"Sibel Bağcı Uzun" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sibel Bağcı Uzun" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sibel Bağcı Uzun

Sibel Bağcı Uzun

Bursa gastronomik kent olduğunu hatırlamalı

20 Ağustos 2018

- Marka Doktoru olarak gastronomi turizminin ne olduğunu ve Gastronomi Turizmi Derneği’nin kuruluş amacını sizden dinleyelim?

Etimolojik olarak gastronomi mide bilimi anlamına gelir. Gastronomi Turizmi ise insanların lezzet ve tadımlama deneyimi yaşamak için seyahat etmeleridir. Bu seyahat organizasyonuna uçak bileti, konaklama, transfer gibi harcamalarda dâhildir. Gastronomi Turizmi tanımı ilk defa tarafımdan kullanılmıştır. Bu yolculuk da Türsab içerisinde Gastronomi Turizmi Komitesi’ni kurarak başladı. Markalaşma her şeydir. Marka Doktoru sektörde 30 yıldan beri kişi kurum ve derneklere hizmet verdi. Tüm tecrübe ve birikimlerimi Gastronomi Turizmi Derneği yararına aktarmaya çalışıyorum. Derneğimiz de Türk mutfağını dünyaya tanıtmak; dünya mutfaklarını tanımak amacı ile kurulmuştur. 10 ülke, 20 şehirde faaliyet gösteriyoruz.

- Dernek olarak Gastronomi Turizmi’ni ön plana çıkarmaya yönelik bir kampanya başlattınız ve bu kapsamda Bursa’yı da dâhil ettiniz?

Bursa ülkemiz için çok kıymetli bir değerdir. Herkesin bildiği döner –kestane şekeri benzeri ürünlerinin yanı sıra çok kıymetli destinasyonları ve özel ürünleri de içermektedir. Önce yerel yöneticilerin ve şehrin işadamlarının farkındalığı ve GTD işbirliği ile basın konseyimizin katkılarıyla Gastronomik Marka Kent projemiz kapsamına alınmıştır. Yerli yabancı turizm hareketini arttırmak istiyoruz. Bunların ötesinde Bursa Osmanlının ilk kurulduğu topraklardır ve buradaki yerel kültürler aslında Osmanlının fethettiği topraklar içerisindeki farklı kültürlerden bir araya gelmektedir. Böylece adeta bir dünya başkenti olan Bursa bizim için gastronomik anlamda çok değerlidir. Biz de bu anlamda üstü biraz tozlanmış olan Bursa’nın tozunu kaldırmaya geldik.

TANITIM ATAĞINA GEÇİLMELİ

- Gastronomi turizmi alanında Bursa dışarıdan nasıl görünüyor, gezinizle birlikte görüşleriniz neler oldu? 

Yazının devamı...

Cafe ve restorana doyduk, yüksek teknolojiye açız

6 Ağustos 2018

 

- Günlük hayatımıza Avrupa Birliği Müzakereleri ile giren hibe ve teşvik kavramları bu süreçte nasıl bir gelişim gösterdi? Farkındalık arttı mı?

Başlangıç dönemi olan 1999’dan beri önce kamu kurumları, sonra sivil toplum örgütleri ve son yıllarda da ticari işletmeleri kapsayarak açılan hibe programları, geniş kitleleri kapsayacak şekilde yayıldıkça bilinirliği arttı. Bu programlar toplumun refah seviyesini artırmak amacıyla, belirli bir çizgide gelişim gösterdiler. Kamu kurumlarının verdikleri hizmetin etkisi ve alanı belirli bir seviyeye geldikten sonra sivil toplum kuruluşlarına dönük fonlar serbest bırakıldı. Böylece toplum hayatında sorun olan, cinsiyet eşitliği, insan hakları, kültürel çeşitlilik gibi alanlarda yürütülen projeler sayesinde STK’lar büyük ilerleme kaydetti. Hibe programları devam ederken, işsizlik ve istihdam sorunlarını çözmek için ticari nitelikli hibe programları açıldı. KOSGEB, İŞKUR, BTSO gibi oda ve dernekler ortaklığında yürütülen 32 saatlik girişimcilik eğitimlerinden bugüne kadar yüz binlerce insan yararlandı.

