli olacaktır. Direksiyon sağa veya sola dönük durumda iken gaza birden basarsanız araç düz gitme isteği içinde olacaktır. Karlı zeminlerde gaza, mümkün olduğunca hafif ve basınç arttırılarak basılmalıdır. Fren mesafesinin uzadığı bu zeminlerde, gereksiz şerit değiştirerek araya girmek, arkadan gelen aracın fren mesafesini kısaltır ve tehlikeli şartların oluşmasını sağlar. Bu nedenle şerit değiştirmek için uygun mesafeyi kollamanız gerekir. Olağanüstü buzlanma şartlarında dört tekerleğe birden zincir takmak gerekebilir, bu uygulama fren anında tutunmayı artırır.

Böyle şartlarda yola çıkılmamasını tavsiye ederim.
Yazının devamı...

Hatalı sollama katliam yaratıyor

14 Şubat 2007
Toplumların karşılıklı iş birliği ile iç içe yaşayabilmeleri için yaşam standartlarının asgari müşterekte buluşması gerekmektedir. Bu topluluğun bizi kabul etmesi için aşılması gereken en büyük engellerden bir kültürel farklılıklardır. Ayrıca insan hakları da en ön sırada yer almaktadır. Yaşam hakkına bu denli önem veren bir topluluğa, yılda 10 bin vatandaşını trafik terörü altında kurban eden bir toplumun kabul edilmesini beklemek hayal olmaz mı?

Düşünün bir kere, trafik kazalarında sizden 1520 kat daha fazla ölümlü kazaların olduğu bir trafikte otomobil kullanmayı kim ister? Aceleci, sabırsız ve karşı tarafın hakkını hiçe saydığımız için yılda 10 bin kadar vatandaşımız trafik kazalarında ölürken, bir o kadarı da sakat kalarak kalbimizde derin yaralar açıyor. Biz bu haberleri TV kanallarında izleyip, kendimizi trafik kazalarında Avrupa Şampiyonu ilan ediyoruz. İnanılacak gibi değil! Tüm bunlar yaşanırken halen çeşitli yollardan güvenli otomobil kullanmanın önemini anlatmaya çalışıyoruz.

Trafikte otomobil kullanmak bir takım oyunudur. Oyuncuların bu oyunu kurallarına göre oynamak ve karşı tarafa saygılı olmak gibi bir mecburiyetleri vardır. Bu oyunun kurallarına uyulmaması halinde ölüme kadar varan cezaları; oyuncular hem kendilerine, hem de hiç suçu olmayan diğer insanlara vermektedirler. Sonuç, hayat boyu yaşanacak büyük bir vicdan azabıdır. Trafik kazalarının oluş nedenleri arasında, birinci olarak sürücü hatası, ardından yol şartları, otomobilin teknik şartları ve son olarak da hava şartları olarak dört ana başlık söyleyebiliriz.

Sürücü faktörü uzun ve ciddi bir eğitim süresi gerektirir ki bu da bugün ele alınırsa, 15 yıl sonra istenen düzeye gelir ve trafik kültürü oluşur. Bu kültür ancak zorunlu eğitimle gerçekleşir. Ölümcül kazaların yaşandığı şehirlerarası yollar için acilen yeni kurallar getirilerek revize edilmesi gerekir. Güvenlik şeritlerinin, daha hızlı araçlara yol verilmesi için, ağır vasıtalar tarafından kullanılmasının mecburi hale getirilmesi şarttır.

Sizlere güvenli sürüş bilgilerini vermeden önce emniyetli yol şartlarının oluşması ve kaza sayısının azalması yönünde alınacak acil önlemleri ilgililere hatırlatmak istiyorum. Genelde hatalı sollama neticesinde oluşan, hatta katliam olarak değerlendirilen ölümlü kazalar yaşanmaktadır. Bu tür kazalar genellikle şehirlerarası tek şeritli yollarda gerçekleşmekte ve toplu ölümlerle neticelenmektedir.

