"Zeynep Bilgehan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Zeynep Bilgehan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Zeynep Bilgehan

Londra ‘ben’ İstanbul ‘biz’ demek

12 Mayıs 2013

Yılın ne kadarı Londra’dasınız?
- Mümkün olduğunca bir denge bulmaya çalışıyoruz İstanbul ve Londra arasında. Ne sürekli oradayım, ne sürekli burada. Göçmenlikle göçebelik farklı haller. Çocukluğumdan beri hep göçebe oldum. Evlenince değişirim zannetti herkes. Ama değişmedi.
Bu göçebelik hali için herhangi bir yer olabilir miydi yoksa Londra’nın sizin için ayrı bir önemi mi var?
- Bu şehri seviyorum. Kozmopolit yapısını, çokkültürlülüğünü, hem geçmişe önem verip hem modern olabilmesini... Bir de gri havasını kendime yakın buluyorum. Dil de benim için önemli. Romanlarımı hem İngilizce hem Türkçe yazıyorum. 12 seneyi aşkın bir zamandır bunu yapıyorum. Daha evvel Amerika’daydım. Arizona-İstanbul arasında gidip geldik Eyüp’le (Can) beraber. 26 saat sürüyordu yol. Perişan oluyorduk. 
Londra’daki hayatın hızı Türkiye’yle karşılaştırıldığında nasıl?
- Türkiye’de, bilhassa İstanbul’da hayat çok hızlı. Bu bir yanıyla güzel çünkü hiçbir şey durağan değil. Öte yandan yorucu. Kendimize bir ‘öte diyar’ bulmamız lazım. Çünkü bu şehir ruhumuzu kuşatıyor. Bunu söylerken illa herkes yurtdışına çıksın anlamında söylemiyorum. Herhangi bir kasaba da olabilir mesela. Enerjisi iyi gelen bir yer. Kimi doğduğu köye döner aralarda. Kimi Ege’de bir yere çekilir.

HER YAZ BUNALIMA GİRERİM

Londra kozmopolit bir şehir ama İngilizler içine kapanık olabiliyor. İyi arkadaşlıklar kurabiliyor musunuz?
- Doğru, İngilizler biraz içine kapanık ama ben de öyleyim. Yabancılık hissetmiyorum. Ama sosyal, cıvıl cıvıl insanlar zorlanıyorlar. Çünkü ilişkiler daha yavaş kuruluyor. Türkler Akdenizli o anlamda. Hemen dost oluyoruz.
Sürekli kapalı ve yağmurlu havası?
- Evet, yağmurdan herkes şikâyetçi. Ama ben güneş sevmem. Her yaz bunalıma girerim. Deniz kenarında kafayı yerim. Özellikle tatil mekânlarında. En sevdiğim hava yağmurlu, gri hava. Nuh tufanından önceki hava yani. Kimyam böyle.
Londra’da nerelerde vakit geçiriyorsunuz?
- Bir yerde yaşamaya başlayınca turistik mekânlarına gitmiyorsunuz. Big Ben’in önünden geçmişimdir birkaç kez. Ama özellikle ‘Oraya gideyim bakayım’ gibi bir düşüncem olmuyor. ‘İskender’i yazarken Hackney’de çok dolaştım. Türk ve Kürt göçmen ailelerle sohbetler ettim. Trenlerde yazıyorum. Kuzey-güney, doğu-batı; tren bir yerlere giderken ufacık bir masaya kurulup yazmak en sevdiğim sey. O yüzden genelde şehrin merkezinde değil kenarlarında dolaşmayı seviyorum.
Gece hayatı, eğlence, konserler... Onlara da mı gitmiyorsunuz?
- Eğer roman yazıyorsam dünyanın en içine kapanık insanlarından biriyim demektir. Bütün panjurlarım kapanıyor. İşin aslını istersen yazarların hayatları son derece sıkıcıdır. Birçok insan bunu fark etmiyor dışarıdan bakınca. Biz de pek itiraf etmiyoruz. Her gün silbaştan otur, yaz, oku, araştır, notlar al, kütüphanelere git.... Çoğu zaman gidip eğlenmeye ne vakit kalıyor ne halimiz.

EN ÇOK İNSANLARI ÖZLÜYORUM

Peki Londra’nın yaratıcılığa nasıl bir etkisi var?
- Bence çokkültürlülüğün olduğu her yerde yaratıcı enerji katlanarak artıyor. Aynılıklar ve herkesi birbirine benzer kılmak isteyen ‘aynılık ideolojisi’ ise yaratıcılığı azaltıyor. Bu hep böyle. Bizim çokkültürlü bir geçmişimiz vardı. Kozmopolitliğin kıymetini bilmedik. Çok şey kaybettik bu yüzden. Şimdi şimdi yeniden keşfediyoruz.
Türkiye’den en çok neyi özlüyorsunuz?
- Dostlar, dostluklar. Muhabbet iki anlamıyla da çok güzel: Hem dostlarla sohbet hem sevmek. Eyüp devamlı gelip gidiyor ama tabii onu da çok özlüyorum. Ve tabii ki İstanbul’u özlüyorum; rüzgârı, kokuları, yemekleri, huysuz güzelliğiyle bu şehir bir tane.

