"Yalçın Gökçebağ" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yalçın Gökçebağ" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Yalçın Gökçebağ

Müze sayısını çoğaltmalıyız

17 Mayıs 2014

Bir yandan araya uzun zamandan beri yapamadığım işler, diğer yandan yetiştirmek zorunda kaldığım resimler girince, bir süre sizlerden uzak kaldım. Bu nedenle kusura bakmayın.
Gelelim dikkat çekmek istediğim konuya. Bir şehir düşünün ki, başkent olmuş, ilk kültür hareketleri Atatürk tarafından başlatılmış ve Kültür Başkenti olarak uzun yıllar bu unvanı sürdürmüş, ancak sanatla ilgili yeterli müzeye sahip değil. Evet doğru Devlet Resim Heykel Müzesi var, Mustafa Ayaz Müzesi var, sanatsal ve kültürel etkinlilerin yapıldığı CerModern var. Ama Allah aşkına Ankara’yı bir Paris, Berlin, Roma, Viyana veya Budapeşte ile karşılaştırın, ne demek istediğimi anlarsınız.
Dünyanın bütün başkentleri güzel sanatlarla ilgili onlarca müzeye sahipken bizde olmaması beni bir ressam hoca olarak çok düşündürüyor. Kültür Bakanlığımız eski Türk Ocağı Binasını Devlet Resim Heykel Müzesi’ne dönüştürdüyse de, ne yazıktır ki, burası tam olarak çalıştırılamamış, bir türlü tam olarak halkın hizmetine sunulamamıştır.
Gerek turist olarak, gerek başka amaçlarla yurtdışına gittiğimizde zamanımızın bir bölümünü müze gezmelerine ayırdığımız bir gerçektir. Paris’teki Güzel Sanatlar Müzelerini (Louvre veya D’orsay) neredeyse gezmeyen kalmamıştır. Ben kiminle görüştüysem, herkesin bu müzelerle ilgili az çok bir fikri olduğunu saptamışımdır. Müzelerin faydalarını anlatmaya kalksam sayfalar yetmez. Büyük ihtimalle tahmin ederim ki, Ankara Belediye Başkanları bu mekanları gezip görmüşlerdir. İnsanlar için müzelerin işlevlerinin ne kadar önemli olduğunu sanırım farketmişlerdir. Pekala belediyeler kendi imkanlarıyla Ankara’nın birçok semtinde Güzel Sanatlar Müzeleri oluşturabilir, bence çok zor bir şey değil. Yeter ki önce müzeye uygun bir bina bulunsun. Sonraki aşama olan eserlerin toplanması olayına gelince, aynı Eskişehir Belediyesi’nin yaptığı gibi bir yol takibiyle eser toplama işini halletmek mümkün olabilir.
Örneğin, öncelikle Ankara’da yaşayan ve ülkemizde belirli bir yere gelmiş ressamlarımızın katılacağı bir çalıştayla eser teminini sağlayabiliriz. Ressamlarımızın her biri müze için yaptığı eserini armağan etmekten büyük bir zevk alacaktır, gurur duyacaktır. Bizler bunu Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve Tepebaşı Belediyesi için ayrı ayrı yaptık. Ankara için de yapmaktan zevk alacağımız kesindir.
Ben Ankara’nın turistik bir şehir olarak anılması hususunda bazı çalışmaların yapıldığını biliyorum. Bir turistik şehirde örneğin Çağdaş Güzel Sanatlar Müzesi’nin eksik olması, buraya gelen turistlerde olumlu bir izlenim bırakmaz kanısındayım. Kısacası unumuz var, şekerimiz var, yağımız var. Pekala helva yapabiliriz...

Yazının devamı...

TABLO FİYATLARI-2

5 Mart 2014

Hoş beşten sonra laf dönüp dolaşıp güncel sanat olaylarına geldi. Sanat galerilerindeki sergilerden, sergi açan sanatçılardan söz edip, artık sanat piyasasının eskisi gibi olmadığından, o zamanlar her sergiden birkaç tablo satıldığı halde, şimdi ise çok az satışın olduğunu, hatta zaman zaman galerilerin hiç satış yapmadan sergiyi kapattıkları anlar olduğundan söz ettik. Elbette sanatçı olarak bu durgunluk biz sanatçıları üzüyor. Zira eskiden sanat ortamı bu kadar durağan değildi. Sergi açan sanatçı arkadaşlarımız, hepsini olmasa da birkaç tanesini satardı. Sergide satışın olması da en azından serginin masraflarını karşılamaya yeterdi.

