"Özgür Bolat" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Özgür Bolat" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Özgür Bolat

Yeni müfredat gerçekten öğrenmeyi sağlar mı?

9 Şubat 2017

Pedagojik açıdan pek  az değerlendirme yapıldı.

Peki, bu müfredat değişikliği pedagojik açıdan gerçekten iyi mi?

‘ANLAMA SEVİYESİ’ AZ

Son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim. Müfredat birçok açıdan sadeleşmiş, derinleşmiş, son gelişmelerle daha entegre olmuş ve gerçek hayatla bağlantısı artmış. Ama buna rağmen pedagojik açıdan anlamayı ve öğrenmeyi sağlamakta yetersiz kalmış.

Nasıl mı?

BİLGİ VE ANLAMA

Bilmek ve anlamak farklı şeylerdir.

Bilmek; bilgileri kontekstten bağımsız olarak hafızada tutmaktır.

Anlamak ise deneyim ve keşfetme sonucu beyinde oluşan şemalardır. Yani, anlayan bir kişi, bir bilginin ne anlama geldiğini ve o bilginin hangi ortamda geçerli olduğunu bilir (Aşağıda açacağım).

Maalesef okullarımızda çocuklar çok şeyi bilir (ezber sonucu) ama çok az şeyi anlar çünkü okullarda keşfetme ve deneyim süreci yaşanmaz.

Peki, yeni müfredat ‘bilme’ üzerine mi yoksa ‘anlama’ üzerine mi kurulu?

Yeni müfredatın anlama düzeyi, eski müfredata oranla artmış (bilmenin her boyutu kullanılmış) ama anlama boyutu hala zayıf. Nasıl mı? Bir kaç örnek vereyim.

Ama bunun için ilk önce kazanım yazma şeklimizi tamamen değiştirmemiz gerekir.

Aşağıda yazacağım yöntem (Teaching for Understanding Model) Harvard Project Zero’da Prof. David Perkins ve ekibi tarafından geliştirilmiş ve birçok ülkede uygulanmaktadır.

SOSYAL BİLGİLER

Şöyle bir kazanım var.

SB.5.2.1. Somut kalıntılarından yola çıkarak kadim uygarlıkların insanlık tarihine katkılarını tanır.

Sizce bu kazanım nasıl verilir?

“Lidyalı’lar parayı; Sümerli’ler yazıyı buldu” gibi bilgiler ile verilir. Çocuk bunları ezberleyebilir. Yani, bu kazanım bilgi seviyesindedir. Peki, bu kazanım anlama seviyesine nasıl çıkartılır?

Neden Babil’ler değil de Lidyalı’lar parayı buldu? Neden tekerliği Lidyalı’lar değil de Sümerli’ler buldu? Bu icatların altında yatan temel mekanizma ne?

Anlama kazanımı: Bir uygarlığın sosyal ve kültürel yapısını coğrafya belirler.

Kazanım olarak bu cümle yazılırsa, keşfetme süreci başlar. Böylelikle çocuklar toplumların coğrafi, kültürel ve sosyal yapısını inceler ve aralarındaki ilişkiyi keşfeder.

Artık tek tek ezberlemelerine gerek yoktur. Siz hangi icadı söylerseniz söyleyin, çocuk bir çıkarım yapabilir.

FEN BİLİMLERİ

F.3.2.1.2. Duyu organlarının temel görevlerini açıklar.

Mesela bu kazanım da ezberdir. Çocuk ezberler ve ezberlediğini söyler. Ama çocuk şunu anlamlandıramaz. “Neden bazı canlılarda daha az duyu organı vardır?

Neden bazı canlılarda, görme duyu organı yoktur? Neden bazı canlılardaki duyu organları farklı şekillenmiştir?”

Ama bu kazanım anlama seviyesinde şöyle yazılır.

Anlama kazanımı: Bir canlının yaşadığı ekosistem, onun duygu organlarını şekillendirir.

Çocuk önce canlıların duyu organlarını, sonra bulundukları ekosistemi kategorize eder. Ardından bunlar arasında ilişki kurar. Bu durumda çocuk, bir çok canlıyı anlamlandırabilir.

F.6.2.3.3. Kanın yapısını ve görevlerini tanımlar.

Bu kazanım da ezberdir. Çocuk bunu ezberlese bile şunları anlamlandıramaz: “Neden bazı canlılarda kan yoktur? Bu canlılarda kanın görevlerini hangi mekanizmalar yapar? Oksijen nasıl kullanılır? Neden bazı canlılarda kan kırmızı değildir?”

Anlama kazanımı: Bir canlının yaşadığı savunma mekanizması, onun fizyolojik ve anatomik yapısını belirler.

