"Hülya Avşar" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hülya Avşar" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hülya Avşar

Bundan 4 yıl önce bir şeyler başladı

21 Haziran 2004
‘İnsanlarda farkındalığı artırdık, o sayede buradayız. Evet, dört sene önce bir şeyler başladı. Gönül ister ki milli bir politikayla bu başlayan şeyler, toplumun her kesimini kapsasın.’

Yunanistan’da alkollü araç kullanırken yakalanandığınızda, araç kime ait olursa olsun, devlet araca el koyuyor, satarak kendi de gelir elde ediyor. Bu ceza Türkiye’ye getirilirse, alkollü araç kullanmaktan kaynaklanan kazalar yüzde 90 azalır. Amerika’da alkollü bir genç, iki genç kızı öldürdü ve müebbet ceza aldı. İnsanlar önce cezayı artırmalı, sonra da eğitilmeli. Başkasının hakkına saygı duymayı ilkokuldan itibaren öğrenmeli. Şu anda bir hukuksuzluk var, terör estiriyor. Ben de diyorum ki hukuk terör estirsin! Cezaları uygulamak, insan hayatına saygıdır. Trafikte ‘Bir şey olmaz abi, kontrol bende, ben iyi şoförüm’ diyorlar.

Hükümetten umutluyum

Yeni tasarıda, ikiden beş seneye kadar olan ceza, 3 yıldan 6 yıla çıkarılmış, birden fazla ölüm olursa 5 yıldan 15 yıla kadar ve bilinçli taksirden dolayı da bu ceza da 1/3’ten yarısına kadar da artırılıyor. Yeni TCK tasarısı 7- 8 senedir mecliste. AB bunu bizden istemediği için, katılım ortaklığı belgesinde bu şart olmadığı için çıkmıyor. Yine de ben yeni hükümetten umutluyum, çıkaracaklar. Tek eksiği şu, tasarının kamuoyunda tartışılmaması. Sadece ceza profesörleriyle tartışmayla olmaz. Bu işten canı yananlar ve STK tartışmalı.

Seyyar sivil ekipler olmalı

Kazadan sonra Boray Uras’ın etkisiyle üç tane kontrol noktası vardı, 1 sene sonra bu noktalar kayboldu. Şimdi yeniden varlar. Aslıında seyyar sivil ekipler olmalı. Bunu otoyolda yapıyorlar. Ama otoyolda sarhoş bulamazsınız ki...

Sahil yolunda giderseniz, o çocukları yakalayabilirsiniz. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Yeni tasarıda bu da göz önüne alınmalı.

RTÜK, kural koymalı

Madem TCK değiştirilmek üzere toplanmış bir ekip, neden cezalar daha fazla artırılmıyor? Çünkü kamuoyu tartışmıyor. Tasarının özellikle trafikle ilgili maddeleri kamuoyunda tartışılacak olsa, kimse çıkıp da ‘Ya bu kadar da ağır ceza olur mu!’ diyemez şu durumda. Eğitim seferberliği ile birlikte cezaları da artırmalılar.

Bu ülkenin ciddi, çok ciddi bir trafik sorunu var. Milli güvenliği tehdit eden bir sorun bu! Neden TV’lerde, milyon dolarlık dizilerde bu eğitim olmuyor 1- 2 dakika, RTÜK neden bunu yapmıyor?

Ateş düştüğü yeri yakar

Hepimiz biliyor ve kabul ediyoruz ki, gençlik ve delikanlılık insan hayatının en zor ve tehlikeli geçiş dönemidir. Ve yine bu dönemin kolay atlatılması için ailelerin çocuklarıyla olan sağlıklı ilişkisi çok önemli... Fakat burada hata sadece bu noktada değildir. Yaşanan kötü olaylardan sonra emniyetin aldığı tedbirlerin sürekli olmasıdır. Oysa bunun yapıldığına ‘açıkçası’ çok inanmıyorum. Çünkü ateş düştüğü yeri yakar.

İşte, zaman her şeyi, bazen doğru yönden etkilemiyor. Olayların soğuması, hepimizin aleyhine çalışıyor. İşte bu durumda işin başındaki kişilerin vicdanı ve insana bakış açısı çok önemli.

Ayrıca işine duyduğu saygı da...