FİKRİ PROJEYE DÖNDÜRÜN

- Genellikle bir fikrim var ama sermayem yok diye başlanır söze? Günümüzde bu durum ne kadar geçerli?

Bir iş fikrinizin olması çok önemli! Çünkü bir iş fikriniz yoksa bir işletme açmak istemezsiniz. İş fikri üretmek konusunda ve kendi işine sahip olma arzusu hakkında dünyada ilk üç sıradayız diyebilirim. Ama bizde genellikle yanlış kullanılır; bir projem var ama sermayem yok deniyor. Oysa fikir ile proje arasında büyük farklar vardır. Biz kervanı yolda düzmeyi seven bir toplum olduğumuz için iyi bir fikrin para edeceğini sanıyoruz. Maalesef bu mümkün değil. Bizim iş fikrimizi projeye, projemizi girişime dönüştürme konusunda atılacak adımları öğrenmeye ve sürdürülebilirlik konusunda fikir sahibi olmaya ihtiyacımız var. Mevcut işletmelerimizin ise teknolojiyi ithal etmek yerine üretmeye teşvik edilmesiyle proje üretimimizin de aynı oranda hızlanacağı kanaatindeyim.

-Fikirlerin projeye dönüşmesi için öncelikle atılması gereken adımlar nelerdir? 

Biz buna iş fikrinin planlanmasını da içeren proje döngüsü yönetimi diyoruz. Fikri olan biri öncelikle sermayesi olan ama nereye yatıracağını bilmeyen biri gibi düşünmeli. Parasını istediği kişinin, bu fikri hayata geçireceği yer ve bölge konusunda bir fikri var mı? Bu fikir daha önce gerçekleştirilmiş mi veya benzer örnekleri var mı? Var ise muadil ürün/hizmetlerin yapılış şekli, sunum ve maliyeti ile satış fiyatı gibi kavramlar biliniyor mu? gibi pek çok sorusu olacaktır.

Yazının devamı...

Güç ülkelerden ağlara kaydı

23 Temmuz 2018


Akademik çalışmalarının yanı sıra Bursa kültürüne ışık tutan kitaplarıyla da tanınan Prof.Dr.Necmi Gürsakal ile eğitimden aile yapısına, sosyal ilişkilerden istihdam sorununa kadar geleceğimizi etkileyen “yeni küreselleşme”yi konuştuk. Benim için bu röportajın ayrıca özel bir yanı var ki, o da hem üniversitede hem de yüksek lisansta tez hocamla son 25 yıldaki değişimi ve zamanın ruhunu birlikte yakalama şansını elde edebilmek…

Bundan altı yıl önce sizinle bulut sistemi, büyük veri üzerine yaptığımız röportajdan bu yana hayatımıza inanılmaz kavramlar girdi?
Amerika kıtasının keşfi, İstanbul’un fethi, baskı makinelerinin yapılması, uzayın keşfi, bilişim teknolojileri alanında yaşanan devrim gibi dünya tarihindeki dönüm noktalarında hep “küreselleşme, teknoloji, ağlar ve güç” kavramların etkisi var. Sürekli birlikte ve iç içe geliştikleri için matruşka bebeklerine benzetmemiz doğru olur. Çünkü günümüzde her şey her şeyi etkiliyor ve artık hiçbirinin diğerlerine üstünlüğü yok. Zaman öylesine hızla geçti ve öylesine olağandışı gelişmeler oldu ki, gezegenler arası sınırların aşılması olan “gezegenleşme”ye yaklaşmış durumdayız. Henüz insan başka bir gezegende yaşamasa da geldiğimiz nokta bu. Herhalde Mars’ta birileri yaşamaya başladığında, küreselleşme yerine gezegenleşme kavramı ile ilgilenmeye başlayacağız.

TWİTTER’A TEŞEKKÜR ETTİM

Siz de bu değişimi kitaplarınızla incelemeye aldınız?

Yazının devamı...