Çocuk canlıların yapısını, sonra savunma mekanizmalarını kategorize eder ve sonra bunlar arasında ilişkiler kurar.

(Alan uzmanları çok daha farklı anlama kazanımı yazabilir.)

MODERN SANAT

11.1.2.1. Modern sanat akımlarının ortaya çıkış̧ nedenlerini açıklar.

11.1.2.2. Modern sanat akımlarının özelliklerini örneklerle açıklar.

11.1.2.3. Modern sanat akımlarının temsilcilerini tanır.

Mesela bu kazanımlar da ‘bilgi’ seviyesindedir. Yani çocuk bunları ezberleyebilir. Peki, bu bilgi seviyesindeki kazanım, anlama seviyesinde nasıl yazılır?

- Sanat eserleri bir önceki sanat eserine tepki olarak doğmuştur. (İstisnalar da ayrıca yazılır).

- Sanat eserleri bulunduğu çağın özelliklerini taşır.

- Sanat eserleri, temsilcilerinin izlerini taşır.

Çocuklar bu durumda bilgiyi ezberlemekten ziyade, farklı kavramlar hakkında (sanat, eser, çağ, sanatçı) edindiği bilgileri ilişkilendirerek, anlama ve anlamlandırma sürecine girer.

FEN DERSLERİ

Lise seviyesindeki fen dersleri çoğu zaman bilgi seviyesinde.

10.3.3.1. Dalgaların ilerleme yönü, dalga tepesi ve dalga çukuru kavramlarını açıklar.

10.4.2.1. Saydam, yarı saydam ve saydam olmayan maddelerin ışık geçirme özelliklerini açıklar.

10.2.3.1. Heterojen karışımları açıklar.

Çocuklar sadece ezberleyerek bu kazanımlara ulaşabilir.

Fen derslerinde deney var, ama çocukların hipotez kurmasına izin verilerek daha da iyileştirilebilir.

ANLAMA ODAKLI DERSİ

Gerçek öğrenmenin olması için yapılacak ilk adım, müfredatın bilgi düzeyinden anlama düzeyine dönüştürülmesidir.

Bunun için kazanım yazma şeklimizin de değişmesi gerekir.

Yıllardır bu yöntemi öğretmenlerle uyguluyorum. (Yöntemi ben sunuyorum, içerik uzmanı oldukları için dönüşümü öğretmenler yapıyor.)

Derslerde gerçek öğrenmeyi sağlayıp, inanılmaz sonuçlar alıyoruz.

Umarım MEB yetkilileri bu gözle müfredatı tekrar değerlendir ve bu bağlamda değişikliklere gider.  

Bu süreçte ben de her türlü desteğe hazırım.

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

80/20 Kuralı Hayatınızı Nasıl Etkiliyor?

2 Şubat 2017

Bir ülkenin ihracat gelirlerinin %80’i, o ülkenin ihraç ettiği ürünlerin % 20’sinden geliyor.

Pareto, bulgusunu tam olarak ispatlamak için bütün ülkelerin istatistiklerine bakıyor. Görüyor ki bu oran aşağı yukarı bütün ülkeler için aynı.

 

TÜRKİYE TİCARETİNDE 80/20 PRENSİBİ

80/20 prensibi (Pareto Prensibi) Türkiye’nin ekonomik faaliyetleri için de geçerli. Hemen hemen bütün alanlarda bu oranı bulmak mümkün.

Türkiye’nin ihracat gelirlerinin  %78’i, 96 ihracat ürünün %20’sinden geliyor.

Türkiye ihracatının %91’ini, 81 ilin %20’si yapıyor.

Türkiye ihracatının % 75’ini, iki bölge (%28) yapıyor.

Dış ticaretimizin % 88’ini, ülkelerin % 20’si ile yapıyoruz.

İhracat yapan firmaların % 80’i, 81 ilin % 20’sinde faaliyet gösteriyor.

 

DİĞER ALANLARDA 80/20 PRENSİBİ

Aynı oran hiç tahmin edemeyeceğiniz başka alanlarda da mevcut:

Türkiye’deki yayınların %80’i, üniversitelerin % 20’si tarafından yapılıyor.

Hasılat gelirlerine baktığımızda 3 film (% 20), toplam hasılatın % 80’ini alıyor.

Seçimlerde partilerin % 20’si (3 parti- AKP, CHP, MHP) oyların %84’ünü alıyor.

 

YAŞAMDA 80/20 PRENSİBİ

Elbiselerimizin % 20’sini,  zamanımızın % 80’inde giyiyoruz.