Nur YAYCIOĞLU

Klinik Psikolog

Ehliyet almadan psikolojik test uygulanmalı

Ben
bunlara kaza demiyorum. Davranış bozukluğu bunlar. Sonucu belli olan tehlikeli davranışlar için kaza diyemeyiz. Bu kazaya karışanların çoğu cezadan anlamayacak kadar ya zeka düzeyi düşük, yahut da psikopat, ruhsal boyutu olan kişilerdir. Herkesin hayatını hiçe sayacak kadar, rahat hareket edebiliyorlar. Bunu fark edemeyecek kadar ruhsal bozuklukları olması gerek. Bu cezalar artırılmalı ama o da çözüm değil. Ehliyet verilmeden önce psikolojik olarak incelenmeleri ve zeka düzeylerinin tespit edilmeleri gerekiyor. İlkokul diploması yeterli değil zeka düzeyinin anlaşılması için. İnanın ok işaretini tanımayan, 23 Nisan’ın anlamını bile bilmeyenler var aralarında.

Uyuşturucuyu kim ölçecek

Almanya’da ehliyet verilmeden önce muhakkak psikolojik inceleme yapılıyor. Yeni tasarıda en önce bu yazılmalı. İş işten geçmeden önce... Elbette ağır ceza konulmalı ama bu, mağduru ne derece koruyabilir? Oysa öncesinde bu suçlar durdurulabilir. Unutmayın bunlar hiçbir aile terbiyesi olmayan bencil insanlar. %80’ini böyle değerlendiriyorum. İstatistiğe kolay girmez. Bir dönem acil serviste kaza yapanların ruhsal incelemelerini takip etmek için çalıştım. Çoğunda ruhsal bozukluk var. Evet uykusuzluk var ama uykusuz trafiğe çıkmak, içkili trafiğe çıkmak da bir davranış bozukluğudur. Bu sizce akıllıca bir davranış mı, başkalarının hayatını hiçe saymak? Bir de çok sakin bir çocuktu derler sonra. Oysa bazı kişilerde alkol şiddetli kişilik bozukluğu yaratır. Alkol şiddet yaratabiliyor. Sadece akıllı olmak değil, akıllıca da davranmak lazım. Bir de sadece alkol değil, peki uyuşturucuyu kim ölçecek? Uzak yol şoförlerinde madde bağımlılığı var.

Vicdan azabı duymuyorlar

Toplumda insan yetişirken kimseye zarar vermeme, ya da böyle bir davranışta bulunursa toplumdan dışlama olmak zorunda. Basit bir aforoz var toplumda. Aile terbiyesi dediğimiz bu. Son yıllarda ben bu ‘vicdan azabı’ çekme endişesini ne basından, ne annelerden babalardan duymaz oldum.

Boray URAS

Af olduğu müddetçe rahatlar

Türkiye’de
herkes empatik olarak kendisini kurban ve katille özdeşleştiriyor.Bu hangi genlerden kaynaklanıyor bilemiyorum ama bağışlama nedeni bu yüzden. Bu genler en baskın Rahşan Hanım’daydı ki bütün gaspçılar, katiller dışarı çıktı ve perakende olarak geri dönüyorlar. Mahkumlar artık biliyor ki gene birileri bir gün çıkacak ve ‘birileri’için çıkan aftan, onların yüzü suyu hürmetine yararlanacaklar.

Suç cezasız kalmamalı

Oysa bilinmeli ki, her ne suç olursa olsun, her kim olursa olsun, suç cezasız kalmaz! Bu insanlar korkmalı ki, asla ve asla af ümidi yok! Şu anda kanunların bütün ürkütücülüğü ‘hakim, polis, savcı’ kelimelerinde gizli. Ve bir de kanun maddeleri dışarıdan bakıldığında külliyat halinde ürkütücü. Yoksa işi bilen bir avukat, ya da cezaevlerinde yaşayarak öğrenenlerden öğretilenlerle o kanun maddelerinin de bir ürkütücülüğü yok.

Polislerin suçu yok

Bugün Türkiye’de her dört kişiden, en azından ikisi trafik kazasıyla ilgili bir anıya sahip. Yine de bu sorunla ilgilenenler ya işi gücü yok, ya da gereksiz işlerle uğraşan insan muamelesi görüyorlar.
Trafik polisleri polis teşkilatı içinde en fazla hor görülen gruptadırlar. Trafik polisleri tokatlayan milletvekilleri olduğunu düşünün. Bağcılar’da oturuyor, görev yeri Kartal veriliyor ve yol ücretleri de ödenmiyor. Ben eğer trafik polis amiri olsaydım, tüm Türkiye’yi sürgün dolaşırdım herhalde. Ama hiçbir memurumu sürgüne göndertmezdim. Ve gittiğim yerde o kadar çok toz kaldırırdım ki, beni de dört yerden fazla süremezlerdi. Her şey insanda başlıyor, insanda bitiyor! Dört yıldır eski, yıpranmış araçlarla günde 15 litre benzin sınırıyla yollardalar bu polisler.