Çocuk ihmalini ve istismarını önlemek elimizde

9 Temmuz 2018

Bu kapsamda Mor Salkım Kadın ve Dayanışma Derneği tarafından hazırlanan Çocuk İstismarı’na yönelik bilgilendirme ve önerilere dayalı kitap çalışması kapsamında Cinsel Terapist Burcu Üzümcüler ve Psikolog Eylül Baykara ile bir araya geldik. İstismarın ceza artırımı ile önlenemeyeceğinin altını çizen Üzümcüler ve Baykara, acilen koruyucu ve önleyici tedbirleri içeren çocuk politikasının oluşturulması ve yasalaşması gerektiğine dikkat çektiler.

- Öncelikle “istismar” kapsamına neler giriyor, genel bir tanımlaması var mı?

B.Üzümcüler: Dünya Sağlık Örgütü (WHO); çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da ülkesi tarafından yapılan davranışları çocuk istismarı olarak tanımlamıştır. Şunun altını öncelikle bir çizelim; çocuğa ciddi zararlar veren bir davranışın çocuk tarafından algılanmaması ya da davranışı gerçekleştiren tarafından bilinçli olarak yapılmaması bu davranışın istismar olduğu gerçeğini değiştirmez. Ve ne yazık ki çocuklar üzerinde pek çok açıdan olumsuz etki yaratan istismar; genelde çocuğun yakından tanıyıp, bildiği ve güvendiği kişiler tarafından yapılıyor.

- Çocuk İstismarı kitabında hangi konular yer alıyor?

B.Ü. : Çocuklar üzerinde fiziksel, duygusal, sosyal, bilişsel, cinsel ve zihinsel pek çok açıdan olumsuz etkiler yaratan istismar söz konusu. Çalışmamızda özellikle, Fiziksel İstismar, Cinsel İstismar, Duygusal İstismar ve İhmal Etme üzerinde durarak, istismarın belirtileri, nasıl yardımcı olmamız gerektiği, ebeveynler ve aileler olarak istismarla mücadele ve önlem için yapılması gerekenler konusunda bilgilendirici detaylı bir çalışma gerçekleştirdik. İsteyen herkes www.morsalkim.org sitemizden indirebilir. Basılı hale getirmek, öncelikle okullar olmak üzere daha fazla kişiye ulaştırmak için ilgili kurum ve kuruluşların desteğine ihtiyacımız var.

EN SIK FİZİKSEL İSTİSMAR GÖRÜLÜYOR

- Hangi durumlarda fiziksel istismardan şüphelenmeli, belirtileri nelerdir?

Yazının devamı...

Hayalleri için azmetti kuklabaz oldu

2 Temmuz 2018


Türkiye’de unutulmaya yüz tutan zanaatı meslek olarak yapmaya karar verdikten sonra özel sektördeki işinden istifa eden Yıldırım, son beş yılda kurduğu alt yapısıyla sanatında verdiği eğitimlerin yanı sıra azmiyle yurt dışına kukla üretecek bir yeterliliğe ulaştı. Nilüfer Agora Çarşı’da yer alan atölyesinde çok farklı alanları bir araya getirerek yaratıcılıkta sınır tanımayan Ata Yıldırım ile Kuklabaz’da mesleği kadar renkli röportaj gerçekleştirdik.

- Kısaca sizi tanıyabilir miyiz? Kukla sanatına ilginiz nereden geliyor?

1977 Ankara doğumluyum. Bütün öğretim hayatım Ankara’da geçti, profesyonel iş hayatım ise Bursa’da başladı. İlgim aslında Ankara’da Cebeci Ortaokulundaki iş teknik derslerine kadar dayanıyor. Sürekli bir üretimin içerisindeydim. Lisede ise tiyatro ve sahne sanatlarıyla tanıştım ve benim için bir milat oldu diyebilirim. Tiyatrodan ticari olarak bir beklentim olmadı. Özel sektörde bir iş sahibi olduğum için akşam 6’dan sonra profesyonel ve amatör gruplarda oyuncu, dekor tasarımcısı ya da teknik ekipte yer aldım. İşin mutfağında her türlü kolektif çalışmanın içinde yer aldım. Hala da buna inanıyor, ortak bir şeyler yapılabileceğine dair umudumu koruyorum.

EVDE YAPARAK BAŞLADIM

- Peki bunu profesyonel anlamda meslek olarak yapma aşkı nasıl başladı?

