"Özgür Bolat" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Özgür Bolat" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Özgür Bolat

Bir çocuk neden vurur?

12 Ocak 2017

Yanıtlamaya çalışıyorum ama her zaman fırsat olmuyor.

Bundan sonra bazı yazılarımda bu soruları yanıtlayama çalışacağım.

Özellikle şu tür soruları sık sık alıyorum: “Çocuğum sürekli kardeşine vuruyor. Ben de ona mola cezası veriyorum. Vurmaması için ne yapmam gerekir?”

MOLA YARALAR

Mola, son derece zararlı bir yöntemdir. Mola, yaralı çocuğu tekrar yaralamaktır.

Peki, kardeşine vuran çocuk, neden yaralıdır?

DUYGU YÖNETİMİ

Vuran insanın iki yarası vardır: Birinci yara, duygusunu yönetememektir.

Duyguları yönetmek için ilk önce (i) duygunun farkına varmak sonra da (ii) kaynağını bulmak gerekir.

Kaynak yaraysa, bu yarayı (iii-a) iyileştirmek; değer ihlaliyse, (iii-b) eyleme geçmek gerekir.

YARAYI KORUYAN ÖFKE

Örneğin; bir anne, çocuğu dışarıya eşofman ile çıktığı için ona kızdığını söyledi. Daha özenli çıkması gerektiğini düşünüyormuş. Burada annenin yarası ne? İmaj kaygısı.

Anne bu yarayı (öfkenin kaynağı) keşfettiği an, çocuğa kızmak yerine, kendi imaj kaygısını yenmeye çalışır. Ancak bu şekilde duygusunu yönetebilir.

(Yara olmadan da ‘öfke’ oluşur. Değer ihlali varsa, örneğin bir kişi haksızlığı uğradıysa, öfkelenir. O zaman da amaç; vurarak değil, eyleme geçerek haksızlığı gidermek olmalıdır.)

DUYGUYU İFADE EDEMEME

Vuran insanın ikinci yarası da duygusunu ifade edememektir.

Duygusunu ifade edemeyen insan; ya küfreder ya da kendisini başkalarına vurarak ifade eder. Peki, çocuk duygusunu ifade etmeyi neden öğrenememiştir?

Aslında çocuklar duygularını ifade etmeyi öğrenmez. Zaten biliyordur. Anne veya baba onların duygularını bastırırsa, çocuk duygusunu saklamaya ya da sağlıksız yollarla ifade etmeyi öğrenir (vurmak veya yatağını ıslatmak gibi).

ASIL SORUN

Kardeşine vuran çocuk, hem öfkesini yönetmeyi bilmiyordur, hem de kendini ifade etmesini. Bunun çözümü çocuğa ceza vermek değil, ona kendisini sözlü olarak ifade etmesini öğretmektir.

Çocuğa mola cezası verilirse, asıl sorun bastırılmış olur.

Mola cezası alan çocuk, anlaşılmadığını düşündüğü için, değersizlik duygusu başlar.

Dahası molada bekletildiği için de terkedilme korkusu oluşur. Sonuçta aile onu tek başına yapayalnız bırakmıştır.

O zaman ne yapmalı?

ÇÖZÜM

Çocuk kendini vurarak ifade ediyorsa, anne/baba ilk önce sakin olur. Kendisi sinirlenmez veya panik yapmaz.

Sonra çocuğuna ne hissettiğini sorar. Çocuğun duygusu aile için bastırılıyorsa, öfke demeyebilir. Bu durumda aile sorar: “Sinirlendin mi veya öfkeli misin?”

Çocuk “Evet” derse; sebebi sorularak, kaynağına inilir.

Çocuk kaynağının adını koyamayabilir. (Maalesef çocuklarımızı kendini tanıma yetisiyle yetiştiremediğimiz için çocuklar çoğu zaman duygularının kaynağını tanımlayamıyor.)

Bu durumda anne ve baba öfkenin kaynağını kendisi belirler ama bunu çocuğa ifade etmek zorunda değildir. Kendisi fark ederek uzun vadede bunu çözer.

Çocuk öfkesini söyledikten sonra, aile bunu empatiyle karşılar.

Çocuğun gerekçesi yanlış/mantıksız olabilir (ailem kardeşimi benden daha çok seviyor inancı gibi) ama önemli değil. Gerekçe daha sonra ve uzun zamanda düzeltilecek bir şey. Duygular her zaman doğrudur.