Nerelerde karşılaşabiliriz?

Daha ziyade kitap alışverişi yapıyorum. Hem büyük kitapçılardan hem bağımsız kitapevlerinden alıyorum. Yani nerede böyle salaş, hippi, küçük, alternatif bir kitapçı varsa orayı keşfetmek hoşuma gidiyor. Yürüyüşse tamamen ruh halime bağlı. Eğer roman yazarken takıldıysam muhakkak yürüyorum. Bu aralar en çok hayvanat bahçesine gidiyorum. Özellikle bir hayvanı gözlemlemek ve bakıcısıyla sohbet etmek için. Ama bu bir sır. Sebebi yeni roman çıktığında anlaşılacak.”

 

Yazının devamı...

Şarap Türk hayat tarzının bir parçası olarak pazarlanabilir

11 Mayıs 2013

Master of Wine olmak için ne yapmak gerekiyor?

- Sınavlara giriyorsunuz. Üç ay boyunca tek işim sınavlara hazırlanmaktı. Her gün gözüm kapalı 12 şişe şarap tattım.

Peki en başa dönelim... Şaraba ilginiz nasıl başladı?   

- Aslında gazeteci olmak istiyordum. İlk işim bir şarap dergisindeydi. O zamana kadar şarapla pek ilgilenmiyordum. Çeşitli eğitimler aldım ama şarabı öğrenmenin en güzel yolu bolca tatmak. Yanınızda sizden daha fazlasını bilen ve anlatan birileri varsa daha da iyi! Bu konuda çok şanslıydım. 2001’de de Master of Wine oldum.

Ayda kaç şişe şarap içiyorsunuz?

- Bin şişe! Gayet keyifli oluyor ama bazı kurallarım var. Örneğin evde tek başımayken veya gündüzleri içmiyorum. Limitim yok ama nerede durmam gerektiğini biliyorum.

Şaraptan sıkılmaktan korktuğunuz oluyor mu?

- Hayır çünkü şarabın içinde tarih, jeoloji, iklim bilimi ve coğrafya var. Bağları olan çok ünlü insanlarla tanışıyorum, seyahat ediyorum. Örneğin geçen yıl Boğazkere bağlarına bakmaya Diyarbakır’a gittim. Oradaki bağlar dünyanın en eski bağlarından.

YERLİ ÜZÜMLER HEYECAN VERİCİ

Türk şaraplarını nasıl buluyorsunuz?/images/100/0x0/55eaf17af018fbb8f8a0b490

- Türkiye’ye ilk defa 1986’da gelip dönüşte İngiltere’ye bir şişe Buzbağ götürmüştüm. Sonra 2006’da Masters of Wine etkinliği için yeniden geldim. Aradan neredeyse 20 yıl geçtikten sonra tekrar Türk şaraplarını tattım. Şaraplarınızın kalitesi çok değişti. Son beş yılda küçük üreticilerin sayısı arttı. Kendilerini çok geliştirdiler. Gelibolu Yarımadası, İzmir ve Denizli bölgesinin şaraplarını çok beğeniyorum. Doğudaki bağlardansa şaraptan çok üzüm çıkarılıyor. Ama Türk şarapçıları için en üzücü olan yüksek vergiler.

Yurtdışında Türk şaraplarına ilgi var mı?

- Türk şaraplarını ilginç kılan şey yerel üzümler. Mesela Lübnan ve İsrail’in güzel  şarapları var ama kendilerine has üzümleri yok. Bu nedenle de bir Narince, Emir veya Kalecik Karası kadar ilginç değiller. Ama daha fazla uluslararası bilinirlik gerekiyor.

Bunun için ne yapmak gerek?

- Öncelikle daha kolay isimler seçilmeli. Kalecik Karası ve Öküzgözü’nün telaffuzu çok zor; ‘KK’ veya ‘OG’ gibi kısaltmalar kullanılabilir. Turizm de şarapları tanıtmak için iyi bir yol. Doğu Anadolu dünyanın en eski şarap üretim bölgelerinden. Şarap Türk hayat tarzının bir parçası olarak pazarlanabilir.

‘Dünyanın en iyi şarapları’ yarışında şampiyon hâlâ Fransa mı?

- Evet, bazı İtalyan şaraplarıyla beraber Bordeaux, Burgundy ve Champagne hâlâ dünyanın en iyi şarabı olarak görülüyor. Ama Yunanistan, Portekiz ve Türkiye gibi yerli üzüme sahip bölgeler de heyecan verici.

