"Reha Erus" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Reha Erus" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Reha Erus

71'inci Venedik Film Festivali'nin ardından

25 Mart 2015

Nihayet restore edilen filmler bölümü “Venedik klasikleri” için Ömer. L. Akad’ın “Gelin” i seçmiş ve oyuncusu Hülya Koçyiğit’i onur konuğu olarak davet etmiş.

Festival genelde ekonomik kriz ve devletin bütçeyi kısıtlamışıyla gözle görülür derecede küçülüyor her geçen yıl. Hollywood yıldızlarına istedikleri ayakbastı parası pek ödenemiyor. Başkan Barbera “Yıldız sisteminden” kaçılması gerektiğinin nedenlerini anlatıyor.

“Para yoksa, ünlü de yok”
“Sivas” tan ödül bekleniyordu. Fransız Müzisyen besteci Alexandre Desplat başkanlığındaki jüri, yönetmen Kaan Müjdeci’nin filmine “Jüri Özel Ödülü” nü layık gördü. Eleştirilerde oldu. Bazı sinema yazarları bu filmde kadın bulunmadığını öne sürerek “Kadınsız bir festival filmi olur mu?” sorusunu gündeme getirdiler. Ama “Sivas”ın içeriği beğenildi. Venedik Film Festivali çerçevesi dışında “Bağımsız” Bastio D’Oro ödüllerinde “En İyi Erkek Oyuncu” dalında “Sivas”ın minik oyuncusu Doğan İzci mutlu sona ulaştı. Ne hazindir koskoca Venedik Film Festivaline ismen davet edilmiş bir küçük çocuğa İtalyan konsolosluk yetkililerinin üç günlük vize verip ödülünü seçenlerin elinden almasını engellemesi! Yazık.

Fatih Akın’ın “The Cut” ı Venedik’e büyük ümitlerle geldi. 15 Milyon Euro’luk Ermeni soykırımını ele alan film hiçbir zaman yarışma potasına giremedi. Beğenilmedi. Karışık ve istikrarsız bulundu. Gösterildiği gala sonrası unutuldu gitti.

Ödülleri alanlar fazlasıyla hak ettiler. İtalyan filmleri yine umduğunu bulamadı. Özellikle Francesco Munzi’nin Mafyayı anlatan yapıtı ve 11 dakika alkışlanan “Anime Nere” büyük düş kırıklığına uğradı. Bence Meksikalı yönetmen Alejandro İnarritu’nun “Birdman” ı açılış filmi olmanın olumsuzluğunu yaşadı ve ödülsüz döndü.

Yazının devamı...

Önce bir güle güle

13 Ekim 2014

Akil’in tayini Paris’e çıkmıştı. Gürsoy ise görevini tamamladıktan sonra merkeze döndü. Ama burada fazla kalmayacak ve gerçek mesleği olan öğretim üyeliği için üniversiteye dönecek. 5 yıla yakın Roma’da dinler arası diyalogda en güzel örnekleri veren ve Kilise ile Ankara arasında yoğun ilişkileri inşa eden Prof. Dr Kenan Gürsoy Vatikan’da Türkiye’nin gerçekleştirdiği kültürel etkinliklerle ön plana çıkmasını bildi. Gerek “Emerit” Papa 16. Benedikt ve gerekse yeni Papa Françesko ile iyi ve yoğun ilişkiler kuran eski büyükelçimiz 29-30 Kasım’da Türkiye’ye ziyarette bulunacak Katolik dünyasının ruhani lideri için Ankara’da çalışmalarını sürdürecek sonra Galatasaray Üniversitesine dönecek. Güle güle sevgili büyükelçim. Sizi çok özleyeceğiz.