Yollar harika

Bir anda ters açıya dönen yollar, kara deliklerin oluşması, adeta planlanmış mühendislik harikaları. ‘25 tona göre ben bu dönüşü planladım, bu 40 tonluk kamyonun burada ne işi var’ diye soramıyor kimse! Ben de Türkiye’de doğdum, büyüdüm ve biliyorum ki başlayan şeyler tık tık ilerleyerek hemen sonuca ulaşmaz. İstediğim bir şeylerin başlamasıydı. Başladı. Bilinçli taksir konuldu, insanlarda farkındalığı artırdık, o sayede buradayız. Evet, 4 sene önce bir şeyler başladı. Gönül ister ki milli bir politikayla bu başlayan şeyler, toplumun her kesimini kapsasın.

‘Bilinçli taksir’ ifadesi Bora Bey sayesinde eklendi

TCK Mevcut hükümlerinde trafik kazalarında 455’inci madde üzerine işliyor. 1953 yılında getirilen bu madde şöyle:

Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu bir kimsenin ölümüne sebebiyet veren şahıs, iki seneden, beş seneye kadar hapis ve 250 liradan 2500 liraya kadar ağır para cezasına mahkum olur. Eğer fiil birkaç kişinin ölümüne neden olduysa veya bir kişinin ölümüyle beraber birkaç kişinin de yaralanmasına neden olduysa dört seneden 10 seneye kadar hapis ve 1000 liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezasına mahkum olur. Fakat Boray Bey’in kamuoyunu harekete geçirmesiyle beraber 2003 yılı ocak ayında bir ek fıkra getirildi. Ceza kanununun cürüm hükümlerini düzenleyen 45’inci maddesine bir ek fıkra eklendi ve failin öngördüğü neticeyi istememesine rağmen ‘bilinçli taksir’ olduğu için cezanını 1/3 oranında artırılması sağlandı. Ceza kanununda ‘Taksirli suçlar’ ve ‘kasıt’ vardır. Kasıtta, kişi öldürmeyi ister ve bunun neticesinde ceza alacağını da bilir. Taksirde ise öldürmek istemiyor ama bunun neticesinde ceza alacağını bilir. Bilinçli taksir ise, ‘Neticeyi istemiyorsun, kabul ama neticenin meydana gelmesi halinde ceza alacağını bildiğin için yine de suçlusun’ anlamına geliyor. Ve cezanı 1/3 oranında artırıyor. Kartal’daki tanker faciasında bu fıkra uygulandı. Bilinçli taksir’in yasalaştırılması sayesinde ceza artırıldı.Avukat Cem SOFUOĞLU

YARIN AB ehliyetlerimizi kabul etmeyecek
Yazının devamı...

5 bin kardelen neden 500 bin olmasın

14 Haziran 2004
Proje yöneticileri, ‘AB uyum süreci içinde kız ve erkek öğrencilerin eşit oranda okutulması öngörülüyor. Bu projeye toplumun her kesimi destek verirse, bu sayı 500 bine çıkar’ diyorlar.

Bu memlekete!

Bana göre Türkiye, siz ne düşünürsünüz bilmem ama, özelleştirme sayesinde eksik kalmış yönlerini toparlayabilir. Çünkü şu, ‘genel’ kelimesi, insanları vurdum duymaz hale getiriyor.

Oysa bugünkü konumuzda olduğu gibi özel insanlar, özel işler yaparak, benim jenerasyonumun değil belki ama, gelecek jenerasyonun özel olmalarına sebep olacaktır.

Bundan 10 sene önce, ‘Bu memlekete çocuk mu doğurulur?’ denirdi. Şimdi ise duyarlılıklar ve birtakım değerlerin özel insanlara rastlamasıyla, ‘sahip çıkıldığımızı’ hissetmeye başladık.

İşte şimdi bu memlekete çocuk doğurabilirsiniz!