Şarap yapmak ünlüler arasında da bir trend haline geldi. En son Angelina Jolie ve Brad Pitt’in ürettiği 6 bin şişe şarap beş saat içinde satıldı. İsteyen herkes iyi şarap yapabilir mi?

- Sırf paranız var diye iyi şarap yapamazsınız. Ama eğer Angeline Jolie’yseniz daha kolay satarsınız tabii. İyi şarap için para, tutku, sabır, yetenek ve biraz da şans gerekir. Ancak uzun zamandır bağınız varsa bu işten kâr edebilirsiniz.  

Yazının devamı...

Yelkenler fora mamma mia!

7 Temmuz 2012

Cooking Cup, her yıl İtalyan su markası Sanpellegrino’nun ev sahipliğinde Venedik’te yapılıyor. Yarışmanın iki ayağı var. İlki etkinliğin konuklarının da katılımıyla yapılıyor. Farklı ülkeleri temsil eden on şef özel yemekleri sunarak ‘Halkın Seçimi’ unvanını kazanmaya çalışıyor. İkinci etaptaysa şefler mürettebatla yelkenliye biniyor.
Tekneler, Lido ve San Giorgio Adası arasındaki muhteşem lagününün arasındaki 12 mili hızla geçmeye çalışırken şefler de daracık mutfakta en güzel yemeklerini yapmak için çalışıyor. Jüri, ünlü tasarımcı Vittoria Missoni’nin efsanevi teknesi Timoteo’da bekliyor. Limana en hızlı varan teknenin şefi, jüriye yemeğini veriyor. Yarışa katılabilmek için üç şart var: 30 yaşından genç olmak, bir restoranda çalışmak ve profesyonel olarak aşçılıkla uğraşmak.

KADINLAR SAYESİNDE ŞEF OLANLAR

Bu yılki yarışmaya katılmaya hak kazanan 10 şef İtalya, Çin, İsveç, Avustralya, Rusya, Hollanda, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, Belçika ve Lüksemburg’un en ünlü restoranlarından geliyordu. Ne yazık ki aralarında kadın yoktu ama hepsinin yemek yapmaya başlama sebebi bir kadındı. Bir kısmı anneleri çalıştığı için kendi kendilerine yemek yapmayı öğrenmiş; diğerleriyse evde anneleriyle mutfakta vakit geçirerek yemeğe merak sarmış.
Isınma turu, etkinliğin konukları için yapıldı. Yemekler tadımlık porsiyonlarda ve birbirinden lezzetli olsa da bir saat içinde 10 farklı yemeği tatmak hayli zor oldu; karidesli domates, füme somon yüzgeci, kuşkonmaz suyunda midye... Dolu midelerle sonunda en beğendiğimiz şef için Sanpellegrino şişelerinin kapaklarıyla oy verdik. ‘Halkın Seçimi’ ödülünü kazanan, istiridye sirkeli kurutulmuş langustin balığıyla İsrailli şef David Frenkel oldu.

PAZARDA MALZEME AVI

Asıl heyecansa ertesi gündü. İlk durak Venedik’in tarihi Rialto Pazarı’ydı. Çünkü bu yıl, yarışa ilk defa yeni bir kural kondu; şefler tariflerinde belli malzemeleri kullanmak zorundaydı. 100 Euro bütçeyle 50 dakikaları vardı. ‘Süpermarket’ yarışmasındaki gibi hızla pazara dağıldılar. Alışverişin ardından teknelerinin yolunu tuttular. Malzemeler yüklendi. Şefler alışık oldukları geniş çalışma alanlarından sonra teknenin daracık mutfağını önce yadırgadı. Çoğu daha önce hiç yelkenliye bile binmemişti. Binenler de küçücük mutfağında yemek yapmamıştı...
Ben, İsveçli şef Jacob Holmstrom’un takımındaydım. Holmstrom, bir buçuk saatlik yarışın heyecanlı kısmından önce malzemeleri hazırladı. Ancak tekne rahat seyir izlerken bile İsveçli şef rahat değildi: “En büyük zorluk alan sıkıntısı. Ayrıca sabit duramıyorum. Malzemeleri keserken veya karıştırırken çok dikkat etmeliyim.” Yarışın sakin ilk 20 dakikasından sonra lagündeki manevra bölümü zordu. Derken, kara bulutlar Venedik semalarını sardı; fırtına çıktı. Tekneler limana çağrıldı. Yarış beklenenden erken bitti.