Çok masum bir şey ile başladı; Türkiye şartlarında ek gelir olsun düşüncesiyle (gülerek). Ama kısa sürede doğru projelerde bulunup, mesleki yeterlilik anlamında doğru insanlarla çalışınca iş ciddiye bindi. 4 ay boyunca Türkiye’de unutulmaya yüz tutan meslekler ve zanaatlara dair ustalar yetiştirmeyi amaçlayan, Bir Usta Bin Usta projesi kapsamında her hafta İstanbul’a gittim. Sonradan öğrendim ki kukla yapımı ve oynatımı atölyesine ilk başvuran benmişim. Projeyi duyduğum an sabaha karşı başvurumu yapmıştım. Çünkü bunu bir zanaat olarak görüp tam zamanlı meslek olarak yapmak istiyordum.

Yazının devamı...

Ortopedist oldum çünkü hayat harekettir

25 Haziran 2018

Bu özlemle geçtiğimiz yıl Bursa’da hayalindeki ofisi hizmete açan Esin Hanım ile buluştuğumuzda, branşında ilk olmanın yanı sıra tedavi yöntemlerinde de yeniliklere ve ilklere imza attığını gördük. En büyük hayali ultrasonuyla köy köy dolaşarak ülkemizde bebeklerde en yaygın rastlanan kalça çıkığı hastalığını yerinde tedavi etmek olan Op.Dr. Kayaoğlu Üstünova ile bu alanı seçme nedenlerinden ihmal edilen ayak sağlığımıza kadar sağlık dolu bir sohbet gerçekleştirdik.

 

- Türkiye’nin sayılı kadın ortopedistlerinden birisiniz? Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Neden ortopedist olmak istediniz?

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum. Her zaman insanlarla sıcak temas kuracağım, hayatlarına dokunacağım, karşılıklı etkileşimle, bir değişime sebep olacağım bir meslek hayal etmiştim. Şimdi seçimimi tekrar sorguladığımda milyon yıllık, insanı bütünüyle maddesinden-ruhuna, psikolojisinden-patolojisine bilme merakı ve büyüsüne kapıldığımı görüyorum. Bu sonsuzluk içinde kendi payıma öğrenebildiklerim benim hayatımın özeti olsa gerek.

KARDEŞİ AMELİYAT OLUNCA...

Ortopedi ile tanışmam ise acilde intörnlük yaptığım dönemdir. Gözlemlediğim ortopedi uzmanları, konsültasyon isteği gelince hızlıca acile gelir ve hemen hastalarını sahiplenip yine hızlı bir şekilde tedavilerini uygularlardı. Ayrıca kardeşimin üniversitemin ortopedi servisinde ameliyat olması, bu ekip ile çalışma isteğimi daha da arttırdı. Bu süreçte ortopedistlerin yaptığı işe sahip çıkmaları bana çok yakın bir duygu geldi. Ben de meslek hayatıma bu duyguyu oturtmak istediğim için uzmanlığımı yine kendi üniversitemde Ortopedi ve Travmotoloji Ana Bilim Dalında yapmaya karar verdim.

- Kadınların ortopediyi çok nadiren seçtikleri biliniyor. Sebebi nedir?

Yazının devamı...

Görüntülere ruh katarak, ilk film müziği ödülümüzü kazandırdı

11 Haziran 2018

- Müziğe olan yeteneğini ilk ne zaman keşfettin?
Kilis’te ortaokula gidiyordum 13-14 yaşlarındaydım. Ali Gören ve eşi Ayten Gören, Anadolu Lisesi’nde müzik öğretmenleriydi. Ali Hoca bir gün şehir dışında çıktığında Ayten Hoca’nın ihtiyaçları için ara sıra uğramamı istemişti. İkisi de çok iyi bağlama çalarlardı. Bir gün yine tam kapıyı çalacakken içeriden çok güzel bir ses geldi, durdum ve dinledim. Zili çalınca Ayten Hoca kapıyı açtığında, artık nasıl hayranlıkla bakmışsam sanırım gözlerimden anladı ve “Öğrenmek ister misin?” diye sordu. Nasıl heyecanlandım anlatamam, nasıl istemem ki. “O zaman kendine bir saz al,” dedi. Heyecanım, nasıl saz alacağım endişesine dönüştü birden.