ÇIPLAK HÜKÜMET

Şubat ayında kurulan Merkez Sol İtalya hükümetinde 16 Bakanın 8’i kadın. Üstelik hepsi genç ve güzel. Böyle olunca geçtiğimiz yaz mevsiminde paparazzilere büyük iş düştü. Amaç plajlarda kadın bakanları görüntülemekti. Bakanları bekleyen paparazziler önce Başbakan Matteo Renzi’nin eşi “First Lady” Agnese’yi beyaz ve seksi bikinisiyle yakaladılar. Sonra kabinenin en güzeli sayılan reformlardan sorumlu Bakan Maria Elena Boschi paparazzilerin ciddi kurbanı oldu. Bikini filan derken üstsüz görüntülendi. Bir başka bakan Stefania Giannini’de sele serpe göğüsleri açık güneşlenirken deklanşörlere takıldı. Eğitim Bakanı üstsüz güneşlenmekten sakınmadığını itiraf etti. Bir yaz böyle geçti. Şimdi Renzi hükümetinin kadın bakanları ciddi ülke reformlarını hazırlamakla meşguller. Gelecek yaz mevsimine kadar paparazziler rahat nefes alacaklar.

Yazının devamı...

Muzip ve şamatacıydı

9 Eylül 2014

Diğer ünlü oyuncuların aksine şamata yapar, sizi eğlendirirdi. Güldürürken ağlatır, ağlatırken güldürürdü. Yerinde duramaz, zaman zaman ayağa kalkar dolaşırdı.

Vedası ise “Good morning Vietnam” diye bariton sesiyle bağırması olurdu. İki kez röportaj yaptım Robin Williams ile. O dönemde alkol tedavisi görmüş, ayrıca psikolojik destek almıştı. Kendisini iyi hissediyordu. İtalyanca aryalar söylüyordu söyleşi sırasında.

İlk belirlemelere göre intihar ettiğinden şüphe ediliyor. Geçtiğimiz Haziran ayında “Mrs Doubtfire” adlı filminin devamı için bir projesi olduğunu açıklamıştı “Ölü Ozanlar Derneği” en zeki ve en etkili üyesini yitirdi. Güle güle Robin Williams.

Yazının devamı...

Kos ve Yorgo'nun yeri

28 Ağustos 2014

Bodrum’dan her sabah 9.30’da kalkması gereken yarı arabalı vapur Kos’tan izin gelmedikçe iskeleden halat çözemiyor. Gerekçesi Adanın polisi Türk yolcuların bilgilerini tek tek inceliyor. 1 saatlik yolculuktan sonra Kos’a ulaşılınca asıl çileyi yine Türk pasaportlular çekiyor. Yabancılar seri halinde pasaport polisinden rahatlıkla geçiyor. Türkler için konulan sıra uzadıkça uzuyor. Elimde İtalya’dan oturma müsaadesi belgesi bulunuyor. Schengen de bana serbest dolaşım hakkı vermiş. Yunan pasaport polisine bunu anlatmak her seferinde zor oluyor. Pasaportumda ay yıldız var ya! İnsan o an ulaşım olsa Bodrum’a geri dönmek istiyor. Ama geldiğin gemi ile dönmen gerekiyor.

Zaten kısıtlı olan zamanın büyük bir bölümü barakadan yapılmış gümrükte geçiren Türkler dayak yemişten beter Yunan sorgusundan sonra Marina’daki kafelerde soluklanıyorlar. Ardından sokaklarda bir turistik tur ve yemek. Yemekten sonra da içki alımı. Yemek demişken üç yıldır hep aynı restorana gidiyoruz. Zaten garson Yorgo’nun yeri olmasa KOS çekilmez. Adı “Fish House – Taverna”, sahibi Dimitris Sakfillaris. Gerçekten en güzel balığı, en güzel mezeleri ve harika deniz mahsullerini burada Babayani rakısı eşliğinde yerken mest oluyorsunuz. Üstelik Bodrum’a oranla çok ama çok daha ucuz. Yorgo kem küm Türkçe de konuşuyor karşı taraftan gelmiş müşterilerle. Servisi harika. Ama en kral tabağı bol aroma soslu midye. Sarımsaklı, taze kereviz yapraklı, maydanozlu ve sarı kıyılmış biberli ayrıca elbette şarapla pişirilmiş. Jumbo karidesler sarımsak soslu veya tereyağlı ve biberli. Ahtapot ızgara ya da salatası yumuşacık (Ahmet Hakan’ın kulakları çınlasın. Gerçekten bizden daha iyi beceriyorlar pişirmesini). Kalamarı da pamuk gibi. İnsanın yazarken ağzı sulanıyor. Balıkları taze. Çipura favorisi. Ancak kalabalıksanız önerim ortaya karışık bir tabak almanız deniz mahsulleri ve balık birlikte. Eğer Kos’a giderseniz “Fish House – Taverna” limanın meydanındaki sette mavi – beyaza bürünmüş gözlerden kaçmaz mutlak uğrayın ve yemeğinizi rahatlıkla kazık yemeden yiyin.

