"Sırrı Süreyya Önder" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sırrı Süreyya Önder" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Sırrı Süreyya Önder

Babil kulesinde değilsiniz beyler...

13 Mayıs 2014

Burası yeni bir dünya...

Babadan yetim kalan Hasan bir de anacığını yitirince İstanbul’dan kalkan bir vapura bindirilerek Filistin’de yaşayan halasının yanına gönderilir. Dilinden tek bir kelime bile anlamadığı insanların arasında naçar kalır Hasan... Gerisini Refik Halid Karay’ın ‘Eskici’ isimli öyküsünden dinleyelim.

“... Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu. Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul′da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:


-Çiviler ağzına batmaz mı senin?


Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan′ın yüzüne baktı:


-Türk çocuğu musun be?


-Istanbul′dan geldim.


-Ben de o taraflardan... İzmit′ten!...”

Hikaye Hasan’ın akşama kadar durup dinlenmeden Türkçe konuşmasıyla devam eder. Eskici ayrılacağı zaman da birlikte ağlamalarıyla biter.

Dil, iletişim kurmanın en etkili araçlarından birisidir. Dilsiz kaldığınız yerlerde yalnız kalırsınız çoğunlukla.

Bir tek dil neyimize yetmedi?

Dini metinlere bakılırsa çok dillilik bize Allahın bir hışmının sonucudur. Her şey M.Ö 5. Yüzyılda, Firavun’un Babil diye anılan yerde, Allaha ulaşmak için yüksek bir kule inşa ettirmeye karar vermesiyle başlar. Binlerce köle çalıştırılır. Rivayete göre kule 90 metreye ulaştığında Allah, insanoğlunun bu kibrine ve had bilmezliğine kızar ve kulenin inşasına katılmayan Hz. İbrahim’in atası Hud hariç diğerlerinin dillerini 72’ye ayırır. Hiç kimse diğerinin konuştuğundan bir şey anlamaz, koordinasyon bozulur ve kule tamamlanamaz. Bir ilahi rüzgar herkesi ve herşeyi harap eder.

Günümüzde Allaha şirk koşarcasına ‘kıyamet alameti’ sayılan Yeni Babil Kuleleri dikenler, artık 72 dilde konuşan köleler çalıştırıyorlar. Ninova’da dikilecek bir gökdelenin teknik talimatları New York’daki bir başka kuleden ışık hızıyla gönderilip yapının herhangi bir yerinde çalışan köleye anında, uygulama görseli ile birlikte ulaştırılabiliyor. Ya da Tokyo’da bir başka kuleden Londra’daki bir firavunluk bürosuyla, birbirlerinin yüzlerini bile görmeden ortak finans sağlanabiliyor.

Peki çiviler neden halen ağzımıza batıyor?

İnternetle birlikte hayatımıza giren en önemli buluş, sosyal paylaşım uygulamaları oldu.

Artık sadece bilgi değil, kişisel durumlarımızı ve kararlarımızı da anında milyonlarca insana ulaştırma imkanlarına sahibiz. Üstelik bu duyurularımıza hareketli-hareketsiz görüntüleri de refakatçi yapabiliyoruz. Giderek dil farklılıklarını önemsizleştiren anlatım araçları gelişiyor.

Medya eskiden, kendi kulesinden ve sınırlı bir kitleye ulaşırken elindeki üç-beş allameyle yıllarca idare edebiliyordu. Ne zaman ki herkes kendi fikrini geriye kalanlarla etkin bir şekilde paylaşma olanağına sahip oldu, durumun naçarlığı da ortaya çıkıverdi. Artık keskin zekanın, allame taklidi yapanlara spin attırdığı günlere geldik. Etkiyi sürdürmenin biricik yolu, bu zekaya yer açmak ve yeni duruma uygun mecralar geliştirmektir. Yoksa milyar dolarlık medya havuzları, bir Ekşi Sözlük hareketlenmesi karşısında çöpe dönmeye mahkumdur. Ya da manipülatif bir yalanın, Youtube’da gerçeği ile yer değiştirmesi sadece bir kaç dakikaya bakar.

‘Eskici’ hikayesini bugün yazmaya niyetlenseydik eğer, Hasan’ı Twitter, Skype ya da Facebook üzerinden istediği ile buluşturabilir, anadil hasretini de sonlandırabilirdik.

Mesele o değil! Ağzımızda halen paslı çivi tadı duruyorsa, bu olanakların egemenlerin denetimine, sansürüne ve etki alanına bırakılmış olmasındandır.

“Bu durum Allahın gazabını uyandırıp yeniden 1072 parçaya ayırmaz mı?” sorusunun cevabı da buradadır. Bu ortak dil mecralarını zulüm kuleleri inşa edeceklerin araçları kılmaya karş, bu kulelere mahkum edilmeye çalışılan prekaryaların itiraz halkalarına dönüştürmek. Bir üzüm salkımı gibi durmak; suyunu çıkartıp, pekmeze döndürmeden.