DUYGUYU İFADE ETMEYİ ÖĞRETME

Aile duygunun adını koyduktan ve empati kurduktan sonra, biz öfkemizi vurarak değil, söyleyerek ifade ederiz der. Burası çok önemli.

Çocuğa, öfkesini karşıdaki kişiye söyleyerek ifade etmesi öğretilir.

Burada bol bol ‘role-play’ ve drama yapmak çok etkili olur.

ANLAYIŞ

Bu aslında bir yöntem değil, bir anlayış biçimidir.

Anne ve baba da örnek olmalıdır. Anne ve baba öfkelerini birbirlerine bağırarak (sözlü şiddet) değil, sözle ifade ederek model olmalıdır.

SONUÇ

Kısacası çocuk vurarak kendini ifade ediyorsa, kök sebebi inilmeli. Kök sebep, çocuğun duygusunu tanımaması ve ifade etmeyi bilmemesidir.

Kızmak, bağırmak ve mola vermek yerine, çocuğa duygusunu sözlerle ifade etmesi öğretilmeli. İşte o zaman barışçıl bireyler ve barışçıl bir toplum yaratabiliriz.

NOT 1: Tabii bir de çocuğunuzun ruh sağlığı için, onu Meclis’teki kavgalardan uzak tutun.

NOT 2: Beni Ödülle Cezalandırma” kitabımda, bu tür sorunlara nasıl yaklaşılması gerektiğini PİDE yöntemiyle anlattım. Detaylı bilgiyi kitapta okuyabilirsiniz. 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

Geliştiren anne-baba nasıl olmalı?

5 Ocak 2017

Doğan Hocam, anlamlı ve mutlu bireyler yetiştirme konusunda bizleri aydınlatan bir bilim insanı ve düşünür.

Bu son kitabında da çocuğunu engelleyen değil, geliştiren ailelerin özelliklerini net bir şekilde anlatıyor, ailelere ışık tutuyor.

Kitabı okumanızı öneriyorum.

Peki, kitaba göre geliştiren aile nasıl olmalı? Bu ailenin özellikleri nelerdir?


MÜTHİŞ POTANSİYEL
Geliştiren ailenin en önemli özelliği, çocuğa kendi yaşamında kendi olarak var olma gücünü vermesidir.

Bu aileler, onları bir birey olarak görüyor ve olduğu gibi kabul ediyor.

Onları diğerlerinden daha özel değil ama bir bütün içinde eşsiz olarak görüyor.

Bu aileler çocuklarına potansiyellerinin en üstüne çıkması için yardımcı oluyor. Aynı zamanda bu konuda bilgi edinme merakı içinde oluyor.

Bu destek için de emek ve zaman vermeye istekliler. Geliştiren aile, kendi sorumluluklarını başka bir kuruma devretmiyor.


AİT OLMA VE BİREY OLMA
Geliştiren aile çocuğunu, hem birey olarak yetiştiriyor hem de aidiyet duygusunu geliştiriyor.

Çok fazla baskı yaparsa, çocuk birey olamıyor.

Çocuğa tanıklık yapıp, sevgisini sunmazsa, çocuk ait hissetmiyor.

Geliştiren aile bu dengeyi hep gözetiyor.

Geliştiren aile, çocuklarının sorunlarını çözmektense, onlarla  sohbet içinde kalıp, onun sorunlarını çözmesine destek oluyor.


ÇOCUK MU YURTTAŞ MI?
Geliştiren ailenin en büyük amaçlarından bir tanesi de sadece çocuk değil, diğer insanlarla  biz bilinci içinde var olabilen, yurttaşlar yetiştirmek.

Peki, kim iyi bir yurttaş olur?

Başkalarının gözüne girmek değil, kendi gözünde saygınlığını kaybetmeyen, değerleri güçlü insanlar iyi bir yurttaş olur.

Yani geliştiren aile hem kendi potansiyelini geliştiren hem de vatana hayırlı bir evlat yetiştiriyor.


BAŞARI HEYECANI
Geliştiren ailenin çocuğu başarısızlıktan korktuğu için değil, başarı heyecanını yaşamak için başarmak istiyor.

Bu çocuklar ellerinden gelenin en iyisini yapıyor ve başarının heyecanını yaşıyor. 

Başarıyı, ailelerinden veya rezil olmaktan korktukları için istemiyor.


ANNE BABA OLARAK BEN KİMİM?
Geliştiren anne-babanın diğer özelliği de eş ilişkilerinin iyi olması.