Artık dönüş zamanı. Adadaki bol içki mağazalarına uğrayın ve Türk rakılarını üç misli düşük fiyatına alın. Diğer içkileri de tabii. Teselliniz bu olsun. Çünkü birazdan adayı terk etmek, Bodrum’a dönmek için gümrükte yine bir işkence başlayacak. Pasaport polisleri kaçınılmaz başınızı ağrıtacak. Adaya Bodrum’dan gelen ve el üstünde tutulan yabancılar ellerini kollarını sallayarak ve sadece bir, iki kadeh bira veya meşrubat içip günü sandviçle tamamlayıp neredeyse para bırakmazken, Türkler restoranlarda yiyip içtikten sonra aldıkları içkiler ve hediyeliklerle Yunan ekonomisine katkıda bulunmanın cezasını giderayak yine çekiyorlar. Maalesef kaçınılmaz Yunan düşünme yapısı bu.

Yazının devamı...

“QUO VADİS” Made in İtaly?

14 Ağustos 2014

Beyaz eşyada İtalya’nın simgesi Merloni ailesinin “İndesit” markası yüzde 68 hissesini 758 milyon Euro karşılığında Amerikan “Whirlpool” a devretti.

İtalyan devlet havayolları “Alitalia”da iflas batağından B.A.E’nin “Etihad” havayollarına tutunarak kurtuldu.

Aslında yabancı sermaye İtalya’ya girmiyor. Yerli malları İtalya’dan bir şekilde kaçmayı hedefliyor son 10 yıldır.

Moda evleri, gıda ve içecek sanayi, otomotiv sektörü, mobilya ve beyaz eşya pazarı, hatta futbol kulüpleri İtalya’dan teker teker kaçanlar giderek artıyor. Büyüklü küçüklü yabancılara satılan firmaların sayısı 487’yi bulmuş Dış Ticaret Bakanlığının rakamlarına göre!

İtalya’nın en saygın şekerleme sektörünü devi “Pernigotti” bilindiği gibi Toksoz Holding’e satılmıştı.

Elbette yabancıların “Made in İtaly” ye itibarı son derece yoğun. “Made in İtaly” bünyesindekilerin hepsi dünyaca tanınmış markalar. Hele moda ve lüks eşya sektöründe olanlar peynir etmek gibi yabancı alıcı bulabiliyor. Ancak bütün satım işlemleri yapılırken sendikalar büyük tepki gösterip öfke kusuyor, devlete hesap soruyor. Her yeni alıcı öncelikle çalışanları anında işten çıkartma yoluna gidiyor. Tazminat konusu pazarlığın başını çekiyor. Örneğin “Etihad”, Alitalia için pazarlık yaparken 2.251 çalışanının isten çıkartmasını şart koştu. İtalyan havayollarının karşısına sendikalar dikildi. Tüm yasal ve sendikal haklar için savunmaya geçildi. Adres olarak mahkemeler gösterildi. Güçlü sendikalar asla pes etmedi. Sonunda 1.021 çalışanın işlerini kaybetmeden havayollarının yan kurumlarına transferi uygun görüldü. 250 pilot ve kabin memurlarının Abu Dabi’ye kaydırılması kararı alındı. 980 çalışan içinde devlet başka sektörlerde iş bulacağına söz verdi. Ama “Made in İtaly” engellenemeden giderek yabancılaşıyor. İsterseniz sektörlerine göre hangi belli başlı markaların hangi ülkelere satıldığının listesine bir göz atalım:

MODA VE LÜKS EŞYALAR:

Yazının devamı...