Zamanımızın %80’ini, arkadaşlarımızın %20’si ile harcıyoruz.

Suçların %80’i, suçluların %20’si tarafından işleniyor.

Nobel ödüllerinin % 86’sı, ülkelerin %20’si tarafından kazanılıyor.

Olimpiyat ödüllerinin % 87’si, ülkelerin %20’si tarafından kazanılıyor.

Motorlu kazaların % 80’i, motorcuların % 20’si tarafından yapılıyor.

229 ülkenin % 20’si, dünyadaki paranın % 80’ine sahip.

 

ŞİRKETLERDE 80/20 PRENSİBİ

Bir şirketin cirosunun %80’i, sattığı ürünlerin %20’sinden geliyor.

Bir şirkette yapılan veya üretilen işin %80’i, çalışanların %20’sinin ürünü.

Bu prensibi hayatın birçok alanında görmek mümkün; peki bu bize ne sağlayacak?

 

ŞİRKETİNİZE NASIL UYGULARSINIZ?

Şirkette en fazla kar/ciro getiren ürünler keşfedilmeli. Daha sonra çalışanlar zamanlarının büyük bir kısmını veya şirket kaynaklarının büyük bir bölümünü bu ürünlere harcamalı.

Etkili iş üreten %20’lik çalışan profili keşfedilmeli. Onların işleri kolaylaştırılmalı ve iş üretmeyenler motive edilmeli.

 

HAYATINIZA NASIL UYGULARSINIZ?

Başarılı ve zengin insanlar, zamanlarının %80’ini, yaptıkları toplam işlerin sadece %20’sine harcıyor.

Yani kendisine bir ya da iki alan seçip oraya yoğunlaşıyor.

Örneğin, bir keman virtüözü zamanının %80’ini kemana ayırıyor.

80/20 Prensibinin başka nasıl etkileri var?


KİTAP

Bunun yanıtı Doğan Kitap’tan yeni çıkan Richard Koch’un 80/20 Kuralı adlı kitabında gizli.

Bu konu ilginizi çekiyorsa ve hayatınıza nasıl uygulayacağınızı öğrenmek istiyorsanız, bu kitabı okuyabilirsiniz.


NOT:
Bu yazıyı 2011’de o günün istatistiklerine göre yazmıştım. Richard Koch’un kitabı çıkınca, tekrar yayınlamak istedim.

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

Bu eğitim sisteminde ‘mutlu çocuk’ yetiştirmenin sırrı ne?

19 Ocak 2017

Bu iki konuya kısaca değinip başka bir konuya geçeceğim.


BAŞARI ODAKLI MUTLULUK

Başarı-odaklı mutlulukta kişi, başarılı oldukça mutlu oluyor. Çünkü başarı, onlardaki değersizlik duygusunu (geçici olarak) kapatıyor. Başarılı olamadıklarında ise yalnızlık ve depresyon başlıyor.

Bu insanlar dış odaklı insanlar.


MUTLULUK ODAKLI BAŞARI

Mutluluk-odaklı başarıda, kişi olduğu gibi mutlu. Başarıya (statü, para, mevki vs) ihtiyaç duymuyor.  Bu insanlar diğer insanların hayatına (vizyon ve değer katarak) etkide  bulunuyor. Bu ‘etki’ sonucu ise başarı kendiliğinden geliyor.

Bu insanlar iç odaklı insanlar.

Yani başarı, dış odaklılarda ‘amaç’; iç odaklılarda ise ‘sonuç’ oluyor.

Ben bu iki kavramı anlatınca, bazen ebeveynler şu şekilde itiraz ediyor: "Anlattıklarınız doğru ama TEOG ve LYS’nin olduğu bir eğitim sisteminde iç odaklı çocuk yetiştirmek mümkün değil."

Bu gerçekten öyle mi? Sınav için çalışan bir çocuk iç odaklı olamaz mı?


ARAŞTIRMA

Texas Üniversitesi’nden Prof. David Yeager önderliğinde dünyaca ünlü yedi araştırmacı bir araya geliyor ve bir araştırma tasarlıyor.

Grubu ikiye ayırıyorlar. İlk gruptaki öğrencilere şöyle bir paragraf verip, onlardan bir yazı yazmalarını istiyorlar.

“Bazen hayat adil değildir. Çoğu kişi bunu değiştirmek ister. Bazıları daha az açlık olsun ister. Bunun için çalışır. Bazıları daha az şiddet olsun ister. Bunun için çalışır. Siz dünyayı nasıl daha iyi yapılabilirsiniz?”

Denekler, bu soruyu yanıtlayan bir yazı yazıyor.

