« Hürriyet.com.tr

Afrika’nın boynuzunda

Kar yolları kapayınca not defterim yardımıma koştu. Sararmış sayfalardan geçmiş bir yolculuk çıkardım. Şu günlerde Amerika'nın ‘Terör Savaşı'nda’ hedefler arasında adı sayılan Somali'ye gidişimi, orada başıma gelenleri tüm detayları ile bir kez daha yaşadım.

Mehmet YAŞİN
Mehmet YAŞİN
Mehmet YAŞİNSeyahat Yazarı
    Somali... Dünyanın bir köşesinde, unutulmuş, yoksulluk sınırının altında yer alan bir ülke. Bugünlerde adı yine duyulur oldu. Amerika'nın başlattığı ‘Terör Savaşı’nda, hedeflerden biri olarak anılmaya başlandı. Dünya basınında Somali ile ilgili çıkan haberler, beni eski yıllara fırlattı. Oraya yaptığım maceralı yolculuğu hatırlattı. Not defterime yazdıklarımı okudukça, bu zorlu gezi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.

    İstanbul'dan Afrika'daki açlara, Kızılay'ın yiyecek yardımını götüren şilepte geçirdiğim onca gün aklıma geldi. Nedense herşeyi en ufak detayına kadar hatırladım. İstanbul'dan kalkıp, Ege'yi, Akdeniz'i geride bırakmış, Süveyş Kanalı'ndan geçip Kızıldeniz'e açılmıştık. Köpekbalıkları ile oynaşmış, kitap okumaya çalışmış, kıçta kurduğum çilingir sofrasında, yakamozlara bakarak romantik anlar yaşamış, fırtınalarda allak bullak olmuş, sonunda Babülmendep Boğazı'nı aşıp, Hint Denizi'nin kucağına atılmıştık.

    Dün gibi hatırlıyorum. Sıcak bir ağustos günüydü ve deniz çarşaf gibiydi. Kaptanköşkünde uzaklardaki Somali kıyılarını seyrediyordum. Bir ara Süvari'nin ve kaptanların ellerine birer dürbün alıp, dört bir yanı taradıklarını gördüm. ‘Hayrola’ diye sordum. Meğer yanaşacağımız Berbera limanını arıyorlarmış. Liman haritada belirtilen yerde görünmüyormuş. Ben de bir dürbün kapıp, arama işine dahil oldum. Bir süre sonra birinci kaptan beklenen müjdeyi verdi: ‘Liman göründü!..’

    HER ÖĞÜNDE BALIK

    Malzemeler boşalana kadar gemide kalacak, sonra bavulumu toplayıp ayrılacaktım. Bekleme süresi düşündüğümden de uzun sürdü. Çünkü hiçbir aletin bulunmadığı limanda, boşaltma işlemi insan gücüyle yapılıyordu. Yiyecek çuvallarını yüklenen hamallar, neredeyse her yarım saatte bir mola veriyorlardı. Böylesine ağır-aksak çalışmaları işime geliyordu. Çünkü gemiden ayrılınca, günlerce temiz bir yatağa ve yemeğe hasret kalacağımı biliyordum.

    Akşamları çoğunlukla geminin kıçında balık tutuyordum. Deniz öylesine bereketliydi ki oltayı hiç boş çekmiyordum. İğneye çeşit çeşit balık takılıyordu. Yenenleri mutfağa gönderiyor, tanımadıklarımı tekrar denize salıyordum. Balığın kızartması, buğulaması, ızgarası, köftesi, salatası yapılıyor, her öğün masamızdan eksik olmuyordu. Bir de bizim tutamadığımız büyük balıklar vardı. Onları da yerli balıkçılardan sabun, süt karşılığı alıp, buzluğa atıyorduk.

    Balık tutmaktan sıkıldığım akşamlar, kasabanın barına gidiyordum. Bar, iki su bidonunun arasına konmuş bir kütükten ibaretti. Genellikle bira içiyordum. Arada bir de yerli malı romu denediğim oluyordu. Portakal konsantresiyle tadlandırmaya çalıştığım rom öylesine sertti ki, ikinci kadehte başım dönmeye başlıyordu. Başım belaya girmesin diye, etrafta dolaşan, kahpeliklerini bakışlarına yerleştirmiş dünya güzeli kızlara bakamıyordum. Belki de masum bir dans isteğime tepki göstermezlerdi. Aslında öylesine davetkar, tahrik eden göz süzüşleri vardı ki... Ama nedense korkumu yenemiyordum. O sert rom bile cesaret vermeye yetmiyordu.

    AÇLARIN KAMPINDA

    Boşaltma işlemi bir hafta sonra bitti ve bana da yol göründü. Bir süre Etiyopya sınırındaki kamplarda açlarla birlikte yaşayacaktım. Sonra Afrika'nın içlerine doğru yelken açacaktım. Konvoyun hareketini beklerken, kasabanın tek lokantasına girdim. Lokanta dediğim yer, bir kaç kırık dökük masa-iskemlesi bulunan izbe bir mekándı. Makarna ısmarladım. Zaten pek fazla seçenek de yoktu. Gözüme önce garsonun tırnakları takıldı. Bir santim uzunluğundaki tırnakların içi simsiyah kirle doluydu. Ardından içine makarna konmuş tabağa baktım. Kenarlarında bir önceki yemeğin yağları donup kalmıştı. Fazla dayanamadım. Dışarı fırladım ve kaldırıma kustum. Bir taşın üstünde kendime gelmeye çalışırken, garsonun tabakları nasıl yıkadığını gördüm: Yemek artıklarını belindeki pis bir bezle çöp tenekesine sıyırıyor, sonra tabağı içi su dolu bidona daldırıp çıkartıyor ve aynı pis bezle kuruluyordu.