Son dönemde trafik ekiplerinin yoğun radar kontrolü ile ölüm oranı azalsa da, kaza sayısında bir azalma görülmemektedir. Kazalar düşük hızda gerçekleştiği için ölüm oranı azalmış, sakat kalan sayısı ise artmıştır. Radar kontrollerinin, sürücüyü tuzağa düşürmek yerine, kazaları önlemeye yönelik olması, amacına ulaşması adına çok önemlidir. Aslına uygun maket trafik polisi otoları tehlikeli bölgelere yerleştirerek sürücülerin yavaşlaması sağlanmalı. Aşırı yükleme neticesinde özellikle yokuş çıkan kamyonların düşük hızlarda ve birbirlerine yakın seyrederek adeta tren vagonu oluşturması, hatalı sollama yapan sürücüleri kazaya bir adım daha yaklaştırmaktadır. Ağır seyreden araçların birbirlerine fazla yaklaşmaması ve daha hızlı araçlara kendi araçlarının bir kısmını güvenlik şeridine çıkararak yol vermeleri, bununla birlikte tepe üstünde görev yapan trafik ekiplerinin de bu geçişi hatalı sollama olarak değerlendirip ceza kesmemesi alınacak acil önlemlerden biridir.

Sollama anında yapılan başlıca hatalardan biri de, önümüzde giden ve görüşümüzü engelleyen büyük araçlara fazla yaklaşmaktır. Bu engel, otobüs, otomobil ve kamyon için aynıdır. Sollamayı, trafik kurallarının koyduğu mesafelerde gerçekleştirmememizin nedeni ise, önümüzdeki aracı en kısa sürede geçme düşüncesidir. Bu şekilde yapılan bir sollama, görüş açısını daralttığı için en tehlikeli hatalı sollamadır ve çarpışmaların kaçınılmaz olduğu hatalı sollama çeşitlerinden bir tanesidir. Kurallara uygun olarak başladığınız bir sollama, karşıdan gelen aracın aşırı hızlı olması nedeni ile sollamanızı bitirmeden sizi yakalar ve bu kaza da tutanaklara hatalı sollama olarak geçer. Bu nedenle hız tayininin zor olduğu gece seyirlerinde çok dikkatli olmak ve karşıdan gelen araca selektör yaparak, sollama yaptığınızı belirtmeye dikkat etmenizi öneririm. Hatalı sollama sırasında gerçekleşen kafa kafaya çarpışma olarak tabir ettiğimiz çarpışmalarda, iki aracın kaza anındaki çarpışma hızlarının toplamı ile bir duvara çarpma şiddeti eşittir. (Örneğin 90 X 2 = 180 km/s)

Bugün öğrenin, yarını yaşayın.
Yazının devamı...

Atam, öremedik demir ağlarla anayurdu dört baştan

7 Şubat 2007
Ülkemizde kara trenin öyküsü, 23 Eylül 1856’da İzmir-Aydın hattında başlamış; Ulu Önder Atatürk döneminde ise maddi imkansızlık ve yetersiz teknolojiye karşın 15 yılda 3 bin 400 kilometre yeni demiryolu yapılmıştır. Demir ağlar ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmenin lokomotifi olmuştur.

DEMİRYOLU UNUTULUYOR

1950 sonrasında ise karayolu yapımına ağırlık verilerek, demiryollarının ulaşım sisteminde payı giderek azalmış ve en temel hizmet sektörü ulaşım, karayoluna bağımlı hale gelmiştir. Türkiye, ilk on yılında yaptığı demiryolu hamlesinin yüzde onunu, kalan 60 yılda gerçekleştirememiştir. Son dönem demiryolu projelerimizden biri de hızlandırılmış trendi. İstanbul-Ankara arasındaki hızlı trenlere iki cumhuriyet dönemi yazarının adı verildi: Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Yahya Kemal Beyatlı. Ancak bu rüya çok geçmeden kabusa dönüştü. Avrupa ülkeleri ise, bugünkü ekonomilerine o yıllarda demiryollarına yaptıkları yatırımlarla gelmişlerdir. Demiryolu taşımacılığı hep ön planda tutulmuştur. Yük ve yolcu taşımacılığını ayrı hatlarda gerçekleştirmiş; bununla beraber hızlı trenlerin kullanılması için sistemi sürekli geliştirmişlerdir. Türkiye’de, karayolu yapımına verilen öncelik nedeni ile tüm AB ülkelerinin sahip olduğu kadar kamyon ve otobüs bulunmaktadır. Bu yüzdendir ki ünlü otobüs ve kamyon firmaları, Avrupa’da üretim yapmak yerine fabrikalarını Türkiye’ye taşımış, Türk pazarına yönelmişlerdir. Bu durumu ekonomi adına iyi bir gelişme olarak değerlendirebiliriz.