İkinci gruptaki öğrenciler, böyle bir yazı okumadan, lise ile ortaokulun farkını anlatan bir yazı yazıyor.

Peki bu iki grup arasındaki fark ne?


DEĞER ODAKLI HEDEF

İlk gruptaki öğrenciler kendi içlerine dönüyor, kendi değerlerini keşfedip değer odaklı bir hedef belirliyor.

İkinci grupta böyle bir şey olmuyor.

Bu çalışmadan tam üç ay sonra iki grubun da fen dersindeki notları karşılaştırılıyor.

Sonuç çok şaşırtıcı.

Değer odaklı hedef belirleyen grup, çok daha yüksek not alıyor.


OKULDAN BAĞIMSIZ

Dikkatinizi çekerim. Bu gruba ek ders verilmedi ve fen dersiyle ilgili hiçbir şey öğretilmedi.

Derslerden ve okuldan bağımsız olarak, bu öğrenciler sadece değer odaklı hedeflerinin farkına vardı.

Bu etki üç ay sonra bile kendini gösterdi.

Peki, değerlerinin farkına varan kişi neden daha yüksek not alıyor?


GEMİ Mİ LİMAN MI?

Değer odaklı hedefi olanlar için önemli olan; gemi (sınav) değil, limandır (hayat amacı).

Hedefi olmayanların, limanı yoktur. Onlar için her sınav ölüm kalım meselesidir. Gemi, liman olmuştur. Araç, amaç olmuştur.

Bu öğrenciler korkularından dolayı; hedefi olanlar ise coşkularından dolayı ders çalışırlar.

Korku engellerken, coşku enerji verir.

Gidecek limanı olmayan kişinin enerjisi de olmaz çabası da. Sadece korkunun verdiği geçici enerji olur.

Değerler, geçici değil sürekli enerji verir. Bu insanlar daha çok emek verir ve sonuç olarak daha başarılı olur. Hem de çok daha az kaygıyla.


BU SİSTEME RAĞMEN MUTLULUK

Sonuç olarak, sınav sisteminin büyük bir dert olduğunu biliyoruz.

Ama bu, iç odaklı çocuk yetiştirmemek için bahane değil.

Bu sistemde ailelerin yapabileceği çok şey var.

Aileler, çocuklarına değer oluşturmada yardımcı olursa ve çocuk değer odaklı bir hedef belirlerse, sınav ve okul ölüm kalım meselesi olmaktan çıkar.

Büyük resme hizmet eden bir araca dönüşür.

Bu da çocuklara bitmeyen bir yaşam enerjisi verir. Böylece bu çocuklar hem mutlu hem de başarılı olur.


NOT 1:
Tabii keşke veliler değer oluşturmayı eğitim sistemine rağmen yapmak zorunda kalmasa. Bunu, eğitim sistemi ile beraber yapsa.

NOT 2: Yeni müfredatı inceliyorum. Fikirlerimi daha sonra bir yazıda detaylı yazacağım.

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

Bir çocuk neden vurur?

12 Ocak 2017

Yanıtlamaya çalışıyorum ama her zaman fırsat olmuyor.

Bundan sonra bazı yazılarımda bu soruları yanıtlayama çalışacağım.

Özellikle şu tür soruları sık sık alıyorum: “Çocuğum sürekli kardeşine vuruyor. Ben de ona mola cezası veriyorum. Vurmaması için ne yapmam gerekir?”

MOLA YARALAR

Mola, son derece zararlı bir yöntemdir. Mola, yaralı çocuğu tekrar yaralamaktır.

Peki, kardeşine vuran çocuk, neden yaralıdır?

DUYGU YÖNETİMİ

Vuran insanın iki yarası vardır: Birinci yara, duygusunu yönetememektir.

Duyguları yönetmek için ilk önce (i) duygunun farkına varmak sonra da (ii) kaynağını bulmak gerekir.

Kaynak yaraysa, bu yarayı (iii-a) iyileştirmek; değer ihlaliyse, (iii-b) eyleme geçmek gerekir.

YARAYI KORUYAN ÖFKE

Örneğin; bir anne, çocuğu dışarıya eşofman ile çıktığı için ona kızdığını söyledi. Daha özenli çıkması gerektiğini düşünüyormuş. Burada annenin yarası ne? İmaj kaygısı.

Anne bu yarayı (öfkenin kaynağı) keşfettiği an, çocuğa kızmak yerine, kendi imaj kaygısını yenmeye çalışır. Ancak bu şekilde duygusunu yönetebilir.

(Yara olmadan da ‘öfke’ oluşur. Değer ihlali varsa, örneğin bir kişi haksızlığı uğradıysa, öfkelenir. O zaman da amaç; vurarak değil, eyleme geçerek haksızlığı gidermek olmalıdır.)