    Bu manzara Somali'de kaldığım 25 gün boyunca hiç gözümün önünden gitmedi. Nerede olursa olsun yemeğe oturduğum zaman, Berbera'daki garsonu hatırlıyor ve masayı hemen terk ediyordum. Bu yüzden gezi süresince tam 10 kilo zayıfladım.

    ÖLÜM KOL GEZİYOR

    Kampta bir köşeye kurulmuş çadırların içinde, Kızılay'ın görevlileri ile birlikte kalıyordum. Gördüğüm herşeyden utanıyordum. Bir deri bir kemik kalmış çocukların, gözlerinin içine giren sinekleri bile kovamayacak kadar halsiz olan insanların yüzlerine bakamıyordum. Kendimi bütün bu olayların suçlusu gibi hissediyordum. Paslı teneke üstünde kızarttıkları gözlemeleri ikram ettiklerinde geri çeviremiyordum. İğrenme duyumu bir kenara koymuştum. Onları üzmektense her türlü hastalığa yakalanmayı göze alıyordum. Bu kadar cesur olmamın nedeni onların çaresizliğiydi. Onlar benim yemekten çekindiğim şeyleri yiyerek hayatta kalabiliyorlardı.

    Hergün birkaç kişi ölüyordu. Çadırın içinde, yolun ortasında öyle kıvrılıp kalıyorlardı. Ve yüzlercesi de yattıkları yerde ölümü bekliyorlardı. Kampın havası sürekli ölüm kokuyordu. Bu kabus gibi ortamda beş gün yaşadım. Yiyecek dağıtımı bittikten sonra tekrar Barbera Limanı'na döndüm. Rıhtımda gemiye el salladıktan sonra, Somali'de tek başına kaldım. Gemiciler sırt çantamı konserve ve peynirle doldurmuşlardı. Onlar bitinceye kadar karnımı doyurabilirdim ama, ondan sonra ne yapacağımı bilemiyordum.

    Gemi gözden kaybolunca Berbera'nın, bir kulübeden ibaret havaalanına gittim. Oradan başkent Mogadişu'ya uçacaktım. Asfaltı bozulmuş pisti görünce biraz korktum. Uçak toz duman içinde indi. Yolcular uçaktan inip bekleşmeye başladı. Bir görevli uçağın bagajından bavulları dışarıya fırlattı. Piste düşenler bavuldan çok, sarıp sarmalanmış naylon çuvallardı. Bagajını kapan, pisti geçip çıkışa doğru yöneliyordu.

    UÇAKTAKİ DOST

    Uçak tamamen boşalınca, bu sefer bekleyenler binmeye başladı. Kan ter içinde uçağa girip, ilk bulduğum yere oturdum. Uçağın içi anlatılır gibi değildi. Bir film sahnesi gibiydi. Sahiplerinin ellerinden kurtulan tavuklar, koltukların arasında uçuşuyor, onları yakalamak isteyen sahipleri de koridorda koşuşturup duruyordu. Tavuklar yakalanıp bağlandıktan sonra, uçak bir toz bulutunun arasında havalandı.

    Şaşkınlığımı henüz üstümden atamamıştım ki, yanımda oturan yolcunun kırık İngilizcesi ile bana hitap ettiğini duydum. Adının Cuma olduğunu söylüyordu. Bir çok petrol şirketinde çalışmıştı. Hatta bir seferinde İstanbul'a bile gelmişti. Şimdi başkente, ailesinin yanına dönüyordu. Biraz kendime gelince çok detaya inmeden, ben de kendi öykümü anlattım ve dost olduk. İyi ki de olmuşuz. Çünkü Mogadişu'yu onun sayesinde daha yakından tanıma fırsatını buldum.

    Yer bittiği için dünyanın en fakir ülkesinin başkenti Mogadişu'daki maceralar haftaya kaldı.

    Açların kampı Etiyopya sınırına dayanan çölün üstüne kurulmuştu. Etrafı tel örgülerle çevrili bu kampta binlerce insan kıyasıya bir yaşam mücadelesi veriyordu.

    Annesinin memesinde süt bulabilen çocuklar oldukça şanslıydı. Anneler de memeleri süt yapsın diye sabahtan akşama kadar yiyecek peşinde koşturup duruyorlardı.

    Kamptaki kulübeler kelimenin tam anlamıyla derme çatmaydı. Ağaç dallarından yapılmış iğreti iskeletin üstü ya çamurla ya da çuvalparçaları ile kaplanıyordu.

    Kamptaki Müslümanlar, etrafı taşlarla çevrili olan açıkhava camisinde ibadetlerini yerine getirmeye çalışıyorlardı. İbadet dışında taşları aşıp içeri girenlere tepki gösteriliyordu.

    Kaynak: Mehmet YAŞİN