SENEYE TÜRK ŞEF DE OLACAK

Ödül töreni de yarışın başladığı San Giorgio Adası’nda yapıldı. Kazanan Avustralyalı şef Richard Ousby oldu. Kriterler; en iyi sunum, yapılış tarzı, tat ve malzemelerin uyumuydu. Jüriyi mest eden yemekse pazı içinde uskumru, yanında sarımsak kreması, bezelye, soğan ve kızarmış pirinçti. Tadı damağımızda kalan yemeklerle Venedik’ten ayırılırken, seneye yarışa Türkiye’nin de katılacağı bilgisiyle teselli bulduk... İstanbul’da jürinin seçeceği ‘En İyi Genç Şef’ Venedik’teki yarışa katılmaya hak kazanacak.

FETİŞ

İtalyanlar gibi yaşayın!
Susuzluğu dindirmek için,
Mini, renkli şişeli
S.Pellegrino meyveli içecek
Fiyatı: 3.75 lira
Seçkin market ve kafelerde

Yazının devamı...

Denizin dişleri geri döndü

30 Haziran 2012

Geçen hafta bir İtalyan, bir Avustralyalı, bir Güney Afrikalı ve iki Türk’le bir yemek masasında buluştuk. Biz Türkler, İtalyanla güzel yemekleri, hava ve suyu konuşurken Avustralyalı ve Güney Afrikalı’nın gündeminde daha ciddi bir konu vardı. “Sizde durum nedir?” diye sordu Avustralyalı; “Geçen hafta yine korkunç bir saldırı oldu” diye cevapladı Güney Afrikalı: “Yalnızca 20 yaşındaydı. O kadar kötü durumdaydı ki kurtaramadılar.” Bahsettikleri kurban bir sörfçü; saldırgansa, denizlerin en korkunç katili büyük beyaz köpekbalığıydı...

TADINA BAKIP BIRAKIYORLAR

Köpekbalıkları bu ara okyanus kıyısındaki ülkelerin en çok konuşulan gündem konusu. Zira saldırılarda büyük bir artış var. Geçen yıl gerçekleşen saldırı sayısı 75. Kurbanların 13’ü hayatını kaybetti. Diğerleriyse yaşamlarına kimi uzuvları eksik devam etmek zorunda kaldı.
1993’ten beri ilk defa kurban sayısı bu kadar yüksek. Uluslararası Köpekbalığı Saldırıları Dosyası’na göre 1990’larda ortalama ölüm sayısı yılda 8.2’yken, bu rakam 2000’lerde 16.1’e çıktı. Kurbanların yüzde 60’ı sörfçü. Köpekbalıkları, sörf tahtası üzerinde yüzen insanları favori yemekleri foklarla karıştırıyor. Çoğu zaman bir ısırık aldıktan sonra yaptığı yanlışı anlayıp bırakıyor.

SEBEBİ ARTAN TURİZM

Aslında köpekbalığı saldırısına uğrama olasılığı ölçülemeyecek kadar küçük. Peki bu artışın sebebi ne? Uzmanlara göre cevap; artan turizm faaliyetleri. Geçen yılki saldırıların çoğu, tarih boyunca köpekbalığı-insan karşılaşmalarının çok az olduğu Kosta Rika, Kenya ve Şeyseller gibi ülkelerde gerçekleşti. Turizme açılan ‘el değmemiş’ kıyılar, köpekbalıklarının doğal yaşam alanları. Turistler, köpekbalıklarının restoranı olan sulara girince saldırılar da kaçınılmaz oluyor. Örneğin Brezilya’daki Recife’de saldırılarıdaki artışın sebebi, tatil köylerinin boğa köpekbalıklarının üreme alanına kurulmasıydı...

İNSANLAR DAHA TEHLİKELİ

Saldırıların artmasındaki bir diğer sebep de köpekbalıklarının davet edilmesi! Yeni ekstrem turizm aktivitelerinden biri köpekbalığı beslemek. Verilen yiyeceklerle, köpekbalıkları kıyılara yaklaşmaya alışıyor. Keşif gemileri de köpekbalıklarını davet etme konusunda sorumlu. Araştırmacıların attığı yemlerle köpekbalıkları doğal yiyecek bulma rotalarından sapıyor. Ancak belirtmeliyim ki köpekbalıkları denizin en yırtıcı hayvanı olsa da insanlardan daha tehlikeli değil. Köpekbalıkları yılda ortalama 12 can alırken, tüm dünyada her yıl insanlar tarafından avlanan köpekbalığı sayısı 30-70 milyon.

OLUR DA BİR GÜN...