Kendi araları iyi olmayan ve sevgi ihtiyacını çocukla karşılayan ailelerde, çocuk özgürce büyüyemiyor ve kötü bir ilişkiyi modelliyor.

Geliştiren aile, çocuğun ‘yüz’ varlığını değil, ‘can’ varlığını geliştiriyor. Çocuk kültür robotu olarak başkaları için değil, kendi değerleri için yaşıyor.

Diğer insanlarla da insan insan ilişki kuruyor.


GELİŞTİREN AİLE 
Sonuç olarak engelleyen ailenin derdi, çocuğun yanında güçlü olmak ve çocuğu kendi isteklerine göre şekillendirmektir.

Ama geliştiren ailenin özelliği çocuğun kendisi olmasına izin vermek ve bu süreçte onun hep tanığı olmaktır.

Geliştiren aile kendi doğrularının farkındadır. Kolay olanı değil, anlamlı olanı seçer.

En önemlisi de bilen değil, öğrenendir.

Geliştiren aile olmadıkça, mutlu ve kendi olabilen bireyler yetiştirmemiz çok zor.

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

 

 

Yazının devamı...

Spor etkinlikleri çocuklara ne zaman zarar verir?

29 Aralık 2016

Son söyleyeceğimi ilk olarak söyleyeyim: “Küçük yaşta çocuklarını yarıştıran aileler ve hocalar çocuklara zarar verirken, eğlenmesini sağlayan hocalar onlara yarar sağlar.

Nasıl mı?


SPORCU NASIL YETİŞTİRİLİR?
Değerli dostum Banu Yelkovan bir spor aşığı. Hem Banu’nun gözlemleri hem de araştırmalar net gösteriyor ki yurtdışında alanına aşık sporcular benzer yetenek gelişim sürecinden geçiyor.

İlk önce (i) eğlence için spor, sonra (ii) antrenman/gelişim için spor ve en son (iii) müsabaka için spor yapıyorlar.

Yani, 7-8 yaşına kadar eğlence, 12-13 yaşına kadar antrenman ve 13 yaşından sonra müsabaka başlıyor.

Ama bizde durum ne? Çocuklar 7 yaşında hemen rekabet ortamına sokuluyor. Amaç, spor yapmak değil, kazanmak oluyor.

Peki, bu durumda ne oluyor? Ya da bunun zararı ne oluyor?


BİRİNCİ ADIM: ‘EĞLENCE’
Nasıl bir binayı ayakta tutan temeliyse, sporun temeli de eğlencedir. (Bu sanat ve müzik için de geçerli.)

Sporu eğlence için yapmaya başlamayan çocuk, kısa zamanda sporu bırakır.

Çünkü keyif almaz.

Çocukken bırakmasa bile, birçok madalya kazanır ama bu kez 17 yaşında bırakır.

8 yaşına kadar çocuk spora sadece ‘eğlence’ için gitmelidir. Yoksa, çocuk başarılı olsa dahi aslında onun için temelsiz bir bina inşa edilmiştir. Hemen yıkılmaya hazır.


İKİNCİ ADIM: ‘GELİŞİM’
İkinci olarak, gelişim insana haz veren bir şeydir. Peki bunu nereden biliyoruz?

İnsan gelişince, beyni dopamin salgılar.

Ama gelişim süresince rekabet olursa, çocuk gelişimi haz ile değil, kaygıyla beraber kodlar.

Kaygı da gelişimi durdurur. Bu tür çocuklar, sık sık tökezleme dediğimiz davranışı sergiler.

Aynı  öğrenmeyi test kaygısıyla birleştiren çocuğun, sınavda bildiği soruları yapamaması gibi.

Yine maalesef, eğlence sürecinde olduğu gibi, gelişim sürecinde de çocukları rekabete sokuyoruz.

Böylelikle çocuklar ya spordan soğuyor ya da kapasitelerinin üstüne çıkamıyor.

Türkiye’nin sporda başarısı da malum.


AMAÇ: ‘KAZANMAK’
Üçüncü olarak, spordaki en önemli beceri, duygusal gelişimdir. Küçük yaşta rekabete giren çocuk, kazanma ve kaybetme kaygısıyla spor yapar.

Bu kaygı da onun duygusal gelişimini zedeler. Zaten çoğu aile de şikayet eder: “Kızım/oğlum artık yüzmeye gitmek istemiyor.”

Çünkü olay spor yapmaktan çıkıp, kazanma ve kaybetme (rezil olma) olayına dönüşmüştür. Çocuk spordan değil, kaygıdan kaçıyordur.