HİÇ KİMSE MEMNUN DEĞİL

Neyse, eski günlere fazla dalmadan, günümüze gelecek olursak, bakıyorum şimdiki durumdan hiç kimse memnun değil. Herkes şikayetçi. Üçlü sacayağının hiç bir ayağı şimdiki durumu beğenmiyor. Ne ressamlar, ne galericiler, ne de halk, ortamdan mutlu değil. Zaten halkın büyük bölümü sanat olaylarıyla olan ilişkierini çoktan bitirmiş. Belki bu bazılarına abartılı gelebilir ama şu anda durum çoğulukla böyle gözüküyor. Bana göre, durgunluğun en önemli nedenlerinden biri, resim fiyatları. Bazı sanatçı dostlar kızacaklar ama görünen gerçek bu. Tablo fiyatları almış başını gidiyor. Eskiden resim alabilen orta sınıf ancak seyretmekle yetiniyor. Fiyatlar gelir düzeyinin çok üzerinde seyrediyor, bence buna bir çare bulmak gerekiyor ki, alanda satanda memnun olsun. Ülkemizde gelir ortalaması kişi başı gelir olarak düşünürsek, çok genel açıdan 1.500-2.000 TL arası olduğunu düşünebiliriz.

AKLINA BİLE GELMİYOR

Vatandaş bundan elzem olan giderleri çıkardığında, geriye birşey kalmıyor. Dolayısıyla duvarına tablo asmak aklına bile gelmiyor. Eğer sanatçı dostlar yukarıda sözünü ettiğim hususları dikkata alıp eserlerini ona göre fiyatlandırırsa bence durgun ortam bir nebze hareketlenir kanısındayım. Elbette daha başka yollar da vardır ancak bu benim düşüncelerim. Zaten resim alanlar da aldıkları eserin, ilerde satmak istediklerinde para edip etmediğine bakmaktadırlar. Dolayısıyla duvarlarımıza astığımız sanat eserleri artık başka bir hüviyete bürünmüşlerdir. Yani yatırım aracı olmuşlardır. Böyle bir ortamda yapılması gereken, sergi açmadan önce, sergi açılacak galeri yöneticilerinin de fikrini aldıktan sonra fiyatları oluşturup, eserleri ona göre sergilemektir. Böylece eserlerin satılma şansı çok olacağından daha fazla kitlelere dağılacak ve değerlenecektir. Bir sanatçı ne kadar çok evin duvarlarında asılı olursa geleceği o kadar parlak olacaktır ki bence önemli olan budur.
Tekrar söylüyorum, bunlar benim düşüncelerim ayrıca, tek yol değil, başka altarnatifler de olabilir. Elbette onlar da önemlidir. Benim amacım acaba bir orta yol oluşturulabilir mi? Diye düşünüp çözüme ulaşabilir miyiz, anlatmak istediğim bu...

Yazının devamı...

Baskı ustası Ankara’da

4 Şubat 2014

O zamanlar Gazi Resim Bölümü son sınıf öğrencileri geleneksel sınıf gezilerinden birini yapıyordu. İçlerinden biri boyuyla ve davranışlarıyla diğer arkadaşlarından ayrılıyordu ki, O Süleyman Saim Tekcan’dı. Bilahare ben Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’ne gittim. Benim devremdeki arkadaşlar çok iyi hatırlarlar, okulun konferans salonunda Cumartesi akşamları Türk filmi oynatılırdı. Bizler bu filmlere çok rağbet ederdik. Zira soğuk kış günlerinde tek eğlencemiz sinemaya gitmekti. Yine o filmlerden biri oynuyordu, adı “Sevmek Zamanı”. Rahmetli rejisör Metin Erksan’ın filmiydi ve oynayanlar zamanın dev isimleri olan Müşfik Kenter, Sema Özcan ve Süleyman Saim Tekcan’dı. Ben filmi görünce çok şaşırmıştım. Zira Çapa’da iken gördüğüm ağabeydi.