Hanım SELÇUK (Üniversite öğrencisi)

İlk burs alan öğrencilerdenim

A
rdahan’ın Damal İlçesi’ne bağlı Obrucak Köyü’ndenim. 19 yaşındayım. İstanbul Üniversitesi Florence Nightingale Hemşirelik Yüksekokulu’nda birinci sınıfta okuyorum. Yedi kardeşiz biz. İlk kez lise birinci sınıfta burs almaya başladım. Turkcell’in ilk burs alan öğrencilerindenim. Ardahan’a gelmişler ve başarılı kız öğrencilere burs vereceklerini duyurmuşlar. Müdür bey de bize söyledi. ‘Başarılı ama dar gelirli üç kız çocuğu isteniyor, onlara burs verilecek’ dedi. Çok sevinmiştim seçilince. Ailemin bir geliri yoktu, nasıl okuyabileceğim konusu, beni hep karamsarlığa düşürüyordu. Liseyi 3- 4 kilometre yol yürüyüp, ilçeye giderek bitirdim. Biz köyden 5 kızdık ve üçümüz Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları projesi sayesinde okuduk. Aldığım ilk bursu hiç unutmuyorum, babamın eline verdim. Çok duygulandı, önce kabul etmedi. Ama sonra bana bir miktar verdi, ihtiyaçlar için gerisini o kullandı. Ondan sonrakileri ise hep okulum için harcadım.

Üniversiteyi kazanana kadar Turkcell’in de, ÇYDD’nin de henüz üniversite öğrencilerine burs verme projeleri olduğunu bilmiyordum. Hem üniversiteyi kazandım, hem de artık üniversiteye giden kız öğrencilerin de burstan yararlanabileceği müjdesini alınca, çifte sevinç oldu benim için. Buraya gelince de büyük bir şehirde bocalama korkum oluştu. Onu da yönderlik (Yol gösterici ablalık) sayesinde atlattım. Haftada bir görüşüyorum kendi yönderimle. Yanına gidiyorum, kitap okuyorum, iş yerine gidiyorum. Bilgisayar kullanıyorum yanındayken. Onun sayesinde artık dört sene sonra okulum bittiğinde farklı planlarım var. İlla hemşire olacağım diye bir şey yok! Yüksek lisans yapabilirim, ilaç firmalarında çalışabilirim, yöneticilik yapabilirim. Bana tekrar üniversite sınavına gir, daha yüksek bir bölüm kazanabilirsin dedi. Yönderimle her şeyimi konuşuyorum. Annemle paylaşamadığım şeyleri bile!

Aydınlar nerede,görev onları bekliyor

Kitap daha çıkmadan dört baskı yapıldı. Ben de bu kitap için normalde aldığımın üstünde bir telif istedim Remzi Kitabevi’nden. Onlar da bu nefis projeye para akması için destek oldular. Eğitim olmazsa doğu kalkınamaz. Kalkınmak ticaret değildir, eğitimsiz ‘Kalkındık’ diyemeyiz. Türkiye’de, Osmanlıdan beri kadınların gelişimi hep aydınların desteğiyle olmuştur. Tüm kız çocukların okur- yazar hale gelmesi için, yine aydınlara ihtiyaç var. Bunlar öyle çocuklar ki, içlerinden bir teki bile çıkıp da okul bittikten sonraki planları sorulduğunda ‘Ben İstanbul’da kalacağım, aman Paris’i de görmek isterim’ demedi. Hepsi topraklarına dönüp, oralara destek olmayı istiyorlar.

Ayşe KULİN

Zuhal ŞEKER (Turkcell Kurumsal İletişim Bölüm Yöneticisi)

Başka firmalar da sorumluluk almalı

H
alk, şirketimizin eğitimle ilgili bir alanda yatırım yapmasını istiyordu. Halkla İlişkiler şirketi sahibi Sibel Asna, bizi ÇYDD’nin o dönem başlattığı 17 kız öğrenciye verilen ‘burslu eğitim projesi’nden haberdar etti. Nisan 2000’de Prof.Türkan Saylan’la buluştuk. ÇYDD ve Turkcell arasında yapılan bir protokolle ilk- orta ve lise öğrencisi 5 bin kızı okutmayı amaçlayarak, projenin adını ‘Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları’ koyduk. Projenin diğer ayakları da zaman içinde oluştu:

- Şu anda 122 üniversite öğrencisi genç kız da, proje kapsamında burs alıyor.