Neyse ki Türkiye sahillerinde büyük beyaz köpekbalıkları yok. Ama ne olur, ne olmaz; bir gün bir yerde bir köpekbalığıyla karşılaşırsanız diye National Geographic’in rehberi aklınızda bulunsun;
* Balıkçı teknelerinin yakınında yüzmeyin çünkü arkalarında köpekbalıklarını çekecek balık ve kan kalıntıları bırakırlar.
* Bir yeriniz kanıyorsa suya girmeyin. Köpekbalıkları 1.6 kilometre uzaklıktan bile en küçük bir kan damlasının kokusunu alabilir.
* Kalabalık balık, fok veya yunus gruplarından uzak durun. Hepsi köpekbalıklarının favori mönüsünün bir parçası.
* Yüksek kontrastlı renkler giymeyin; parlak mücevherler takmayın. Köpekbalıkları sizi derisi parlayan balıklarla karıştırabilir.
* Köpekbalığı görürseniz sudan sakince çıkın. Aşırı hareketler, hassas köpekbalıklarını rahatsız eder.
* Bir şeyin bacağınızı sıyırdığını hissettiğiniz anda sudan çıkın. Birçok kurban, ısırıldığını hissetmediğini söylüyor.
* Grup halinde yüzün veya sörf yapın.

FETİŞ

Denizde korkutucu,
masa üstünde şahane
Aleksandr Mukomelov tasarımlı
köpekbalığı lambası.
Fiyatı: Henüz belli değil
www.mukomelov.com

Yazının devamı...

Gelecek, analog!

23 Haziran 2012

Lomography’nin hikâyesi 30 yıl önceye gidiyor; 1991’de bir grup Viyanalı öğrenci Çek Cumhuriyeti’nde eski Rus mercek fabrikası Lomo tarafından üretilen bir Lomo Kompakt Auto fotoğraf makinesi keşfediyor. Çektikleri fotoğrafların canlı renkleri ve hafif bulanık tarzı çok hoşlarına gidiyor ve ortaya Lomography ve Uluslararası Lomografi Topluluğu (ULT) çıkıyor.
Lomocuların ‘10 Altın Kural’ı yazılıyor; yeni ürünler, filmler ve aksesuvarlar geliştiriliyor. Sloganları: ‘Gelecek Analog!’... Dijital hiçbir ürünleri yok. ULT’nin şu an dünya çapında yarım milyonu aşkın üyesi var. Konseptleri; interaktif, canlı, flu ve çılgın bir yaşam tarzı. Tokyo, Hong Kong, Paris, Şanghay, Seul, Londra ve New York, Rio ve Berlin’de dükkanları var.

HEM MAĞAZA HEM GALERİ

İstanbul’daki ilk dükkânlarıysa da iki ay önce Nural İdrisoğlu tarafından açıldı. Mağazada rengarenk analog fotoğraf makineleri, lensler, aksesuarlar, kitaplar, çantalar, kırtasiye ve moda ürünleri var. Makinelerinin fiyatları 89 liradan başlıyor, 1200 liraya kadar çıkıyor. ‘Stop-motion’ filmler çekebileceğiniz küçük LomoKino kameraları şahane. Ayrıca dünyanın her yerinden lomocuların çektiği 3 bin 500 İstanbul fotoğrafından oluşan bir LomoDuvarı var. Bu arada mağazada workshoplar da yapılıyor. Ayda dört defa analog fotoğrafçılık anlatılıyor. Ardından hep beraber fotoğraf çekmeye gidiyorlar. Katılım ücreti yetişkinlere 30, öğrencilere 20 lira. Kendi makineniz yoksa mağazadan ödünç alabiliyorsunuz. Aktivite ve workshoplar hakkında daha fazla bilgi www.lomography.com.tr adresinde.

DİJİTAL SIKICI GELİYOR

Mağazanın tatlı müdürü Sophie Sevil Bayraktar analog trendinin Türkiye’de de yaygınlaştığını anlatıyor: “Birçok insan analoga geri dönüyor. Şu an 3 bin takipçimiz var. Dijitalin güzel yanı çok ama o kadar mükemmel ki fotoğraf çekmenin zevki kalmıyor.” Benim gibi dijital kolaylığına alışmışları da rahatlatmayı ihmal etmiyor: “Öğrenmesi çok kolay. Alıştıktan sonra dijital çok sıkıcı geliyor.” Haftaya deneme yaptıktan sonra bunun doğru olup olmadığını öğreneceğim!

LOMOGRAFİNİN 10 KURALI

1. Gittiğiniz her yere kameranı da götür. Nerede neyle karşılacağını bilemezsin.
2. Onu, gündüz ve gece her zaman kullan. Çünkü her anın ayrı hissi var.
3. Lomografi hayatına karışmaz; onun bir parçası olur.
4. Kalçadan çekmeyi dene. Ne çektiğinizi görmek zorunda değilsin.
5. Lomografik tutkunun hedeflerine yaklaş. Çekmek istediğin şeyi mümkün olduğunca yakın markaja al.
6. Düşünme! Kameranı al, dışarı çık ve önüne geleni çek.
7. Hızlı ol! Ayarlarla vakit kaybetme.
8. Ne çektiğini önceden bilmen gerekmiyor.
9. Sonradan da “Bunu ne zaman çekmişim?” diye düşünme.
10. Kuralları takma.