DUYGUYU İFADE EDEMEME

Vuran insanın ikinci yarası da duygusunu ifade edememektir.

Duygusunu ifade edemeyen insan; ya küfreder ya da kendisini başkalarına vurarak ifade eder. Peki, çocuk duygusunu ifade etmeyi neden öğrenememiştir?

Aslında çocuklar duygularını ifade etmeyi öğrenmez. Zaten biliyordur. Anne veya baba onların duygularını bastırırsa, çocuk duygusunu saklamaya ya da sağlıksız yollarla ifade etmeyi öğrenir (vurmak veya yatağını ıslatmak gibi).

ASIL SORUN

Kardeşine vuran çocuk, hem öfkesini yönetmeyi bilmiyordur, hem de kendini ifade etmesini. Bunun çözümü çocuğa ceza vermek değil, ona kendisini sözlü olarak ifade etmesini öğretmektir.

Çocuğa mola cezası verilirse, asıl sorun bastırılmış olur.

Mola cezası alan çocuk, anlaşılmadığını düşündüğü için, değersizlik duygusu başlar.

Dahası molada bekletildiği için de terkedilme korkusu oluşur. Sonuçta aile onu tek başına yapayalnız bırakmıştır.

O zaman ne yapmalı?

ÇÖZÜM

Çocuk kendini vurarak ifade ediyorsa, anne/baba ilk önce sakin olur. Kendisi sinirlenmez veya panik yapmaz.

Sonra çocuğuna ne hissettiğini sorar. Çocuğun duygusu aile için bastırılıyorsa, öfke demeyebilir. Bu durumda aile sorar: “Sinirlendin mi veya öfkeli misin?”

Çocuk “Evet” derse; sebebi sorularak, kaynağına inilir.

Çocuk kaynağının adını koyamayabilir. (Maalesef çocuklarımızı kendini tanıma yetisiyle yetiştiremediğimiz için çocuklar çoğu zaman duygularının kaynağını tanımlayamıyor.)

Bu durumda anne ve baba öfkenin kaynağını kendisi belirler ama bunu çocuğa ifade etmek zorunda değildir. Kendisi fark ederek uzun vadede bunu çözer.

Çocuk öfkesini söyledikten sonra, aile bunu empatiyle karşılar.

Çocuğun gerekçesi yanlış/mantıksız olabilir (ailem kardeşimi benden daha çok seviyor inancı gibi) ama önemli değil. Gerekçe daha sonra ve uzun zamanda düzeltilecek bir şey. Duygular her zaman doğrudur.

DUYGUYU İFADE ETMEYİ ÖĞRETME

Aile duygunun adını koyduktan ve empati kurduktan sonra, biz öfkemizi vurarak değil, söyleyerek ifade ederiz der. Burası çok önemli.

Çocuğa, öfkesini karşıdaki kişiye söyleyerek ifade etmesi öğretilir.

Burada bol bol ‘role-play’ ve drama yapmak çok etkili olur.

ANLAYIŞ

Bu aslında bir yöntem değil, bir anlayış biçimidir.

Anne ve baba da örnek olmalıdır. Anne ve baba öfkelerini birbirlerine bağırarak (sözlü şiddet) değil, sözle ifade ederek model olmalıdır.

SONUÇ

Kısacası çocuk vurarak kendini ifade ediyorsa, kök sebebi inilmeli. Kök sebep, çocuğun duygusunu tanımaması ve ifade etmeyi bilmemesidir.

Kızmak, bağırmak ve mola vermek yerine, çocuğa duygusunu sözlerle ifade etmesi öğretilmeli. İşte o zaman barışçıl bireyler ve barışçıl bir toplum yaratabiliriz.

NOT 1: Tabii bir de çocuğunuzun ruh sağlığı için, onu Meclis’teki kavgalardan uzak tutun.

NOT 2: Beni Ödülle Cezalandırma” kitabımda, bu tür sorunlara nasıl yaklaşılması gerektiğini PİDE yöntemiyle anlattım. Detaylı bilgiyi kitapta okuyabilirsiniz. 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

Geliştiren anne-baba nasıl olmalı?

5 Ocak 2017

Doğan Hocam, anlamlı ve mutlu bireyler yetiştirme konusunda bizleri aydınlatan bir bilim insanı ve düşünür.

Bu son kitabında da çocuğunu engelleyen değil, geliştiren ailelerin özelliklerini net bir şekilde anlatıyor, ailelere ışık tutuyor.

Kitabı okumanızı öneriyorum.