Amaç eğlenmek ve gelişimden çıkıp kazanmaya dönüşünce, kaybedenler spordan soğur, kazanlar da yerini korumak için hırslanır.

Hırs da en önemli kaygı kaynağıdır. Gelişen çocuk hırslı değil, azimlidir.


HOCANIN KALİTESİ
Size daha önemli bir şey diyeyim: yurtdışında bu üç evrede (eğlence, gelişim/antrenman ve müsabaka) hoca değişir.

Çünkü üçü de ayrı hocalık becerisi gerektirir.  (Bazen bir hoca iki evrede aynı anda etkin olabiliyor.)

Ama maalesef bizde yine üç evrede de çocuk aynı hocadan ders alır.


GELİŞİM YÖNTEMİMİZ
Kısacası, çocuğunuz spor etkinliğini bırakmak istiyorsa, mutlaka bir korkusu vardır. Bu korkuyu keşfetmeden çocuğa baskı yapmak zararlıdır.

Bu korku da çoğu zaman rekabet ortamında oluşur.

Çocuğunuzun sadece eğlence, sosyalleşmek veya sağlıklı olması için spor yapmasını istiyorsanız, rekabete zaten hiç sokmayın. Bırakın çocuk keyif alsın. Zaten keyif alan çocuk gelişmek ister ve spora devam eder.

Profesyonel sporcu olmasını istiyorsanız, o zaman da belirli yaşa kadar rekabete sokmayın.

Kazanmak için spora başlayan ya başarısız ya da mutsuz bir şampiyon olur.  Bu iki durumda çocuk kayıptadır.

Ama eğlenmek ve gelişmek için spor yapan hem mutlu hem başarılı olur.

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

Zeki insanlar neden daha asosyaldir?

22 Aralık 2016

Peki, acaba zeki olmak; sosyalleşmeyi nasıl etkiliyor? Zeki insanlar daha mı asosyal oluyor?

 

ARAŞTIRMA

 

London School of Economics profesörlerinden Satoshi Kanazawa, İngiltere’de 18-21 yaş arası 15.197 kişiden toplanan verileri inceliyor.

 

Bu kişilerin yaşadıkları yerlerdeki yoğunluğa, mutluluk oranlarına ve IQ sonuçlarına bakıyor.

 

Çok net bir şekilde keşfediyor ki küçük yerlerde yaşayan insanlar daha mutlu.

 

İLİŞKİLER

 

Acaba bunun, insanların etkileşimleriyle ilişkisi var mıdır, diye bakıyor.

 

Ve yine keşfediyor ki küçük yerlerde yaşayanlar, arkadaşlarıyla daha çok etkileşim içindeler.

 

Kısacası, ilişkiler, insanlara mutluluk getiriyor.

 

EVLİLER VE ZEKİLER

 

Kanazawa, bu çerçevede ilginç bir şey daha keşfediyor. Araştırdıkları arasında iki grup var ki, bunlar istisna.

 

Birinci grup, evliler. İkinci grup ise zeki insanlar.

 

Yani, kişi evliyse veya zekiyse, diğer insanlarla iletişimi azalıyor. Ama buna rağmen ‘mutsuz’ olmuyor.

 

Peki, bu iki grup neden istisna?

 

EVLİLİK

 

Evlileri tahmin edebiliyoruz. Bu kişiler kabul görme ve ilişki ihtiyaçlarını eşleriyle karşılayabildikleri için, arkadaşlarına daha az ihtiyaç duyuyor.

 

(Tabii ki eşleriyle ilişkileri güçlü olmayanlar, arkadaşlarına daha çok yöneliyor.)

 

Peki, ya zekiler? Onlar neden daha az iletişim içinde?

 

ZEKİLER NEDEN DAHA ASOSYAL?

 

Bunun da iki sebebi var.

 

Birincisi, zeki insanlar ‘diğer insanlarla’ geçirilen zamanı, hedeflerine ulaşmayı geciktiren bir ‘engel’ olarak görüyor.

 

Bu kişiler etrafındaki insanlarla daha az görüşüyor ve görüştükleri insanların da hedeflerine yardım edecek kişilerden olmasına dikkat ediyor.

 

Daha az ilişkiden daha fazla doyum sağlamaya çalışıyorlar.

 

Einsten de “Verimliliğin en büyük düşmanı, ziyaretler ve telefon” dememiş midir?

 

SORUNLA BAŞ ETME

 

İkinci sebep de sorun çözmeyle ilgili.