FETİŞ

Yeni başlayanlar için
35 milimetre filmli
Lomography fotoğraf makinesi:
La Sardina Grotta Azzura
Fiyatı: 199 lira
www.lomography.com.tr

DÜZELTME: Geçen haftaki ‘Düşünüyorum o sayede iyiyim’ başlıklı yazımda alıntı yaptığım kaynağı belirtmeyi unutmuşum: Economist Intelligent Life dergisi...

Yazının devamı...

Düşünmüyorum o sayede iyiyim

16 Haziran 2012

Önce biraz geriye gidelim... Geçen yılki ABD Açık’ın yarı-finallerindeyiz. Dört saatlik mücadelenin sonunda İsviçreli Roger Federer’in, Novak Djokovic’e üstün gelmesine az kalmış. Federer servisi atıyor, Djokovic kaderini kabullenmiş şekilde karşılık veriyor. Ancak o da ne! Djokovic’in adeta sallayarak vurduğu top müthiş bir dönüş yapıyor. Djokovic, kazandığı sayı sonrasında toparlanıyor ve kazanıyor! Maçtan sonra Federer kızgın: “Bazı oyuncular, kaybederken topa öylesine vurmaya başlıyorlar. Onların şanslı vuruşları yüzünden kaybetmeyi kabullenmek zor.” Şanslı vuruşunu Djokovic’e sorduklarında gülerek karşılık veriyor; “Evet, bazen bunu yapıyorum. Arada işe yarıyor!”

TESADÜF DEĞİL

Djokovic’in boşvererek yenmesi aslında bir şans eseri değil. Bu konudaki rekortmen Federer’in son iki yıldır grand slam turnuvası kazanamamasının sebebi de artık yaşlanması değil. Geçen hafta Roland Garros’ta yine Djokovic’e yenilen Federer, zor zamanlarda ortaya çıkan yeni bir düşünce zayıflığından mustarip. Adı, spor jargonunda ‘boğulma sendromu’ olarak geçiyor. Örnekleri futbolda da var. Oyuncular çok fazla ‘kendine odaklanmış’ olmaktan penaltı kaçırıyor. Djokovic de bir zamanların yenilmez oyuncusunu sadece ‘çok fazla düşünmeyerek’ yeniyor.

YARATICILIĞA ENGEL

Çok fazla düşündüğünüzde başarılı olmak için gereken akıcılığı kaybediyorsunuz. Kafanızdaki sesler yetenekleri ve sahip olduğunuz sağduyuyu bastırıyor. Yapılması gereken, çok kritik bir anda, biraz kendinizi bırakarak yıllarca öğrendiklerinizi uygulamak. Çok fazla düşünmek sadece fiziksel performansa değil yaratıcılığa da engel oluyor. Nitekim ‘çok düşünmeme’ yöntemini kullananlar sadece sporcular değil, en iyi işlerinin bir trans halindeyken çıktığını söyleyen çok sayıda oyuncu ve müzisyen var. Mesela Bob Dylan, gençliğinde yazdığı en güzel şarkılarının hiç uğraşmadan ortaya çıktığını söylüyor.

CAHİLLİKLE KARIŞMAMALI

Peki düşünmemeyi nasıl öğreniriz? Bob Dylan’ın yaratıcı fikirler için formülü kendinizi analiz etmeyi kesmek: “Yaşlandıkça akıllılaşırsınız ve bu da size hep bir engel olur. Beyninizi fazla düşünmemek üzerine programlamalısınız” diyor. Her şeyin altında bir şey aramamak gerekiyor. Tabii buradaki kritik nokta düşünmemekle cahilliği karıştırmamak. Daha önce konu üstüne hiç düşünmediyseniz, o zaman hiç düşünmeme taktiğini uygulayamıyorsunuz. Djokovic’in şanslı vuruşlarının işe yaramasının sebebi bundan önce hem maçlarda hem antrenmanlarda aslında milyonlarca defa o vuruşu yapmış olması.

HAKEM BEDRİ BAYKAM

Tenisle başlamışken, Roland Garros finalleri geçen haftanın en heyecanlı olaylarından biriydi...
- Maç, yağmur nedeniyle en heyecanlı yerinde kesilip ertesi güne ertelendi. ‘Arkası yarın’ gibi devam eden maçı 3-1’lik setlerle ‘toprak kortların prensi’ olarak da anılan İspanyol Rafael Nadal kazandı.
- Nihayet askısız ‘atlet model’den normal tişört tarzına geçtiği için Nadal gönüllerimizin de şampiyonu oldu.
- Kısa molalarda oyuncuların dinlendiği esnada Nadal’ın hemen arkasında tanıdık bir sima gözüme çarptı; Bedri Baykam! “Ne alaka?” diye düşünürken öğrendim ki Baykam tam bir tenis hayranıymış. Eski bir tenis hakemi olduğu ve geçen yıl Rolland Garros’ta sergi açmış olması da cabası.
- Tenisseverler arasında büyük bir kamplaşma var; Nadalcılar ve Djokovicciler. Nadal tam bir iyi aile çocuğu, sakin, kontrollü, seyirci tarafından çok seviliyor. Djokovic’se yaramaz bir oğlan çocuğu gibi: Rakiplerinin taklidini yapıyor, kortta hırçınlaşabiliyor, seyircilere laf yetiştirmekten çekinmiyor.