* * *

Aradan kaç yıl geçti bilmiyorum. Ben sanat dünyasının içine girince, onunla sık sık karşılaştık. Yukarıdaki olayı Ona anlattığımda, hem şaşırmış hem de hoşuna gitmişti. Süleyman Saim Tekcan baskı resim sanatının ülkemizde yaygınlaşması, gelişmesi için büyük çaba sarf etmiş, yüzlerce, binlerce öğrenci yetiştirmiş ve bu sanat dalının kabul görmesi hususunda çok önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. İstanbul Atatürk Eğitim Fakültesi, Gravür, Litografi (taş baskı), Serigrafi Atölyelerini, Mimar Sinan Üniversitesi Litografi, Serigrafi (ipek baskı) Gravür Atölyelerini ve Işık Üniversitesi Gravür, Serigrafi, Litografi Atölyelerini kurmuş ve yönetmiştir. Ayrıca ülkemizde evimizin, işyerlerinin duvarlarına tablo asılması geleneğinin yerleşmesi hususunda önemli katkıları olmuş bir sanatçımızdır.
Elbette Süleyman Saim Tekcan denilince aklımıza yukarıda saydıklarımızla birlikte İMOGA (İstanbul Baskı Sanatlar Müzesi) gelir. 2004 yılında hizmete açılmış olan yapı, Cumhuriyet Döneminde müze olarak inşa edilmiş ilk bina olarak tarihimize geçmiştir. Süleyman Saim Tekcan’ın eserlerinin çıkış noktasının Anadolu olması ona çok özgün (orjinal) bir sanat anlayışı getirmiştir. Ülkemizin toprakları üzerinde birçok medeniyet gelip geçmiş, kültürleriyle, yaşamlarıyla birbirlerini etkilemişlerdir. Bunlar, her biri büyük devletlerdi. Örneğin; İyonyalılar, Romalılar, Bizans, Selçuk ve Osmanlılar her biri uzun süre bu topraklar üzerinde yaşamışlar, sonraki devletleri etkilemişlerdir. Hepimizin bildiği gibi çevresinden en çabuk etkilenenler sanatçılardır, dolayısıyla sanatçımız yapıtlarında geçmişin izlerini eserlerine yansıtmış, yukarıda sözünü ettiğim gibi özgün bir sanat anlayışına ulaşmıştır. Konularının en önde geleni atlarıdır. O atlar ki, bana hep Eflatun felsefesini hatırlatır. Gördükleriniz gerçeğin bir gölgesidir, onlar zahiri görüntülerdir, gerçek değildir. Gerçeği bizim görmemiz olası değildir. Böylece Onun atları geçmişimizdeki at gerçeğinin tuvallerine yansımış halleridir ki Süleyman Saim Tekcan’ın atları bizlere bir zamanların hikayesini anlatmaktadırlar.

* * *

Sizlere serginin açıldığı mekandan da söz etmek istiyorum. Öncelikle, kurucuları olan Elif Pehlivanlı ve Selim Özdemir’i kutlamak istiyorum. Gerçekten sanat adına çok önemli bir iş gerçekleştirdiler. Ülkemizde 50 civarında Güzel Sanatlar Fakültesi bulunduğu bilinmektedir. Buralardan her yıl yüzlerce öğrenci mezun olmaktadır. Bu gençlerden bir kısmı sanatçı olmayı seçmektedir. Bildiğiniz gibi sanatçılar yapıtlarını topluma sunmak zorundadırlar. Müzisyenler konser salonlarında, tiyatrocular sahnede. Ressamlar da sanat galerilerinde eserlerini sergilerler ki bu onlar için çok önemlidir. Ülkemizde özellikle genç sanatçılar sergi açmak istediklerinde sergi yeri bulmakta zorluk çekiyorlar, bu da onlar üzerinde olumsuz bir etki oluşturuyor. Böylece Taurus AVM’deki Platform A Sanat Galerisi’nin bu boşluğu dolduracağını zannediyorum. Bu bakımdan sanat için çok önemli bir misyonu yerine getirmiş olacaklar. Ben, Elif ve Selim’i çok eskiden beri tanırım. İkisi de sanatın içinde büyümüşler ve sanatla haşır neşir olmuşlardır. Bu işe oldukça aşinadırlar. Ben kendilerine başarılar diliyorum. Kim bilir belki Platform A’da ileride bir sergi de ben açarım.

