"Sırrı Süreyya Önder" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sırrı Süreyya Önder" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Sırrı Süreyya Önder

Babil kulesinde değilsiniz beyler...

11 Mayıs 2014

Burası yeni bir dünya...

Babadan yetim kalan Hasan bir de anacığını yitirince İstanbul’dan kalkan bir vapura bindirilerek Filistin’de yaşayan halasının yanına gönderilir. Dilinden tek bir kelime bile anlamadığı insanların arasında naçar kalır Hasan... Gerisini Refik Halid Karay’ın ‘Eskici’ isimli öyküsünden dinleyelim.

“... Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu. Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul′da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:


-Çiviler ağzına batmaz mı senin?


Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan′ın yüzüne baktı:


-Türk çocuğu musun be?


Yazının devamı...

11 Mayıs 2014

BABİL PEKMEZİ VE İLETİŞMEK

Babadan yetim kalan Hasan bir de anacığını yitirince İstanbul’dan kalkan bir vapura bindirilerek Filistin’de yaşayan halasının yanına gönderilir. Dilinden tek bir kelime bile anlamadığı insanların arasında naçar kalır Hasan... Gerisini Refik Halid Karay’ın ‘Eskici’ isimli öyküsünden dinleyelim.

“... Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu. Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul′da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:


-Çiviler ağzına batmaz mı senin?


Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan′ın yüzüne baktı:


-Türk çocuğu musun be?


-Istanbul′dan geldim.


-Ben de o taraflardan... İzmit′ten!...”

Yazının devamı...