İŞTE SİZE BİR ÖRNEK

Ama bu bu gelişmelere ayak uyduramıyoruz. Büyüyen otomotiv sektörü, bilinçsiz sürücüler, denetim eksikliği, yanlış yapılanma ve yetersiz yollar... Böylesine karmaşık bir yapı içinde alınan önlemler ve unutulan yol güvenliği...

İşte size bir örnek; yükleme, boşaltma noktaları Avrupa yakasında olduğu için, trafiğin yoğun olduğu saatlerde ağır vasıtaların İstanbul’a giriş ve çıkışı yasak. Sabah saat 10.00’dan sonra şehre giriş yapan kamyonların yükünü boşaltıp yeniden şehir dışına çıkması için 6 saati var. Bu süre yeterli bir zaman değil. Çünkü saat 16.00’da başlayan yasak, 22.00’de bitiyor. Bu saatler arası aşırı bir birikme oluyor. Gün içinde bekleyen ağır vasıtalar saat 22.00’de İstanbul’un çeşitli noktalarından hareket ederek TEM gişelerine geliyorlar. Hem de yüzlercesi. İşte bu noktada ortaya çıkan görüntü tehlikenin de boyutlarını ortaya koyuyor. Çünkü sürücü yükünü her türlü hava ve yol şartlarında verilen zamanda yerine ulaştıracak. Aksi takdirde işinden olabilir. Güvenlik mi?...

TEM YOLU ÇOK TEHLİKELİ

Binek araçların ve otobüslerin dikkatine!.. Saat 22.00’den sonra TEM yolu çok tehlikeli. Gişelerden aynı anda geçiş yapan 10’arlı kamyon gruplarının 50 metre içinde en sağ şeride girmesi gerekiyor. Sizce bu mümkün mü? Tabii ki böyle olmuyor. Dilovası rampasına kadar 4 şerit, ağır vasıtalar tarafından kullanılıyor. Sadece ağır vasıta sürücüleri değil, diğer sürücüler de trafik kurallarını unutuyor TEM yollarında. Kontrolü sağlanmayan tüm yollarda olduğu gibi.

Eğitimli sürücülerin bile trafikte bir başkasına yol vermemek için sarf ettiği çabayı görüyoruz. Bu fedakarlığı, ilkokul mezunu hatta okuma yazma bilmeyen bir sürücüden beklemek doğru olur mu? Ayrıca kim kime yol veriyor ki?

Bu geçiş üstünlüğünü kazanmak için gaz pedalını döşemeye kadar basmak çare olarak görülüyor. Hal böyle olunca TEM yolu, Bolu gişelerine kadar süren ölümüne bir yarışın startı da verilmiş oluyor. Trafik denetlemesi yapan polisimizin ömrünü tamamlamış araçlarına saatlik 1 litre benzin verildiğini düşününce, söylerken gururlandığımız, göğsümüzün kabardığı Onuncu Yıl Marşı’nın dizeleri aklıma geliyor. Türk’üz, Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,

Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri!
Yazının devamı...

Emniyet şeridini kapatın

31 Ocak 2007
İşte bu kadar kısa bir zamanda gerçekleşti bütün bunlar. Teknolojinin gelişimine paralel üretilen her yeni modelle birlikte daha da gelişen otomobiller; bir çoğumuzun hayallerini süslemeye devam etmektedir. Otomobil sahibi olmak, hayatımızdaki önemli amaçlardan biri oldu, hatta hepimiz birer otomobil tutkunu olduk. Son dönem sağlanan kolay mal sahibi olma imkanları, ilk önce otomobile yönlenmemize neden oldu. Amaç, hayatımızı kolaylaştırmak ve hız kazanarak zamanı değerlendirmek, evet amaç buydu. Bu amacımıza her gün, her saat, her dakika ulaşıyoruz, trafik kurallarını hiçe sayarak da olsa.