Papa Francesco’nun ikinci barış harekatı girişimi

8 Ağustos 2014

Öneriye iki lider de olumlu yanıt vermiş ve çok kısa sürede, 8 Haziran’da Vatikan’ın bahçelerinde o barış duası gerçekleşmişti. Papa Francesco bu tarihi olaya Fener Patriği Bartholomeus’u da davet etmişti.

Tarafların barış umudu için duası bütün dünyada yankı görmüş ve Papa Francesco’nun arabuluculuğu büyük ses getirmişti.

Hatta barış duasının ertesi günü Fener Patriği Bartholomeus’un Roma’da Vatikan Büyükelçiliğine Büyükelçimiz Prof. Dr. Kenan Gürsoy’a yaptığı nezaket ziyaretinde bir sorumuza, “Bu kez umutluyuz. Dinler arası diyaloglarla Ortadoğu’ya barışın getirilmesi için sarf edilen çabalar umarım meyvesini verir. Dualarımız kabul olur ve iki taraf savaşa son verir” demişti.

Maalesef o barış duasından dört beş hafta sonra Gazze’ye bombalar yağmaya başladı. Kadınlar, çocuklar öldü. Tüm ateşkes çabaları sonuç vermedi.

Papa Francesco tekrar ortaya çıktı. 27 Temmuz’da Pazar ayini “Angelus”da Sen Piyer Meydanı’ndaki vaazında Ortadoğu’da yaşanan savaşı ele aldı ve şöyle konuştu: “Tüm kalbimle rica ediyorum. Yalvarıyorum. Artık durun. Savaş olmasın, insanlar ölmesin. Lütfen durun, yapmayın. Artık durma zamanı. Ateşi insanlık adına kesin”

Kimse Papa’yı dinlemedi. Bombalar hala Gazze’ye düşüyor. İnsanlar ölüyor. Okullar, hastaneler hedef alınıyor. Dünya ve özellikle Batı temenninin ötesine gidemiyor. Savaş durdurulamıyor.

Papa Francesco bu kez sporu ve özellikle futbolu alet ederek son bir çaba ile barışı getirmek için stadın adresini veriyor.

Yazının devamı...

Mea Culpa

15 Temmuz 2014

“Corriere della Sera” gazetesinin “Lettura” edebiyat ekinde Pierluigi Battista’nın kaleme aldığı çok anlamlı ve düşündürücü bir makale vardı. Adeta Batıyı her zaman ki gibi vurdum duymazlıkla suçluyordu. Yazının başlığı “Le Piazze” yani “Meydanlar” dı. Kahire’de ki Tahrir Meydanı, İstanbul’da ki Taksim Meydanı, Kiev’de ki Maidan Meydanı, daha da geriye giderek Pekin’de ki Tienanmen Meydanını anımsatıyor ve tek başına tanka “Meydan” okuyan genç Çinli eylemcinin canlı yayınlarla ne denli dünya kamuoyunu ilgilendirdiğini ancak olay bitip ışıklar sönünce o kişilerin sırtını başka bir yere çevirip o heyecanı çabuk yitirip, unuttuklarını anlatıyordu.

Kahire’nin Tahrir Meydanında yaşananları sahneye konmuş bir oyun gibi ekranlardan seyredenlerin o günlerde gençlere destek çıktığını ancak olaylar etkisini yitirince o simge meydanın adının bile unutulduğunu itiraf eden yazar Taksim Meydanı çocuklarının da televizyondan özveriyle desteklendiğini başkaldırıların hayranlıkla izlendiğini, karşı koymalarda taraftar konumuna geçildiğini, keza Kiev’de gece boyunca ki çatışmaları koltuğa serilip film seyreder gibi baktıktan sonra Maidan Meydanının da tele kumandaya basıp kaderine terk edildiğine değinirken adeta “Mea Culpa” diye haykırıyordu.

Pierluigi Battista Avrupa’nın dünya olaylarını günü birlik yaşadığını, ders alınmadığını, kayıtsız kaldığına adeta isyan ediyor ve ekran başından ayrılan gözlerin anında körleştiğini, bunun da başkalarına karşı çok büyük bir haksızlık olduğunu vurguluyordu.