Yazının devamı...

Modern sanat soyut resim

18 Ocak 2014

Zira bugünlerde sanat galerilerinde açılan sergilerin çoğunun temalarının soyut resim oluşu, bu sanatın ne kadar gündemde olduğunu bize göstermektedir. Dolayısıyla akımı bir daha ele almak gerektiğine inanıyorum.
Örneklerle açıklamak gerekirse; bülbülün ötmesini herkes çok sever, o şakımaya başladığında insanlar gözlerini yumup uzaklara bakarmış gibi yaparak, huşu içinde dinlerler. Dinledikten sonra da arkadaşlarına nasıl güzel öttüğünü ballandıra ballandıra anlatırken o şakımayı tekrar yaşamış olurlar. Şöyle bir soru soracak olursak: Peki, iyi güzelde; “sen bülbülün ötmesinden ne anladın arkadaş” dersen tahminden cevabı uzun bir sessizlik olacaktır. Çünkü bülbül sesinin neden güzel olduğunu anlamak, çözümlemek, estetik ya da felsefik bir konudur. Zira bu ses insanın ruhuna hitap eder.
Diğer bir örnek de: Hepimiz derin uykuya geçtiğimizde rüya görürüz. Kimimiz havada uçarız. Kimimiz bol bol sokaktan para toplarız. Bazılarımızda olmadık işler peşinde koştururuz. Şimdi size deseler ki “haydi bakalım, gördüğün rüyanın resmini yap.” Yaptığınız resim soyut resim olur. Zira rüya, soyut bir kavramdır. Diğer örnekte kilimdir. Neticede kilim renkler ve şekillerin kompozisyonundan oluşan bir dokuma şeklidir. Kilim satın alırken kilimin güzel olup olmadığına bakarız. Yani nakışların, (şekillerin) renklerin, ahenkli bir şekilde bir araya getirip güzel gözükmesine dikkat ederiz. Ayrıca kilim desenlerinde çok kullanılan sembol motifler doğadan alınıp sadeleştirilmiş figürlerdir. Örneğin eli belinde insan figürü, kuş, ağaç, çiçek, vs gibi birçok figür bizler için çeşitli anlam içeren kilimin güzelliğini sağlayan önemli unsurlardır. Bunu bir benzetme ile vurgularsak; bu günlerde bizde de sergileri açılan ünlü ressam Paul Klee’nin eserleri ile kilimleri karşılaştırırsak arada büyük bir benzerlik görürüz.

PROF. DR. TANSEL TÜRKDOĞAN
Şimdi sizlere iki soyut resim yapan sanatçımızdan söz etmek istiyorum. Çünkü bu sanatçılarımızın işleri modern resim ile ilgili olarak güzel birer örnek teşkil edecek.
Tansel Türkdoğan 1966’da Antakya’da doğmuş. 1983’te Ankara Gazi Eğitim Resim- İş fakültesine girmiş ve 1987’de mezun olmuştur. Çalışkanlığı sayesinde mesleğinde ve kariyerinde hızla yükselmiş profesör olmuş ve mezun olduğu okulun fakülte haline gelmesinde önemli roller üslenmiş kurucu dekanlık görevi yapmış bir sanatçımızdır.
Tansel’ in Kav Sanat Galerisi’nde açtığı sergisini çok beğendiğimi peşinen söylemek istiyorum. Bir kere sergiyi ilk gördüğünüzde, gezen üzerinde çok olumlu bir etki bırakıyor. Yukarıda değindiğim bütün konuları da içeren bir düzenleme olmuş. Tabloların her biri yakın çevremizde her an birlikte olduğumuz eşya, malzeme gibi nesneleri ele alıp, onun ne olduğu hakkında küçük ipuçları verdikten sonra belirli bir sınır içerisinde resimsel öğeleri yüzey içinde az renk sıkalası ve üslubuyla oluşturduğu kompozisyonları bizlere sunuyor. Serginin adı da “Füzyon” kelime anlamı belirli işlevlerin arasında bağlantı kurulması. Buradan hareket edecek olursak, Tansel’in resimlerine baktığımızda, bize nasıl bir şey çağrıştırıyorsa (eğer konusunu çok merak ediyorsanız ) “O”dur. Elbette önce bize garip bir anlayış gibi gelebilir. Ancak biraz daha dikkatli düşünürsek, resimlerle çok iyi ilişki kurmuş oluruz. Böylece Tansel, bizlere soyut sanatla ilgili güzel anektodlar verirken karşısındakilere duygu yüklüyor. Bence Tansel’in resimleri tam olarak amacına ulaşmış. Çünkü insanı hem düşündürüyor hem sevindiriyor.