Peki, kitaba göre geliştiren aile nasıl olmalı? Bu ailenin özellikleri nelerdir?


MÜTHİŞ POTANSİYEL
Geliştiren ailenin en önemli özelliği, çocuğa kendi yaşamında kendi olarak var olma gücünü vermesidir.

Bu aileler, onları bir birey olarak görüyor ve olduğu gibi kabul ediyor.

Onları diğerlerinden daha özel değil ama bir bütün içinde eşsiz olarak görüyor.

Bu aileler çocuklarına potansiyellerinin en üstüne çıkması için yardımcı oluyor. Aynı zamanda bu konuda bilgi edinme merakı içinde oluyor.

Bu destek için de emek ve zaman vermeye istekliler. Geliştiren aile, kendi sorumluluklarını başka bir kuruma devretmiyor.


AİT OLMA VE BİREY OLMA
Geliştiren aile çocuğunu, hem birey olarak yetiştiriyor hem de aidiyet duygusunu geliştiriyor.

Çok fazla baskı yaparsa, çocuk birey olamıyor.

Çocuğa tanıklık yapıp, sevgisini sunmazsa, çocuk ait hissetmiyor.

Geliştiren aile bu dengeyi hep gözetiyor.

Geliştiren aile, çocuklarının sorunlarını çözmektense, onlarla  sohbet içinde kalıp, onun sorunlarını çözmesine destek oluyor.


ÇOCUK MU YURTTAŞ MI?
Geliştiren ailenin en büyük amaçlarından bir tanesi de sadece çocuk değil, diğer insanlarla  biz bilinci içinde var olabilen, yurttaşlar yetiştirmek.

Peki, kim iyi bir yurttaş olur?

Başkalarının gözüne girmek değil, kendi gözünde saygınlığını kaybetmeyen, değerleri güçlü insanlar iyi bir yurttaş olur.

Yani geliştiren aile hem kendi potansiyelini geliştiren hem de vatana hayırlı bir evlat yetiştiriyor.


BAŞARI HEYECANI
Geliştiren ailenin çocuğu başarısızlıktan korktuğu için değil, başarı heyecanını yaşamak için başarmak istiyor.

Bu çocuklar ellerinden gelenin en iyisini yapıyor ve başarının heyecanını yaşıyor. 

Başarıyı, ailelerinden veya rezil olmaktan korktukları için istemiyor.


ANNE BABA OLARAK BEN KİMİM?
Geliştiren anne-babanın diğer özelliği de eş ilişkilerinin iyi olması.

Kendi araları iyi olmayan ve sevgi ihtiyacını çocukla karşılayan ailelerde, çocuk özgürce büyüyemiyor ve kötü bir ilişkiyi modelliyor.

Geliştiren aile, çocuğun ‘yüz’ varlığını değil, ‘can’ varlığını geliştiriyor. Çocuk kültür robotu olarak başkaları için değil, kendi değerleri için yaşıyor.

Diğer insanlarla da insan insan ilişki kuruyor.


GELİŞTİREN AİLE 
Sonuç olarak engelleyen ailenin derdi, çocuğun yanında güçlü olmak ve çocuğu kendi isteklerine göre şekillendirmektir.

Ama geliştiren ailenin özelliği çocuğun kendisi olmasına izin vermek ve bu süreçte onun hep tanığı olmaktır.

Geliştiren aile kendi doğrularının farkındadır. Kolay olanı değil, anlamlı olanı seçer.

En önemlisi de bilen değil, öğrenendir.

Geliştiren aile olmadıkça, mutlu ve kendi olabilen bireyler yetiştirmemiz çok zor.

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

 

 

Yazının devamı...

Spor etkinlikleri çocuklara ne zaman zarar verir?

29 Aralık 2016

Son söyleyeceğimi ilk olarak söyleyeyim: “Küçük yaşta çocuklarını yarıştıran aileler ve hocalar çocuklara zarar verirken, eğlenmesini sağlayan hocalar onlara yarar sağlar.

Nasıl mı?


SPORCU NASIL YETİŞTİRİLİR?
Değerli dostum Banu Yelkovan bir spor aşığı. Hem Banu’nun gözlemleri hem de araştırmalar net gösteriyor ki yurtdışında alanına aşık sporcular benzer yetenek gelişim sürecinden geçiyor.

İlk önce (i) eğlence için spor, sonra (ii) antrenman/gelişim için spor ve en son (iii) müsabaka için spor yapıyorlar.

Yani, 7-8 yaşına kadar eğlence, 12-13 yaşına kadar antrenman ve 13 yaşından sonra müsabaka başlıyor.