 

Kanazawa’nın Savanna Teorisi’ne göre, zekanın fonksiyonu; sosyalleşmenin yanı sıra, yeni adaptif problemleri çözmek.

 

Yani, zeki insanların yeni problemlerle baş etmesi daha kolay.

 

Ama bilişsel becerisi daha az gelişmiş insanların daha zor. Onun için bu insanlar problemlerle baş etmek için diğer insanlara daha çok ihtiyaç duyuyor.

 

Zeki insan, problem çözmek için diğer insanlarda daha az destek talep ediyor. Bundan dolayı da daha az iletişim kurma ihtiyacı duyuyor.

 

Bu da onları daha çok asosyal yapıyor.

 

SONUÇ

 

Kısacası, insanın doğasında sosyalleşmek var çünkü yaşamda kalmak için diğer insanlara ihtiyacımız var.

 

Ama yaşamdaki sorunları tek başına çözebilen insanlar diğer insanlara normalden daha az ihtiyaç duyuyor ve dolayısıyla daha asosyal oluyor.

 

Peki, bu anneler ve babalar için ne anlama gelir?

 

ÇOCUK EĞİTİMİ

 

Kişiler kendi kimliklerine göre iletişim kurarlar. Yukarıda gördüğümüz gibi zeki insanlar farklı şekilde iletişim kuruyor.

 

Kendi kimliğinden dolayı daha az iletişim kurmayı seçen bir çocuğu, sosyal olması için zorlamak, onda değersizlik duygusu yaratır.

 

Çocuk kendi doğasını (daha az ilişki kurma ihtiyacı) özgürce yaşayamaz.

 

Bu da mutsuzluk kaynağıdır.

 

Aile çocuğunu olduğu gibi kabul ettiği zaman, çocuk yapısından dolayı az ilişki kuruyorsa, o çocuk bu az ilişkiyle zaten mutlu olur. Endişelenmeye veya çocuğu yargılamaya gerek yok.

 

Çocuk korkusundan veya utangaçlığından dolayı daha az ilişki kuruyorsa, bu durumda da baskıya gerek yok. Baskı kalkınca yani çocuk kabul görünce, çocuk rahatlayacak ve zaten ilişki kurmaya başlayacaktır.

 

Yani, koşulsuz kabul, çocuğa her şartta mutluluk getirir.

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

Yazarımız çok rahatsız!

8 Aralık 2016

EF İngilizce Yeterlilik İndeksine göre (EF EPI), Türkiye’nin en kötü İngilizce konuşan ülkeler  (very low proficiency) kategorisinde olmasından,


devletin karar verme mekanizmalarında çalışacak veya çocuklarımıza öğretmenlik yapacak kişilerin, KPSS’de bilmenizin ya da bilmemenizin hiçbir önemi olmadığı ezber sorularıyla (aşağıya bakınızı) seçilmesinden,


duyduğu rahatsızlık yüzünden bugünkü yazını yazamamıştır.


NOT: Ha! Bir de midesi rahatsız. 

 

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

 

Yazının devamı...

Bazı çiftler neden kavga ederek ayrılır?

30 Kasım 2016

Örneğin, “Seni sevdim ama anlaşamadığımız için ayrılmak istiyorum” diyebilir.

 

Fakat bazı çiftler böyle açıkça konuşmak yerine, kavga ederek ayrılmayı seçer.

 

Acaba neden? Bunun altında yatan gerçek sebep ne?

 

DUYGULARDAN KAÇMA

 

Maalesef toplumumuzda duygularımız çocukluktan beri bastırılıyor.

 

Otoriter aileler çocukları korkuyla yönettiği için çocuk duygusunu yaşayamıyor.

 

Endişeli aileler de üzüntü, endişe yarattığı için çocuk üzülmesin istiyor.

 

Çocuk üzülür üzülmez, onu mutlu etmek için onun isteklerini yerine getiriyor.

 

Çocuk da bu durumda ne üzüntüsünü yaşayabiliyor ne de gösterebiliyor.

 

Yani, duygular bastırılıyor ve çocuk aslında gerçek hissinden yani üzüntüden kaçıyor.

 

DEĞERSİZLİK DUYGUSU

 

Duyguların bastırılması aynı zamanda çocukta ‘değersizlik’ duygusu yaratıyor.

 

Aile, üzülen çocuğunun üzüntüsünü dinlemezse, onun yerine onu iyi hissettirmeye çalışırsa, çocuk kendi kendine “Duygum anlaşılmadı” diyor ve değersizlik duygusu başlıyor.