GAMZE ŞİRİNER

Yazının devamı...

Büyük ressamımız Kayıhan Keskinok

9 Ocak 2014

Zira bana bir kez daha DESEN nedir nasıl çizilir dersi verdi. Olayın etkisiyle yıllar öncesine gittim. Yıl 1963. Gazi Eğitim Enstitüsünün sınavını kazanmıştım, okula kaydımı yaptıracağım ve beni okula kaydedecek olan da o zamanlar, GEE’de idareci ve Müdür Muavini Kayıhan KESKİNOK Hoca. Odasının kapısını çalıp içeriye girince sanki karşımda o zamanın efsane “Rüzgar Gibi Geçti” filminin aktörü Clark Cable bana bakıp güler yüzle hoşgeldin diyor. (Kayıhan beyi ünlü aktöre çok benzetirdim) Ona uzattığım evrakları alıp kontrol ettikten sonra “Senin kaydını yapamam çünkü evrakların eksik” deyince başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü hissettim. Kayıhan hocam benim bu halimi görünce “Merak etme, ben senin kaydını yapacağım ama sen süratle gidip bu eksik evrakı imzalatıp getireceksin” deyip, benim için hayati önem taşıyan olayı halletmişti.

HER ŞEYİ KONUŞURDUK

O, bugün Türk sanatına damga vurmuş birçok değerli sanatçının (Süleyman Saim Tekcan, Ali Candaş, Zafer Gençaydın, Adem Genç, Veysel Günay, Zahit Büyükişliyen, Yalçın Gökçebağ gibi) hocası olmuştur. Bizim öğretim metodu ve FORM -İNŞA dersimize gelirdi. Her ikisi de çok elzem dersimizdi. Form ve İnşa dersimiz bizlerin sanat görüşlerine çok önemli katkılar yapmıştı. Örneğin. Çağdaş sanat, güncel sanat, modernizm gibi kavramları incelemeye, irdelemeye yöneltmiş, adeta bu günlerin işaretini bizlere vermişti. Kendisi bizlerle arkadaş gibiydi. Atölye de çalışırken yaptığımız resimlerle ilgili uzun uzun tartışmalar yapar, bu, zaman zaman sabahlara kadar sürerdi. Her an yanımızda idi onunla her şeyi konuşur tatlı tatlı sohbet ederdik.

DÜĞÜNÜ FİLME ALMIŞTIK

Galiba 1980’li yıllardı. Ben o zaman TRT de “Sanatçının Dünyası “ adında belgesel çekiyordum. Kayıhan Bey de sanatçımızdı. Eşinin memleketi olan Görele’ye gitmiştik. Orada onunla ilgili çok güzel çalışmalar yaptık. Hatta bir Karadeniz Düğününü baştan sona filme almıştık.
Sanatçımız o zamanlar Karadeniz’le ilgili resimler yapardı. Özellikle düğünleri onun başta gelen konularındandı. Bu yüzden Onu çokları Karadenizli olarak bilirler ki. Aslında İzmirlidir.

BİR KEZ DAHA DERS ALDIM

Sonraları sirkte yaşayanları konu olarak ele aldı. Özellikle ip cambazları benim dikkatimi çekmiş çok hoşlanmıştım. Çünkü olaya tepeden baktığı için zor bir perspektifi kullanmış ve başarılı bir kompozisyon yaratmıştı. Daha sonraları mitolojik konular devreye girmiş, Kadın-boğa, Kadın-At, Kadın-Erkek temalarını ele almış, uzun süre bunları fantastik düşüncelerle resimlerine uygulamıştır. Elbette onun DESEN sağlamlığını görmeden geçemeyiz. Yaptığı figürlerdeki desen anlayışı bence hala ders alınacak mahiyettedir.90 yaşına rağmen sergisinde yaptığı tablolardaki desen anlayışı tap taze, sanki Kayıhan Hoca bunları 30 yaşında yapmış gibi. Ben onun Valör Sanat Galerisi’ndeki Sergisini 70’lik bir öğrencisi olarak gezerken bir kez daha ondan ders aldım.