CİDDİ BİR EĞİTİMDEN GEÇERLER

Trafik kuralları uluslararasıdır. Bu kurallar sürücülere çeşitli şekillerde öğretilir. İleri ülkelerde sürücü belgesi alacak olan adaylar ciddi bir eğitim ve staj döneminden sonra, başarılı olmuşlarsa bu belgeyi almaya hak kazanırlar. Özellikle ağır vasıta sürücüleri, akaryakıt ve yolcu taşıyan sürücüler birer pilot gibi yetiştirilir. Yaptığı işin önemini ve sorumluluğunu hisseden kişilerdir bunlar. Bu sürücüler periyodik kontrollerden geçerler ve hatırlatma eğitimine tabi tutulurlar. Taksi sürücülerinin mesleki yeterlilik eğitimi alması zorunludur, diğer mesleklerde olduğu gibi. Bu eğitimler, mesleğinizin gereğini hakkı ile ve güvenli bir şekilde yapmanızı öğretir. Daha sonra iş yapıp para kazanabilirsiniz. Hem kendinize, hem de başkalarına zarar vermeden.

Bu kültürün temelinde demokrasi anlayışı vardır; kişilerin sosyal haklarına saygı duymak ve kurallara uymak. Aksini yaparsan cezası vardır ve ödersin, kurtuluşun yoktur. Bunu da herkes bilir ve hakkını arar. Trafik kuralları yol, yolcu ve yaya güvenliğini sağlamak amacı ile düzenlenir ve uygulanır. Yasalar gereği, trafik kuralını ihlal etmenin bir cezası olduğunu sürücülerimiz de bilir, trafik polisimiz de.

Sözüm, yeterince denetlenemediği için sürücüleri ve yayaları çıldırtan trafik cambazlarına, "sürü" psikolojisini tetikleyenlere. "O yaptıysa, ben de yaparım" diyenlere. Hız limitlerinin ihlal edilmesini bir suç olarak görmeyen ve limitlerin üzerinde seyreden biri, arka tamponunuza dayandığında hiç dert etmeyin, yol verin gitsin.

Sıkça ve tehlikeli şerit değiştiren, yayalara yol vermeyen bu cambazlardan uzak durun, hatta," göz teması" bile kurmayın, sakin olun. O kadar çoklar ki mücadele etmeye kalkarsanız siz zarar görürsünüz. Hiç dert etmeyin.

EMNİYET ŞERİDİ PSİKOLOJİMİZİ BOZUYOR

Çevre yollarındaki emniyet şeridi geçiş üstünlüğü olan veya arıza yapan araçlara ayrılmıştır. Ancak bu yollar sabah ve akşam trafiğinde tıkalıdır. Herkes sıkıntıdan bunalmış beklerken, kendince kurnaz biri emniyet şeridine girmiş ve diğerlerini de tetiklemişse, haklı olarak içimize dert oluyor.

Mademki ilgili, ilgisiz herkes tarafından kullanılıyor ve emniyet şeridi ihlaline çoğu zaman bir ceza uygulanmıyor, o zaman geçiş üstünlüğü olan araçlar yol şeritlerinin üzerinden gitsin, diğer araçlar da hafifçe sağa ve sola çekilerek yol versin. Şehir içinde emniyet şeridi olmadığından bu araçlar sol şeritte yol açmakta zorlanıyorlar. Aynı uygulama buralarda da yapılsın, ambulansın arkasına takılma uyanıklığı da bitsin.

Bizi çıldırtan ve aynı hatayı yapmaya yönlendiren, neticesinde cezalandırılmayan bir ihlal varsa, bunun yasak olmaktan çıkarılması gerekir. Uygulanmayan, cezası kesilmeyen kural ihlalleri, diğer ihlalleri de yapmamızda bir sakınca görmememize neden olur ve suç işlemeye yönlendirir.

Kapatın emniyet şeridini, sinir harbi de bitsin kural ihlali de. Emniyet şeridini kullanmakta bir sakınca görmüyorsanız, unutmayın ki "Sirenler Sizin İçin de Çalabilir."
Yazının devamı...