 

(Siz de bir sorununuzu arkadaşınıza anlattığınızda, arkadaşınızın sizi anlamadan tavsiye verdiğini anlarsanız, aynı duyguyu yaşarsınız.)

 

Değersizlik duygusunun, kavga ederek ayrılmayla ne ilişkisi var?

 

ÜZÜNTÜ

 

Üzüntü, baş etmesi en zor olan duygulardan bir tanesidir.  Üzüntü, kaybın ve acının sonucunda oluşur.

 

Üzüntü, insanı içe döndürür. İçe dönen kişi, bu acıyı kabul eder ve onu yaşar.

 

Acı yaşanmadan, üzüntü geçmez.  Acıyı yaşamak sağlıklı, acıdan kaçmak ise sağlıksızdır.

Peki, kişinin duyguları bastırıldıysa ve değersizlik duygusu varsa, ne olur?

 

ÜZÜNTÜDEN KAÇMA

 

İşte bu insanlar üzüntüden kaçarlar. Çünkü üzüntü; kabuğuna çekilmeyi, acıyı kabullenmeyi ve bunu yaşamayı gerektirir.

 

Değersizlik duygusu olan veya üzüntüsünü yaşama fırsatı verilemeyen kişiler, içine dönmekten korkar. İçine dönerse, bulacakları (değersizlik duygusu) onları korkutur.

 

Bu durumda ne yapar?

 

ÖFKE

 

Öfkeye başvurur.

 

Öfke, üzüntüden kaçmanın (sağlıksız) bir yoludur. Öfke, üzüntüyü maskeler.

 

(Kaçarken bir yeriniz yaralansa, acınızı fark etmezsiniz. Öfke ve korku bunu maskelemiştir.)

 

Öfke ile insan kendine dönmekten kaçar. İçine dönemez. Öfke aracılığıyla kişi, acısından kaçar. Onu yok sayar.

 

Üzüntü içe yönlendirir, öfke dışa. Öfke, insana enerji verir.

 

İLİŞKİLER

 

İşte değersizlik duygusu olan insanlar, ayrılıktan sonra içe dönüp acısına bakmaktan korktuğu için üzüntü yerine, öfkeyle ayrılmayı seçer.

 

Bunun için de kavga ederek ayrılırlar. Hayatlarına öfkenin verdiği enerjiyle devam etmek isterler.

 

Ama tabii ki acılarına dönüp bakmadıkları ve dolayısıyla acılarını iyileştirmedikleri için yeni ilişkilere başlayamazlar. Başlasalar bile eski acıların yüklerini taşımaya devam ederler.

 

ÜZÜNTÜ VE ÖFKE

 

Kısacası, üzüntü acıyı kabullenmeyi gerektirir. Değersizlik duygusu olanlar, acılarını görmeyi istemedikleri için üzüntüden kaçarlar. Bunu da çoğu zaman öfkeyle yaparlar.

 

Üzüntüden, öfke yoluyla kaçmak da oldukça zararlıdır. Onun için üzüntü yaşanmalı ve çocukların da yaşamasına izin verilmelidir.

 

Ancak o zaman ruhsal sağlığı olan bireyler yetiştirebiliriz.

 

NOT: Bu arada üzüntü yerine öfke hisseden insanların yanı sıra, öfke yerine üzüntü hisseden insanlar da vardır. Onu da başka bir yazıda ele alacağım.

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

Kötü davranışlar neden bazı insanlar için iyidir?

23 Kasım 2016

- Ben arkadaşımı eleştirebilirim. Eleştirmek iyi bir şeydir.

 

- Neden iyi bir şeydir?

 

- Çünkü onun iyiliğini istiyorum. Kendisini düzeltmesini istiyorum. Yol gösteriyorum.

 

- İstediğiniz şeyin onun iyiliği için olduğuna nasıl karar veriyorsunuz?

 

- İyi olan genel geçer şeyler vardır.

 

- Örneğin?

 

- Örneğin, zayıflamak iyi bir şeydir.

 

- Kimin için iyidir?

 

- Herkes için.

 

- Herkes için gerçekten iyi midir?

 

- Evet.

 

- Hayır. Herkes için iyi olmayabilir. Nasıl mı?

 

ELEŞTİRİ

 

Maalesef çoğu zaman karşımızdaki insanlar için iyinin ya da kötünün kararını biz veriyoruz.

 

Bu durumda karşı tarafı anlamadan, kendimizde onu yargılama hakkını görüyoruz.