Ama bizde durum ne? Çocuklar 7 yaşında hemen rekabet ortamına sokuluyor. Amaç, spor yapmak değil, kazanmak oluyor.

Peki, bu durumda ne oluyor? Ya da bunun zararı ne oluyor?


BİRİNCİ ADIM: ‘EĞLENCE’
Nasıl bir binayı ayakta tutan temeliyse, sporun temeli de eğlencedir. (Bu sanat ve müzik için de geçerli.)

Sporu eğlence için yapmaya başlamayan çocuk, kısa zamanda sporu bırakır.

Çünkü keyif almaz.

Çocukken bırakmasa bile, birçok madalya kazanır ama bu kez 17 yaşında bırakır.

8 yaşına kadar çocuk spora sadece ‘eğlence’ için gitmelidir. Yoksa, çocuk başarılı olsa dahi aslında onun için temelsiz bir bina inşa edilmiştir. Hemen yıkılmaya hazır.


İKİNCİ ADIM: ‘GELİŞİM’
İkinci olarak, gelişim insana haz veren bir şeydir. Peki bunu nereden biliyoruz?

İnsan gelişince, beyni dopamin salgılar.

Ama gelişim süresince rekabet olursa, çocuk gelişimi haz ile değil, kaygıyla beraber kodlar.

Kaygı da gelişimi durdurur. Bu tür çocuklar, sık sık tökezleme dediğimiz davranışı sergiler.

Aynı  öğrenmeyi test kaygısıyla birleştiren çocuğun, sınavda bildiği soruları yapamaması gibi.

Yine maalesef, eğlence sürecinde olduğu gibi, gelişim sürecinde de çocukları rekabete sokuyoruz.

Böylelikle çocuklar ya spordan soğuyor ya da kapasitelerinin üstüne çıkamıyor.

Türkiye’nin sporda başarısı da malum.


AMAÇ: ‘KAZANMAK’
Üçüncü olarak, spordaki en önemli beceri, duygusal gelişimdir. Küçük yaşta rekabete giren çocuk, kazanma ve kaybetme kaygısıyla spor yapar.

Bu kaygı da onun duygusal gelişimini zedeler. Zaten çoğu aile de şikayet eder: “Kızım/oğlum artık yüzmeye gitmek istemiyor.”

Çünkü olay spor yapmaktan çıkıp, kazanma ve kaybetme (rezil olma) olayına dönüşmüştür. Çocuk spordan değil, kaygıdan kaçıyordur.

Amaç eğlenmek ve gelişimden çıkıp kazanmaya dönüşünce, kaybedenler spordan soğur, kazanlar da yerini korumak için hırslanır.

Hırs da en önemli kaygı kaynağıdır. Gelişen çocuk hırslı değil, azimlidir.


HOCANIN KALİTESİ
Size daha önemli bir şey diyeyim: yurtdışında bu üç evrede (eğlence, gelişim/antrenman ve müsabaka) hoca değişir.

Çünkü üçü de ayrı hocalık becerisi gerektirir.  (Bazen bir hoca iki evrede aynı anda etkin olabiliyor.)

Ama maalesef bizde yine üç evrede de çocuk aynı hocadan ders alır.


GELİŞİM YÖNTEMİMİZ
Kısacası, çocuğunuz spor etkinliğini bırakmak istiyorsa, mutlaka bir korkusu vardır. Bu korkuyu keşfetmeden çocuğa baskı yapmak zararlıdır.

Bu korku da çoğu zaman rekabet ortamında oluşur.

Çocuğunuzun sadece eğlence, sosyalleşmek veya sağlıklı olması için spor yapmasını istiyorsanız, rekabete zaten hiç sokmayın. Bırakın çocuk keyif alsın. Zaten keyif alan çocuk gelişmek ister ve spora devam eder.

Profesyonel sporcu olmasını istiyorsanız, o zaman da belirli yaşa kadar rekabete sokmayın.

Kazanmak için spora başlayan ya başarısız ya da mutsuz bir şampiyon olur.  Bu iki durumda çocuk kayıptadır.

Ama eğlenmek ve gelişmek için spor yapan hem mutlu hem başarılı olur.

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...

Zeki insanlar neden daha asosyaldir?

22 Aralık 2016

Peki, acaba zeki olmak; sosyalleşmeyi nasıl etkiliyor? Zeki insanlar daha mı asosyal oluyor?

 

ARAŞTIRMA

 

London School of Economics profesörlerinden Satoshi Kanazawa, İngiltere’de 18-21 yaş arası 15.197 kişiden toplanan verileri inceliyor.