- Üniversitede okuyan kızlar için ‘yönderlik’ adını verdiğimiz yol gösterici ablalar, onları geleceğe ve büyük şehre adapte olmaya hazırlıyor.

- 26 kız öğrencinin TED İstanbul Koleji’nde burslu okunması sağlandı.

- Yine projenin son ayaklarından biri olarak, yayılımı sağlamak ve bir arşiv oluşturabilmek için 50 kız öğrencinin gerçek hayat öykülerinin yazılmasını istedik. Böyle bir kitabın projeye başka şirketlerin katılımının da önünü açacağını planlayarak yazar Ayşe Kulin’e ulaştık. Hedefimiz aslında 500 bin kız öğrenci. Bu nedenle başka firmalardan da sorumluluk bekliyoruz.

Farkındalığı ne kadar artırırsak, o kadar başarıya ulaşmış oluruz.

AB uyum sürecinde ‘Kız ve erkek öğrencilerin eş oranda okutulması’ bekleniyor bizden. Zaten bu nedenle bu yıl bakanlık tarafından da teşvik ve güzel projeler var.

Ayşe KULİN (Yazar)

Bu kitabı ibret olsun diye varlıklı ailelerin çocukları da okumalı

Ben bugüne kadar bağışlarımı kendime göre eğitim kurumlarına yaptım. Projeden haberdar değildim. Sonra, tam romanımın ortasındayken, güzel güzel çalışırken Turkcell’den Zuhal Hanım aradı. Bana önce projeyi anlattı. sonra benden bu projenin kitabını yazmamı istedi. Bu çocuklarla kendi köylerinde evlerinde buluşup düşünce ve umutlarını öğrenmemi ve halka aktarmamı istedi. Bir eğitim projesini gözardı edemedim. Sonra TED’te burslu okuyan çocuklarla tanıştım.

Doğu, aslında benim görmediğim bir bölge değil. Efsane gibi, çarpıcı bir şey. Ben de bu öğrencilerle tanışmaya giderken, kafamda imgelerle gittim, örgülü, şiveli kızlar bekliyordum. Ama son derece modern, İstanbullu çocuklarla karşılaştım. Ve bu çocuklar sadece 1 aylık alıştırma devresinden sonra bu haldeydiler. O kadar coşkulu ve o kadar çok öğrendiklerini geldikleri yere götürmek için hevesliydiler ki, kayıtsız kalmam imkansızdı. Biri balerin olabilir miyim diye düşünüyordu, biri keman çalmaya başlamıştı, ve hepsi ilginçtir astronot olmak istiyordu.

Projede görev almayı kabul ettikten sonda yarısından çoğunu yazdığım romanımı bir kenara bıraktım ve ekim ayında fotoğrafçımız Manuel Çıtak’la birlikte yollara düştüm. Bilmek başka bir şey yerinde yaşamak ayrı. Soğuğu bilirsiniz ama hissetmeniz gerek o soğuğu. Allaha şükür biz açlıktan ölen bir halk değiliz ama başka türlü bir yoksulluk bu! Mesken yok, tuvalet yok! Evlerin içine naylondan kar yağıyor, ekmek kemiriyor, aç kalmıyor ama insan onuruna yakışmayan artık olmaması gereken bir yaşam yaşıyorlar. İnanın hristiyan bir toplum olsaydık, Türkan Saylan Hoca’yı ‘Azize’ mertebesine çıkarırdık. Önce güneydoğuya gittik. Bir tanesi ilçesinde yüksekokula giden ilk kız öğrenciydi ve babası öyle bir duruma gelmişti ki, onu kahveye kabul etmiyorlardı kızını okuttuğu için. Ama baba yine de çok gururluydu. ‘Gerekirse ilçe değiştiririm, kızımı yine de okutacağım’ diyordu. Bir başka yerde bir başka kızın evini ararken öyle bir saygınlık kazanmış ki, ‘Aa üniversiteli kızı mı arıyorsunuz’ diye bize kolaylıkla ev tarif ettiler.

Bir dokunuyorsunuz bir kelebek çıkıyor içinden

Bu kızların hepsi diğer çocuklara ve ailelere de örnek oluyorlar. Kızlar da bunun farkında ve çok hassas ve dikkatli davranıyor, okuyorlar. Hakikaten zor koşullarda tamamladık kitabı. Akşam 15.30’da hava kararıyordu ve biz güneşin doğuşuyla yollara dökülüyorduk bu yüzden. Epey zorlandık. Ama hiç gocunmadık.