 

Peki, bu ne kadar doğru? Bizim tamamen kötü gördüğümüz şeyler, diğer insanlar için iyi olabilir mi?

 

HASTA OLMAK İYİ MİDİR KÖTÜ MÜDÜR?

 

Yaşlı amca tansiyon hastası olmasına rağmen ilaçlarını almıyor ve hayatını riske atıyor.

Çocukları da ona ilaçlarını almadığı için kızıyor. Çünkü çocuklarına göre, babalarının ilaç almaması ‘kötü’ bir şey.

 

Ama yaşlı amcaya göre ‘iyi’ bir şey. Çünkü yaşlı amca diyor ki “Çocuklarım benle sadece hasta olduğum zaman ilgileniyor.”

 

Onların ilgisini sürdürmek için, iyileşmek istemiyor ve ilaçlarını kullanmıyor.

 

Yani, ilaç almamak yaşlı amcaya göre ‘iyi’ bir şey.  

 

İŞ SAHİBİ OLMAK İYİ MİDİR KÖTÜ MÜDÜR?

 

Üniversite mezunu genç; babasının tüm ısrarlarına rağmen bir türlü evden çıkıp iş başvurusu yapmıyor. Babası da onu eleştiriyor. Babaya göre iş sahibi olmak iyi bir şey.

 

Gençle sohbet ediyorum ve genç, üniversitede hiçbir şey öğrenmediğini ve dolayısıyla mesleğinle ilgili hiçbir şey bilmediğini söylüyor.

 

İş başvurusu yaparsa, hiçbir şey bilmediği ortaya çıkacak, reddedilecek ve rezil olacak diye korkuyor.

 

Yani, iş aramamak gence göre ‘iyi’ bir şey. Çocuk iş aramayınca rezil olmaktan kurtulmuş oluyor.

 

KİLOLU OLMAK İYİ MİDİR KÖTÜ MÜDÜR?

 

Kilolu bir arkadaşımla konuşuyorum. Utangaç bir yapısı var.

 

Uzun zamandır kız arkadaşının olmadığını söylüyor. Nedenini soruyorum.

 

“Bu kilo ile bize kim bakar” diyor.

 

Ben de “Kilolu insanların sevgilisi olamaz mı yani? Kilo ile ne alakası var.” diyorum.

 

O da “Var var” diyor.

 

Bunun üzerine “Kilolu olmasan, hemen tanışırdın yani?” diyorum.

 

Gülüyor ve “Valla o da şüpheli” diyor.

 

DEĞERSİZLİK DUYGUSU

 

Aslında arkadaşımda ‘değersizlik’ duygusu var. Bundan dolayı da kızlara yaklaşmaktan korkuyor. Çünkü reddedileceğini düşünüyor.

 

Ama bir noktada da denemesi gerekir. Deneme yaparsa ve değersizlik duygusundan (özbenlik) dolayı reddedilirse, bu onun için büyük bir acı olur.

 

Onun için farklı bir reddedilme gerekçesi yaratması gerekir. Örneğin, kötü giyiniyor, kendisine bakmıyor ve kilo alıyor.

 

Böyle bir durumda reddedilirse, kendisini kolayca kandırabilir. “Ben değersizliğimden (özbenlik) dolayı değil, kilomdan/kıyafetimden dolayı reddedildim” der.

 

Böylece kendisiyle yüzleşmesi gerekmez ve kaygısı azalır.

 

Yani, kilolu olmak arkadaşıma göre ‘iyi’ bir şey. Özbenliğini koruyor.

 

DESTEK OLMAK

 

Kısacası, insanlar iyiye ve kötüye çoğu zaman mantıksal değil, duygusal ölçütlere göre karar verir. Herkesin duygusal yapısı farklı olduğu için bizim kötü gördüğümüzü, diğer insanlar iyi görebilir.

 

Onun için insanları eleştirme hakkını kendimizde görmek büyük bir hatadır.

 

Asıl yardımcı olan, kişiyi dinlemek, onun bakış açısını anlamak ve empati kurmaktır.

 

Kişinin kendisi değişim sürecine girmeye karar verirse de, onun yanında olmaktır.

 

NOT 1: Yargılamadan ilişki kurmanın yöntemini BENİ ÖDÜLLE CEZALANDIRMA kitabımda detaylı olarak anlattım.

 

NOT 2: Bu Cumartesi saat 21.00’de Deniz Bayramoğlu ile CNNTURK’te çocuk eğitiminde doğru bildiğimiz yanlışları ve eğitim sistemimizdeki sorunları tartışacağız.