 

Bu kişilerin yaşadıkları yerlerdeki yoğunluğa, mutluluk oranlarına ve IQ sonuçlarına bakıyor.

 

Çok net bir şekilde keşfediyor ki küçük yerlerde yaşayan insanlar daha mutlu.

 

İLİŞKİLER

 

Acaba bunun, insanların etkileşimleriyle ilişkisi var mıdır, diye bakıyor.

 

Ve yine keşfediyor ki küçük yerlerde yaşayanlar, arkadaşlarıyla daha çok etkileşim içindeler.

 

Kısacası, ilişkiler, insanlara mutluluk getiriyor.

 

EVLİLER VE ZEKİLER

 

Kanazawa, bu çerçevede ilginç bir şey daha keşfediyor. Araştırdıkları arasında iki grup var ki, bunlar istisna.

 

Birinci grup, evliler. İkinci grup ise zeki insanlar.

 

Yani, kişi evliyse veya zekiyse, diğer insanlarla iletişimi azalıyor. Ama buna rağmen ‘mutsuz’ olmuyor.

 

Peki, bu iki grup neden istisna?

 

EVLİLİK

 

Evlileri tahmin edebiliyoruz. Bu kişiler kabul görme ve ilişki ihtiyaçlarını eşleriyle karşılayabildikleri için, arkadaşlarına daha az ihtiyaç duyuyor.

 

(Tabii ki eşleriyle ilişkileri güçlü olmayanlar, arkadaşlarına daha çok yöneliyor.)

 

Peki, ya zekiler? Onlar neden daha az iletişim içinde?

 

ZEKİLER NEDEN DAHA ASOSYAL?

 

Bunun da iki sebebi var.

 

Birincisi, zeki insanlar ‘diğer insanlarla’ geçirilen zamanı, hedeflerine ulaşmayı geciktiren bir ‘engel’ olarak görüyor.

 

Bu kişiler etrafındaki insanlarla daha az görüşüyor ve görüştükleri insanların da hedeflerine yardım edecek kişilerden olmasına dikkat ediyor.

 

Daha az ilişkiden daha fazla doyum sağlamaya çalışıyorlar.

 

Einsten de “Verimliliğin en büyük düşmanı, ziyaretler ve telefon” dememiş midir?

 

SORUNLA BAŞ ETME

 

İkinci sebep de sorun çözmeyle ilgili.

 

Kanazawa’nın Savanna Teorisi’ne göre, zekanın fonksiyonu; sosyalleşmenin yanı sıra, yeni adaptif problemleri çözmek.

 

Yani, zeki insanların yeni problemlerle baş etmesi daha kolay.

 

Ama bilişsel becerisi daha az gelişmiş insanların daha zor. Onun için bu insanlar problemlerle baş etmek için diğer insanlara daha çok ihtiyaç duyuyor.

 

Zeki insan, problem çözmek için diğer insanlarda daha az destek talep ediyor. Bundan dolayı da daha az iletişim kurma ihtiyacı duyuyor.

 

Bu da onları daha çok asosyal yapıyor.

 

SONUÇ

 

Kısacası, insanın doğasında sosyalleşmek var çünkü yaşamda kalmak için diğer insanlara ihtiyacımız var.

 

Ama yaşamdaki sorunları tek başına çözebilen insanlar diğer insanlara normalden daha az ihtiyaç duyuyor ve dolayısıyla daha asosyal oluyor.

 

Peki, bu anneler ve babalar için ne anlama gelir?

 

ÇOCUK EĞİTİMİ

 

Kişiler kendi kimliklerine göre iletişim kurarlar. Yukarıda gördüğümüz gibi zeki insanlar farklı şekilde iletişim kuruyor.

 

Kendi kimliğinden dolayı daha az iletişim kurmayı seçen bir çocuğu, sosyal olması için zorlamak, onda değersizlik duygusu yaratır.

 

Çocuk kendi doğasını (daha az ilişki kurma ihtiyacı) özgürce yaşayamaz.

 

Bu da mutsuzluk kaynağıdır.

 

Aile çocuğunu olduğu gibi kabul ettiği zaman, çocuk yapısından dolayı az ilişki kuruyorsa, o çocuk bu az ilişkiyle zaten mutlu olur. Endişelenmeye veya çocuğu yargılamaya gerek yok.

 

Çocuk korkusundan veya utangaçlığından dolayı daha az ilişki kuruyorsa, bu durumda da baskıya gerek yok. Baskı kalkınca yani çocuk kabul görünce, çocuk rahatlayacak ve zaten ilişki kurmaya başlayacaktır.

 

Yani, koşulsuz kabul, çocuğa her şartta mutluluk getirir.

 

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

Yazının devamı...