Yazının devamı...

13 Mayıs 2014

BABİL PEKMEZİ VE İLETİŞMEK

Babadan yetim kalan Hasan bir de anacığını yitirince İstanbul’dan kalkan bir vapura bindirilerek Filistin’de yaşayan halasının yanına gönderilir. Dilinden tek bir kelime bile anlamadığı insanların arasında naçar kalır Hasan... Gerisini Refik Halid Karay’ın ‘Eskici’ isimli öyküsünden dinleyelim.

“... Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu. Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul′da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:


-Çiviler ağzına batmaz mı senin?


Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan′ın yüzüne baktı:


-Türk çocuğu musun be?


-Istanbul′dan geldim.


-Ben de o taraflardan... İzmit′ten!...”

Hikaye Hasan’ın akşama kadar durup dinlenmeden Türkçe konuşmasıyla devam eder. Eskici ayrılacağı zaman da birlikte ağlamalarıyla biter.

Dil, iletişim kurmanın en etkili araçlarından birisidir. Dilsiz kaldığınız yerlerde yalnız kalırsınız çoğunlukla.

Bir tek dil neyimize yetmedi?

Dini metinlere bakılırsa çok dillilik bize Allahın bir hışmının sonucudur. Her şey M.Ö 5. Yüzyılda, Firavun’un Babil diye anılan yerde, Allaha ulaşmak için yüksek bir kule inşa ettirmeye karar vermesiyle başlar. Binlerce köle çalıştırılır. Rivayete göre kule 90 metreye ulaştığında Allah, insanoğlunun bu kibrine ve had bilmezliğine kızar ve kulenin inşasına katılmayan Hz. İbrahim’in atası Hud hariç diğerlerinin dillerini 72’ye ayırır. Hiç kimse diğerinin konuştuğundan bir şey anlamaz, koordinasyon bozulur ve kule tamamlanamaz. Bir ilahi rüzgar herkesi ve herşeyi harap eder.

Günümüzde Allaha şirk koşarcasına ‘kıyamet alameti’ sayılan Yeni Babil Kuleleri dikenler, artık 72 dilde konuşan köleler çalıştırıyorlar. Ninova’da dikilecek bir gökdelenin teknik talimatları New York’daki bir başka kuleden ışık hızıyla gönderilip yapının herhangi bir yerinde çalışan köleye anında, uygulama görseli ile birlikte ulaştırılabiliyor. Ya da Tokyo’da bir başka kuleden Londra’daki bir firavunluk bürosuyla, birbirlerinin yüzlerini bile görmeden ortak finans sağlanabiliyor.

Peki çiviler neden halen ağzımıza batıyor?

İnternetle birlikte hayatımıza giren en önemli buluş, sosyal paylaşım uygulamaları oldu.

Artık sadece bilgi değil, kişisel durumlarımızı ve kararlarımızı da anında milyonlarca insana ulaştırma imkanlarına sahibiz. Üstelik bu duyurularımıza hareketli-hareketsiz görüntüleri de refakatçi yapabiliyoruz. Giderek dil farklılıklarını önemsizleştiren anlatım araçları gelişiyor.

Medya eskiden, kendi kulesinden ve sınırlı bir kitleye ulaşırken elindeki üç-beş allameyle yıllarca idare edebiliyordu. Ne zaman ki herkes kendi fikrini geriye kalanlarla etkin bir şekilde paylaşma olanağına sahip oldu, durumun naçarlığı da ortaya çıkıverdi. Artık keskin zekanın, allame taklidi yapanlara spin attırdığı günlere geldik. Etkiyi sürdürmenin biricik yolu, bu zekaya yer açmak ve yeni duruma uygun mecralar geliştirmektir. Yoksa milyar dolarlık medya havuzları, bir Ekşi Sözlük hareketlenmesi karşısında çöpe dönmeye mahkumdur. Ya da manipülatif bir yalanın, Youtube’da gerçeği ile yer değiştirmesi sadece bir kaç dakikaya bakar.

‘Eskici’ hikayesini bugün yazmaya niyetlenseydik eğer, Hasan’ı Twitter, Skype ya da Facebook üzerinden istediği ile buluşturabilir, anadil hasretini de sonlandırabilirdik.

Mesele o değil! Ağzımızda halen paslı çivi tadı duruyorsa, bu olanakların egemenlerin denetimine, sansürüne ve etki alanına bırakılmış olmasındandır.

“Bu durum Allahın gazabını uyandırıp yeniden 1072 parçaya ayırmaz mı?” sorusunun cevabı da buradadır. Bu ortak dil mecralarını zulüm kuleleri inşa edeceklerin araçları kılmaya karş, bu kulelere mahkum edilmeye çalışılan prekaryaların itiraz halkalarına dönüştürmek. Bir üzüm salkımı gibi durmak; suyunu çıkartıp, pekmeze döndürmeden.

Yazının devamı...