FETİŞ

Tenis zengin sporu malum.
Hele bu raketlerle oynarsanız havanızdan geçilmez!
Logolu toplarını da unutmayın!
www.chanel.com

Yazının devamı...

Kont Drakula out Afganistan in

9 Haziran 2012

Aslında ekstrem turizm yeni bir konsept değil. Romanya’da Kont Drakula’nın Şatosu’na veya İskoçya’nın Perili Köşkleri’ne ziyaretler öteden beri yapılıyordu. Daha ‘hardcore’ bir şey arayanların listesinin başındaysa Ukrayna’da Çernobil faciasından sonra terk edilen Pripyat kasabası geliyor. 250 dolar karşılığında rehber eşliğinde Pripyat’a gidip, patlamanın olduğu, daha sonra üstü betonla kapatılan 4 numaralı reaktörü görebiliyorsunuz. Hollywood da konuya el attı. Ay sonunda gösterime girecek korku filmi ‘Çernobil Günlükleri’nde Çernobil’e giden ekstrem turistlerin macerası anlatılıyor. Gençler, tümüyle terk edilmiş Pripyat’ta yalnız olmadıklarını öğreniyorlar ve olaylar gelişiyor...

YEREL HALK DENEYİMİ
 
Ama hâlâ aksiyonun devam ettiği yerler varken bazılarına Çernobil bile yetmiyor; Couchsurfers, kendini turist olarak görmeyen seyahatseverlerin kurduğu bir website. 251 ülkeden 4 milyon üyesi var. Amacı, üyelerin gittikleri yerde otel yerine orada yaşayan birinin evinde kalmasını sağlamak. Gitmek istediğiniz şehirde sizi ağırlayacak gönüllüleri buluyorsunuz ve daha gerçek bir yaşam deneyimine sahip oluyorsunuz. Couchsurferların yeni gözde durağı Libya, Özbekistan, Irak, Suriye, Kuzey Kore ve Kolombiya’dan sonra Afganistan... Afganistan’da yerel gibi yaşama deneyimi için şu an 381 kişi sıra bekliyor. Peki insan sadece geçen yıl 3 bin 21 sivilin öldüğü Afganistan’a neden gitmek ister? Couchsurferlar ülkenin Hindukuş Dağları Band-e Amir Gölü gibi doğal güzelliklerini ve yıkılmış Buda heykellerinin kalıntılarını görmek istiyor. Haberlerde duyduklarını kendi gözleriyle görmek veya cesaretini sınamak isteyenler de var. “Taliban niye benim için bir kurşun harcasın ki?” diye düşünen Couchsurferlar kaçırılmaktan veya serseri kurşuna kurban gitmekten korkmuyor.

Başkanla yemek

ABD’de seçim zamanı yaklaştıkça başkan adayları da kampanyaları için fon toplama çalışmalarını hızlandırdı. Bu kapsamda Başkan Barack Obama da Hollywood’daki popülerliğinden faydalanıyor! Geçen ay oyuncu George Clooney, Obama’ya destek için Los Angeles’da özel bir akşam yemeği düzenlemişti. Başkan’ı görmek isteyen 150 davetli, kişi başı 40’ar bin dolar ödemişti. Ayrıca yapılan bir çekilişle en az 3 dolar bağışlayan iki kişi de yemeğe katılma hakkı kazanmıştı. Bu hafta davet sırası ‘Sex and the City’ dizisinin yıldızı Sarah Jessica Parker’da... Oyuncu, haftaya New York’taki evinde bir yemek veriyor. Sistem aynı; en az 3 dolarlık bağış yapanlar arasında yapılacak çekilişin iki talihlisi yemeğe katılabilecek. Başkan Obama’yla aynı masaya oturacak diğer isimlerin ne kadar ödeyeceğiyse şu an için bilinmiyor...

FETİŞ

Babalara özel!
Dijital cihazlar arasında,
eski atarileri özeleyenlere:
iCade retro iPad aparatı
Fiyatı: 99.99 dolar
www.thinkgeek.com

 

Yazının devamı...