Yazının devamı...

Naif resim naif ressam

19 Aralık 2013

O anda ona; ‘yahu ben naif ressam değilim’ diyemedim. Dilimin ucuna geldi, gitti bir türlü söyleyemedim. Benim naif ressam olduğumu birçok kişi söylese de, ben onlara aldırmıyorum. Resim yapmadığı için onları mazur görüyorum. Ancak resimle uğraşan birinin naif resmi bilmemesini biraz garipsiyorum. Bu benim naif resmi horladığım anlamına gelmesini asla istemem. Zira ben bu sanatı belki herkesten daha çok severim. Hatta naif olarak el verdiğim birçok ressam bu camiada sanatlarını icra etmektedirler. Şimdi sizlere naif ressam kime denir? Naif resim nedir? Bu soruların cevabını madde madde sıralayıp, anlatmak istiyorum:
* Naif ressam hiçbir şekilde resim eğitimi ve öğretimi görmemiş olacaktır.
* ‘Naif’in kelime anlamı: Saf temiz çocuksu demektir.
* Bunların resimlerinde perspektif yoktur.
* Çok titizdirler. Adeta kılıkırk yararlar.
* Manzarayı gördükleri gibi değil, kendi istedikleri gibi resimlerler.
* Bir de genelde cumartesi, pazar günleri resim yaparlar. Hatta bu yüzden onlara cumartesi, pazar ressamları da denilebilir.

Yazının devamı...

Sanat yazıları

7 Aralık 2013

Biz sanatçılar (ressamlar, heykeltraşlar, besteciler, şairler, yazarlar...) yapmış oldukları çalışmayı, önem verdikleri birilerine gösterip, onun düşünce ve yorumlarından faydalanmak ister. Bu sadece sanatla uğraşan insanlarda değil, aşağı yukarı herkeste bulunduğunu zannettiğim bir davranıştır. Şimdi sizlere örnek olarak ressam ismi vermeden bir eleştiri yazısı sunmak istiyorum.
Örneğin bu ressamın resimleri:
“Varoluş bağlamında, başlangıç (geçmiş) sonsuzluk (gelecek) sorunsalında, yanıt aramaktan öte, rengi bir soru nesnesine dönüştürmek: bu ressamın yapıtlarında okumamız gereken tam da bu.”
Zaman, geleceği (sonsuzluk) duyumsatan İronik Düşünsel’in tuvale yansıyan bir izdüşümdür. Zamanın kavramsal açımı, genleşimi, katlanabilirliği göstergelerinin geometriyle biçimsel bir dile dönüşümün yansıtıldığı etmenler açısından önemlidir ressamın yapıtları.

ANLAŞILMASI GÜÇ

Bu yazı belli ki bir meslektaşımız için yazılmış. Ancak okunduğunda anlaşılması fevkalade güç. Yazılma amacını anlamamız çok zor. Bence yazı, sanatçının yapıtlarını sanatseverlere anlatmak, eserlerin niçin ve nedenleri ile ilgili soruları sanatçı adına insanlara açıklamak hatta tavsiyelerde bulunmak için yazılmalıdır. Doğru olanda budur. Bazen bu tür yazıların anlaşılmaması için yazıldığını düşünüyorum. Belki sanatçı, yapıtlarının anlaşılmasını istememiş olabilir. Bazı sanat akımları sanatın çözümlenmesi neticesinde eserlerin gizeminin yok olacağını düşünebilirler. Elbette böyle bilinçli bir kritiğe söyleyecek sözümüz olmaz.