BAHŞİŞLERLE SAZ ALDIM

- Ailenden mi çekindin, yoksa yokluktan mı?
Her ikisi de! Ailemde feodal bir yapı vardı. Öyle ki bir gün köye ziyarete gittiğimde, tarlaya giderken şarkı söyledim diye kuzenlerim beni uyardılar. Civar köylerden görür, duyarlarsa kötü bir şey yaptığım konuşulur diye. Evde de saz alacağımı söyleyememiştim zaten, erkeklerin şarkı söylemesi ayıp karşılanırdı.
Öte yandan 6 kardeştik. Babamı küçük yaşta kaybettim. Anneme de destek olurken, okumak için çalışmaktan başka çaremiz yoktu. Ben de okul sonrası kahvede çalışıyordum. O zamanlar kahveye gelip tömbeki içenler vardı ve hazırlamak meşakkatli bir işti. Sabah beşte kahveye gidip onları hazırlamaya başladım. Topladığım bahşişlerle de Antep’e gidip kendi sazımın dut ağacından kütüğünü seçtim. Azar azar götürdüğüm için bahşişleri, her gidişimde bağlamamın yapılışını görüyordum. Normalde saza bir de süs yapılır ama benim param ona yetmemişti. Ustam bu da benden diyerek küçük bir de süs eklemişti. Ama kılıf alamamıştım.

Yazının devamı...

Eğitimi başaramazsan geleceği var edemezsin

4 Haziran 2018

- Kültür zenginliğinin farkında olmayan bir toplum olduğumuzu hep konuşuyoruz. Nasıl bir toplum olma yolunda ilerliyoruz?
Çok doğru! Biz, motoruna kadar kendi uçağını yapan dünyadaki 5. ülke olduğumuzu bile unuttuk. Bırakın kullanmayı, uçakları satıyorduk. Ne yazık ki bu gelişmişlik 1950’lerden sonra planlı bir şekilde, Türkiye’yi bugüne hazırlamak için engellendi. Burada Köy Enstitüleri çok önemli, bunu ne kadar anlatsak az kalacak. Atatürk 1935 yılında nüfusun yüzde sekseninin kırsal kesimde yaşadığını ve bilginin Anadolu’ya götürülmesi gerektiğini fark ediyor. Askerliğini yapmakta olan Anadolu çocukları arasında okuma yazma bilen yaklaşık 80 kişi, Eskişehir’in Çifteler kasabasında bir araya getiriliyor ve eğitim alıyorlar. Sonra onlar köylerine gönderiliyor, bakılıyor ki başarılı olunuyor, bunun üzerine 21 tane Köy Enstitüsü kuruluyor. Köy Enstitüleri’nin kuruluşunu gösteren haritaya baktığımızda bilginin Anadolu’nun her coğrafi bölgesine eşit olarak dağıtıldığını görürsünüz. Bu çok önemli bir haritadır. Çünkü demokrasi ancak bilgi toplumunun yükselen değeridir ve bir arada yaşama kültürünün en önemli gücüdür.

BİLGİNİN YAYILIŞI ENGELLENDİ

Köy Enstitüleri 2. Dünya Savaşı’ndan sonra soğuk savaş döneminde, kendi tarihine, kültürüne aykırı öğrenciler yetiştiriyor yalanıyla kapatıldı. Büyük bir yalan çünkü Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün giriş bahçesinde Mimar Sinan’ın, Fatih Sultan Süleyman’ın, Kanuni’nin büstlerinin olduğunu görürüz. Ya da Köy Enstitülerinde ders veren hocalardan biri de Aşık Veysel’dir. En güzel eserlerini hocalık yaparken bestelemiştir. Bu mudur kendi kültürüne aykırı eğitim vermek! Bunun nedeni tabii ki bilginin Anadolu’ya yayılışını engellemekti. 1989 yılında Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra iyice içinde bulunduğumuz bölüştürücü, ayrıştırıcı politikalara Türkiye’nin sürüklenmesiydi.

ÖNCE ÇOCUKLARI KAZANIN

- Bilgiyi eşit olarak yayma düşüncesinden bugünkü eğitim sistemine gelirsek?

Yazının devamı...
Sibel BAĞCI UZUN Kimdir?

.