İmece usülü girişimciler

2 Haziran 2012

İmece usülü girişimciler modelinin fikir babası Perry Chen. Müziğe meraklı Chen bir konser organize etmeye çalışırken canına tak etti: “Bütçe toplamak bu kadar zor olmamalı!” diyerek internet üzerinden destek aramaya başladı ve ortaya, ‘kalabalıklardan para toplama’ olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz crowd-sourcing modeli çıktı. Chen, yanına Charles Adler ve Yancey Syrickler’i de alarak 2009’da İngilizce ‘marşa bastıran’ anlamına gelen ‘Kicstarter’ adlı siteyi kurdu.

HAYIR İŞİ YASAK

Sitenin amacı genç sanatçı, müzisyen, mucit ve girişimcilerin projelerini gerçekleştirmelerini sağlamak. Sistem şöyle çalışıyor: Yapmak istediğinizi kısa bir videoyla anlatıp kickstarter.com’a gönderiyorsunuz. Proje içerikleriyle ilgili bir sınır yok. İcat ettiğiniz bir cihazın üretimi için de, açmak istediğiniz bir sergi için de para toplayabiliyorsunuz. Gereken para miktarını ve zaman hedefinizi belirliyorsunuz. Destekçilerinize cazip ödüller teklif ediyorsunuz. Örneğin fotoğraf sergisi açmak istiyorsanız; 10 liralık destek karşılığında sergiye indirimli giriş, 20 liralık destek karşılığında imzalı fotoğraf sahibi olabilme imkanı tanıyorsunuz. Projelerin içeriğiyle ilgili tek şart; sosyal projeler yararına veya bağış amaçlı olmaması. Elde edilen geliri kendi yararınıza kullanmalısınız!

YATIRIMCIYA ZIRNIK YOK

Belirlenen zaman içinde hedeflediğiniz desteğe ulaşırsanız Kickstarter, elde edilen paradan yüzde 5 komisyon aldıktan sonra kalanı size veriyor; ödüller de destekçilere dağıtılıyor. İstenilen miktara ulaşılamazsa hiçbir kesinti olmadan paralar destekçilere iade ediliyor.
Kickstarter sayesinde küçük girişimciler iyi fikirlerini, büyük yatırımcılara hisse vermek zorunda kalmadan gerçekleştirebiliyor. Kickstarter destekli filmler festivallere katılıyor, restoranlar açılıyor, sanat eserleri ünlü bienallerde sergileniyor. Bugüne kadar finansman arayan 50 bin projenin neredeyse yarısı başarılı oldu. Toplamda 200 milyon dolardan fazla para toplandı.

İKİ SAATTE FONLANDILAR

Kickstarter’ın en büyük kazananlarından biri mühendis Eric Migicovksy. Migicovksy, akıllı telefonundaki bilgi ve uygulamaları kol saatinde görebileceği Pebble adlı bir ürün yarattı. Finansman isteyeceği yatırımcılardan randevu alamayınca projesini Kickstarter’a koydu. Amacı, bir Pebble karşılığında herkesten 99 dolar alarak 100 bin dolara ulaşmaktı. Ürün öyle ilgi gördü ki hedeflenen miktar iki saat içinde toplandı. Haftaya cuma bitecek teklif için şu an 63 bin 979 kişinin desteğiyle 10 milyon dolara yakın gelir toplandı. Üstelik iş büyüdü, imkânlar arttı; 10 bin dolar destek karşılığında Pebble’ın distribütörü bile olabiliyorsunuz!

ARTIK BİZDE DE VAR

Kickstarter’a katılım ücretsiz. Teklifleri destekleyebiliyorsunuz ama şu an yalnızca ABD vatandaşları proje için teklif verebiliyor. Bu arada crowd-funding modelininin Türkiye’deki ilk örneği de yedi ay önce Cem ve Elif Ünaldı tarafından kuruldu: Projemefon. Çalışma şekli Kickstarter’la aynı. Tek fark, parayı toplamak için hedeflenen zamanı site kendi belirliyor; o da 60 gün. Aldıkları komisyon da Kickstarter’ın iki katı; yüzde 10. Sitede 50’den fazla proje var. Bugüne kadar sekiz tanesi başarıya ulaşmış. Aralarında en çok destek alanı Ekümenopolis. Geçen ay sinemalarda gösterime giren filmi, destekçilerin sağladığı 20 bin lira sayesinde izleyebildik. Müzik grubu Soaked da Projemefon sayesinde kliplenmiş; vaat edilen gitar dersi, birlikte yemek, konserlere destekçilerin istediği tişörtle çıkmak gibi tekliflerle ihtiyaçları olan 6 bin lira toplanmış.

FETİŞ

Ayakkabı bağcıklarıyla
uğraşma derdine son!
‘Mariquel and Gaston’ tasarımı
Hickies sabit ayakkabı bağları
Fiyatı: 30 dolar
www.kickstarter.com

Yazının devamı...