Geçen hafta Roma’da İtalya’nın AB dönem başkanlığı nedeniyle Radikal Parti tarafından düzenlenen “Türkiye AB’n de. İtalya’dan üyelik müzakereleri için bir atılım” adlı bir panel düzenlendi. Radikal Partinin kurucularından Dışişleri eski Bakanı Emma Bonino “Türkiye hayranı” olarak konuşmacılar arasında başı çekiyordu. İtalya’nın önerdiği atılım Türkiye’nin Cumhuriyetinin 100. Kuruluş yılı olan 2023’e kadar AB’ye tam üye olması amacını taşıyordu. Kısacası 9 yıl bekledik, koca bir 9 yıl daha kapısında süründürüleceğiz Avrupa’nın. Bonino Avrupalı bazı liderlerin entrikalarını, içten pazarlığını, Kıbrıs Rum Kesiminin ayak oyunlarını anlattı. Alenen Fransa ve Almanya’yı ve onların liderlerini suçladı. Sonra artık klişeleşen “AB’nin Türkiye’ye daha çok ihtiyacı olduğunu” vurguladı. Konuşmasında bir türlü açılamayan başlıklar arasında medya ve adalet, özgürlüklerinde bulunduğunu ve o fasılların hayata geçirilememesinin büyük bir hata ile Türkiye’de yaşanan karmaşıklara neden olduğunu öne sürdü. Batının Türkiye’nin önemini hala anlamadığını Orta Doğu’da üstlendiği önemli rolünü kavrayamadığını, cesur ve dinamik ekonomisini önemsemediğini belirterek adeta bir “Mea Culpa” itirafında bulundu.

Bir yazar ve bir kurt siyasetçinin görüşleri Avrupa’nın dünyaya ve özellikle Türkiye’ye ne kadar “Fransız” kaldığını bir kez gözler önüne seriyor maalesef.

Yazının devamı...

'Mare Nostrum'

13 Temmuz 2014

'Mare Nostrum' şimdilerde İtalyan hükümeti tarafından kaçak göç ile ilgili seri ve kalıcı operasyonlar için kullanılan bir parola.

Yılbaşından bu yana İtalya’ya teknelerle tam 59 bin mülteci geldi. İtalya bu büyük göçle başa çıkamıyor. Hele yaz ayları geldiğinde ve deniz çarşaf gibi olduğunda 'umuda yolculuk' tekneleri birbirinin ardından Sicilya Adası'na doğru rotayı çeviriyor. İtalyan Hava ve Deniz Kuvvetleri zaman zaman aşırı istif ve yığılmadan alabora olma tehlikesi geçiren bu köhne, son yolculuğuna çıkan tekneleri zorunlu denizin ortasında tahliye ediyor. Sicilya Adası akın akın gelen mültecilere konaklayacak yer kalmadığını Roma’da ki hükümete anlatmaya çalışıyor. Belediyeler, kaymakamlıklar, sivil savunma örgütleri resmen pes etmiş durumdalar. Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı da AB’den yardım elini uzatmasını istiyor. Tek başına bu büyük göçe karşı koyamayacağını sürekli “Fransız” kalan Brüksel’e boşuna anlatmaya çalışıyor. Sadece son iki ayda 'umuda yolculuk' 84 mültecinin İtalya’ya ulaşma sırasında boğulmasına neden oldu. Aralarında hamile kadınlar ve çocuklarda var. Çoğu Suriyeli, Somalili, Afgan... Son olaylarla birlikte Iraklılar da buna tekrar dahil oldular. Kısacası savaştan kaçma artık bahane değil bir gerçek. AB’den umudu kesen İtalya, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne başvurdu hem de “İmdaatt” haykırışları ile. O örgüt İtalya’ya Türkiye, Lübnan ve Ürdün’ü örnek göstererek binler değil bu ülkelerin yüzbinlere, milyonlara sınır kapılarını açıp bağrına bastığını hatırlatarak “59 binin lafı mı olur!” demeye getirdi.



'Mare Nostrum' da insan kaçakçılığı artık ciddi bir gelir kaynağı. Mafya’nın elinde bir darphane sanki.

Yazının devamı...