Okul bedava ama bu çocukların okullara gitmeleri için bile para gerekiyor. Okullar burunlarının dibinde değil, ya yol masrafı ya da yürümekten aşınan ayakkabılarını yenilemeleri gerekiyor. Mesela bir çocuk gördük, kardan adam olmuştu: 20 dakika vasıta bekleyip Kars’ın bir köyünden 20 kilometre ötedeki okuluna gidecek bir çocuktu.

Doğuda 10 çocuğu olan bir aile, okul için önceliği erkek çocuklara veriyor. Kızlar zaten 13 yaşında evlenip, başlık parası getiriyorlar eve. Bugün Türkiye’de 7 milyon okuma yazma bilmeyen insan var ve 6 milyonu kadın.

Turkcell bu kitabı önce sadece armağan etmeyi düşünüyordu ama ben satışa konulmasını istedim. Bu çocuklar hem kendi, hem de çevrelerinin kaderini değiştirmek isteyen çocuklar.

Hep dönmeyi planlayan çocuklar bunlar. Ben gittiğim her yerde bu kitabı anlatıyorum ve varlıklı ailelerin çocukları da ibret olsun diye okumalılar bu kitabı. Ne kadar şanslı olduklarını bilmeliler. Çok azla yaşayan, onların yüzde birine sahip olmayan ve çabalayan çocuklar onlara örnek olmalı, ibret olmalı! Herkes, bir zaman savurganlığı içinde. Bir giydiğini bir daha giymeyen hanımlar var. Bu kadar savurganlık olmamalı. Oradaki çocuklara dokunuyorsunuz ve içinden pırıl pırıl KELEBEK çıkıyor. Enerjileri çok daha iyi yerlere yönlendirebiliriz diye düşünüyorum.

İstanbul’da iki kişilik bir akşam yemeği ile bir çocuk kurtarabilirsiniz, bu kadar basit!


Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin eğitim projelerine katkılarınız için:

Tel: 0212 292 62 82

www.cydd.org.tr
Yazının devamı...

Bırakalım şizofrenler yaşama karışsın

31 Mayıs 2004
Hülya AVŞAR: En önyargılı yaklaştığımız ruhsal hastalıklardan biri şizofreni! Şizofreni denilince insanlar delilikle bir tutuyor. Şizofreni hastalığı nedir, yaşanılan bir travma sağlıklı bir insanın da şizofren olmasına neden olur mu?

Prof. Dr. Emin ÖNDER (Kocaeli Üniversitesi Psikiyatri A.B.D): Tüm toplumlarda böyle. İnsanlar onları toplum dışında tutarak kendilerine zarar verilmesini önlemeye çalışıyorlar. Tarihte bir dönem yakılmışlar, bir dönem onlar için hastaneler yapılıp zincirlemişler. Ama bu yanlış inançlar giderek değişiyor her toplumda. Toplumun bu yanlış inançlardan kurtulması için çalışmalar ve eğitimler yapılıyor. Şizofreni, gerçeği değerlendirme yetisini bozan ruhsal bir hastalıktır. Genç yaşlarda başlar, belirtileri bazen gürültülü bir şekilde bazen de yavaş yavaş, sinsi bir şekilde gelir. Hasta kendisine kötülük edileceğini düşünür, takip edildiğini düşünür. Korkan insan ya kaçar, ya da saldırganlık dürtüsü duyar. Genel yakınmaları arasında algı

ve düşünce içeriğinde bozulma, içe kapanma, az konuşma, duygularını ifade edememe, toplumdan uzaklaşma, ilgi kaybı gibi yakınmaları sayılabilir. Ama kişi kendini anlamaz ve kabul etmez. Yaşanılan olaylar insanı şizofren yapmaz, sadece ortaya çıkmasını tetikler. Hastalığın ortaya çıkmasında çok yönlü bir genetik geçiş yanı sıra özellikle beyindeki dopamin sisteminin şu ya da bu nedenle aşırı uyarılmasının rol oynayabileceği belirtiliyor. Madde bağımlılığında çok kullanılan uyarıcı maddeler de şizofreni benzeri belirtilere neden olabiliyor.

Hülya AVŞAR: Her doğan çocukta şizofreni riski var mı?