GEÇMİŞİMİZ 90 YIL

Arkadaşlar! Burası Türkiye. Bizim Avrupa ülkelerinde olduğu gibi sanat geçmişimiz 500 yıl değil, yaklaşık 90 yıl. Ülkemizde Çağdaş Resim Sanatı, Cumhuriyet Döneminde başlar. Dolayısıyla sanat geçmişimiz çok kısa bir zamana dayanıyor. Bizler Cumhuriyet Dönemi Sanatının Osman Hamdi Bey’le başladığını varsayarız. Osman Hamdi 1842’de doğmuş, 1910’da vefat etmiştir. Yani 19. yy’da doğmuş, 20. yy’da vefat etmiştir. Bunu özellikle vurgulamamın nedeni, eğer Osman Hamdi Bey dönemini 1. Kuşak olarak tanımlarsak 20.yy içinde yaşayan sanatçıları da 2. kuşak ressamlar olarak nitelendirebiliriz. Dolayısıyla, bizde sanatın gelişimi çok yenidir.

Yazının devamı...

Sanat sezonu başlarken

26 Kasım 2013

Bu ay açılmayan sanat galerilerinin de devreye girmesiyle resmen sezon başlamış oldu. Bu arada İstanbul’da geleneksel olan iki sanat fuarı (Beylikdüzü’nde Tüyap, Lütfü Kırdar’da Contemporary Art) art arda açılıp kapandı. Fuar genellikle bir hafta süreli oluyor. Çünkü sanat galerileri bu süreyi tercih ediyor. Ben maalesef gidemedim. Ancak gidenlerden edindiğim bilgilere göre her ikisi de kalabalık bir topluluk tarafından gezilmiş. Türkiye’de sanat fuarlarının açılması çok güzel. Buraya katılan sanat galerileri ellerindeki tabloları sergileyip, halka gösteriyorlar. Sanatseverler de birçok ressam ve heykeltıraşı bu fuarlarda gezme, görme, tanıma imkanına kavuşuyor. Ankara’da sanat fuarları genelde nisan aylarında gerçekleşiyor. Ancak gezen sayısı gittikçe azalıyor. Bence bu iş için Ankara’da uygun mekan yoktu ama yeni yeni fuar alanları açıldığını duyuyoruz. Belki bundan sonra açılacak olan sanat fuarları bu yeni mekanlarda olur.

HAREKETLİLİK BAŞLADI

Aslında Ankara’da sanat galerilerinin tamamı açılınca, sanat ortamı hareketlenmeye başladı. Çoğunlukla Yıldızevler Mahallesi’nde toplanan galeriler sanatseverler tarafından ziyaret ediliyor. Bölgedeki en eski sanat galerilerinden olan Armoni Sanat Galerisi’nde, bu günlerde 90. yaşını kutlayan sanatçı Lütfü Günay’ın sergisi açıldı. Lütfü Günay 1923’te Çanakkale’de doğdu. 1946’da İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisini bitirdi. O tarihten beri resim yapmayı hiç bırakmadı. Ankara’da yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Onlara sanat sevgisini aşıladı. Aslında Lütfü Günay Hocayı ben iki yönden ele almak istiyorum. Birincisi yaşı, ikincisi sanatı.
Dikkat edilirse doğum tarihi 1923 yani Cumhuriyetimizin kurulduğu yıl. Dolayısıyla, Cumhuriyet dönemi Türk resminin bire bir tanığı. Neredeyse tarih gibi. Ben zaman zaman O’na bazı anılarını anlattırırdım. Böylece bir çok sanatsal olayları kendi ağzından dinlemiş olurdum. Aslında bu değerli hocalarımızı yeterince değerlendirebiliyor muyuz? Bence kocaman bir hayır. Birçok ressam değerlerimiz adeta saklı, gizli ebediyete intikal ettiler. Ancak eserleriyle her zaman bizlerle beraberler.

RESİMLERİ KENDİNDEN GENÇ
Biz gelelim Lütfü Günay’ın sanatına. Lütfü Günay’ın resimlerine baktığınızda resimlerin kendisinden genç olduğunu görürsünüz. Tablolar dinamizminden bir şey kaybetmemiş. Sanki 45-50 yaşındaki bir sanatçı tarafından yapılmış gibi. Çanakkale ilimizin peyzajlarından oluşan sergi bu şirin ilimizin denizini, dağlarını, ovalarını, bütün güzelliklerini gözümüzün önüne seriyor. Zaman zaman kübik formlardan oluşan tablolar, benim özellikle dikkatimi çekti. Bence Lütfü Hoca bu tablolarıyla bizlere “Tabiattan sakın kopmayın, esas olan tabiattır” diyerek hatırlatma yapıyor.

Yazının devamı...