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat

Yazının devamı...

Aileler neden çocuklara ‘sen özelsin’ dememelidir?

10 Kasım 2016

İlki “Evet ben özelim”,  diğeri ise “Hayır ben özel değilim” diyor.

Sizce, bu kişilerden hangisi özgüvenlidir?

BEN ÖZELİM

Ünlü Araştırmacı Roy Baumeister, özgüven üzerine yapılmış olan tüm araştırmaları tarıyor ve keşfediyor ki cezaevindeki çoğu mahkumun özgüveni oldukça yüksek.

Özgüveni yüksek olan kişi, neden suç işlesin ki? Sonuçta özgüvenli insanlar sorunlarını şiddet uygulamadan, barışçıl yolla çözer.

(Aslında Baumeister, bu çalışmasında ‘özdeğeri’ araştırıyor. Özdeğer, özgüvenin sadece bir boyutu. Ben kolaylık olsun diye ‘özgüven’ yazıyorum.)
Sonra fark ediliyor ki çoğu araştırmacı ‘yüksek özgüven’ ile narsisizmi karıştırmış. Nasıl mı?

NARSİSİZM

Narsisizm, değersizlik duygusunu kapatmak için, kişinin kendisini olduğundan daha iyi gösterme çabasına denir. 
Bu kişiler kendilerini çok iyi sundukları için, insanlar bunu ‘özgüven’ zannetmiş. 

Aslında narsisizm tam tersi bir özgüven eksikliği.
Yukardaki soruma dönecek olursak, kendini ‘özel’ gören insanlar, işte özgüveni olmayan bu narsist insanlar. Neden mi?

İKİ FARKLI YÖNTEM

Narsist insanlar değersizliklerini gizlemek için iki farklı yöntem kullanıyor. Kendilerini üstün ve diğer insanları düşük görüyor.
İlki için kendilerini övüyor, ikincisi için de diğer insanları aşağılıyor.

Üstün görmenin sonucu olarak da kendilerini ‘özel’ kabul ediyor. 
Yani, özgüveni yüksek olan değil, düşük olan insan kendisini ‘özel’ görüyor. 

Peki, özgüveni yüksek olan (yani narsist olmayan) kişi kendisini nasıl görüyor?

EŞSİZ

Bu kişiler kendilerini ‘eşsiz’ hissediyor.
‘Özel’ olmak üstünlük belirtir ama ‘eşsiz’ olmak belirtmez. 

Çünkü siz özel olunca, diğer insanlar sizden daha özel olamaz. Dolayısıyla kendinizi onlardan üstün hissedersiniz. 

Ama siz ‘eşsiz’ olursanız, diğer insanlar da aynı anda ‘eşsiz’ olabilir. Bu sebeple üstünlük hissetmezsiniz. Özgüvenli bu insanlar, diğer insanları aşağılamaz ve kendilerini övmez.

Peki, ikisini de hissetmeyen insanlar var mıdır?

NE ÖZEL NE EŞSİZ

Evet, vardır.
O da özgüvensizliğinin başka bir boyutu: utangaçlık.

Narsistler özgüven eksikliklerini nasıl ‘üstünlük’ ve ‘gösteriş’ ile kapatmaya çalışıyorsa, bu insanlar da kendilerini saklayarak kapatmaya çalışıyor.

Narsistler saldırarak utangaçlar ise kaçarak, özgüvensizliklerinle başa çıkmaya çalışıyor.

İLİŞKİ

Kısacası, ‘özel’ olmak, özgüvensizliği kapatma yoludur.
Amacımız ‘özel’ değil, ‘eşsiz’ çocuk yetiştirmek olmalıdır.

Onun için çocukları “Bu çocuk çok özel bir çocuk” diyerek etiketlememeliyiz.
(Özel eğitim ihtiyacı olan çocukları kastetmiyorum.)

Kendini ‘özel’ hisseden insan, diğer insanlara yukardan baktığı için; anlamlı bir ilişki kuramaz.
Kendisini ‘eşsiz’ gören, diğer insanları da ‘eşsiz’ görür. Böylelikle eşit ve samimi ilişkiler kurar.

Mutluluğun temelinde de zaten bu samimi ilişkiler vardır. Çocuk anlamlı bir yaşam sürer.

NOT: Bu Cumartesi 14.00’te TÜYAP 12. Salon’da ‘Beni Ödülle Cezalandırma’ isimli kitabımı imzalayacağım.  Kitap severlerle görüşmek üzere.

Yazının devamı...