Prof. Dr. Emin ÖNDER: Her bireyde ortaya çıkma olasılığı neredeyse eşit. Toplumsal yaygınlığı her 1000 kişide 5 kişidir. Nedeni tam olarak bilinmediği için, ortaya çıkmadan önce tespit edilmesi de imkansız.

Hülya AVŞAR: Peki bu hastalık sahipleri iyileşebilirler mi?

Prof. Dr. Emin ÖNDER: Şu anda bilimsel tedavi yöntemleriyle hastalığın tamamının iyileştirmek mümkün değildir. Fakat antipiskotik diye isimlendirdiğimiz ilaçlar ile hastalığı kontrol altına alabilmemiz mümkün. Ama kronik bir hastalık. Özellikle son yıllarda geliştirilen ilaçların, hareket bozuklukları gibi yan etkilerinden oldukça arındırılmış olmaları da hastaların bu hastalığa karşı tedavi uyumlarını artırdı ve tedavide yaşanan sıkıntıları azalttı. Hasta ben düzeldim diye ilaçları bırakmamalı. Ömür boyu ilaç kullanmak zorunda. Yoksa o ara dönemde tekrarlayabilir. İlacın dışında da tedavi yaklaşımlarımız var. Toplum ne kadar yardımcı oluyorsa o kadar etkili oluyor tedavi. Bireysel, grup tedavilerinin yanı sıra rehabilitasyona yönelik girişimlerimiz de oluyor bizlerin.

Hülya AVŞAR: Depresyondan şizofreniye geçiş olabilir mi? Ya da paranoya?

Prof. Dr. Emin ÖNDER:Depresyon tedavi edilebilir bir hastalık. Şizofreniyle tamamen ayrı yerlerde dururlar. Ama paranoya ve şizofreni aynı grup içinde yer alır. Paronoidler sosyal hayatlarını şizofreniye göre daha rahat sürdürebilirler.

Hülya AVŞAR: Şizofreni hastaları gerçekten saldırgan mıdır? Onlardan korkmalı mıyız?

Prof. Dr. Emin ÖNDER: Hayır, tabii ki! Hastalığın bazı formlarında saldırganlık ve dürtüsel davranışlara rastlanabilir. Bu davranışlar da, yanlış algılama ve yanlış değerlendirme sonucunda ortaya çıkar. Zaman zaman suç işleme eğiliminde olan şizofreni hastaları için, bu eylemi sağlıklı insanlardan daha fazla gerçekleştirdiklerini söylemek yanlış olur. Bu önyargı, toplum dışına itilmeyi hızlandırmış ve hastaları yalnızlığa itmiştir. Bu doğrultuda hastaların toplum içinde beraberce yaşamalarına olanak sağlanabilmesi için mutlaka Gündüz Hastaneleri oluşturulmalıdır!

Bir şizofren annesi:

‘Ne olur beni öldür anne’ diyordu

Fatma K.: 11 aylık yürüyen ve konuşan bir çocuktu benim kızım. Zeka testi yaptırmıştım ve ileri düzeyde zeki çıkmıştı. 15 yaşın sonunda başarısında düşme oldu ve şikayetleri başladı. Önceleri ciddiye almadık. Sonra korkuları arttı. Bir gün hiç uyumadı. Okulda rahatsızlanmış, babamı öldürecekler, bize zarar verecekler diye ağlama krizlerine kapılmış. Bizden korkuyordu, kendinden korkuyordu. Zarar vermiyordu kimseye. Benim dünyam yıkıldı onu o halde görünce. Sonra ilaç tedavisi başladı, kısmen iyileşip okula döndü. Bize o dönem depresyon denilmişti. Ama sonra üç yıl sonra babasının ölümüyle yeniledi hastalık. Kendisinde intihar duygusu gelişti. "Anneciğim kolay bir yol yok mu, ne olur beni öldür, gözümde görüntüler oluşuyor, kulağımda sesler var" diyordu. Sonra teşhis konuldu. Şizofren diye!

Hülya AVŞAR: Ne düşündünüz, bir anne olarak neler hissettiniz o an?

Fatma K.: Bir deli kavramı duymuştum o güne kadar. Ben kitaplarını aldım ve o günden sonra tanıştım bu hastalıkla. Sonra okudum ve düşündüm. Arşimet suyun kaldırma gücünü banyoda keşfedip dışarı çıkınca çırılçıplak, ona deli diyorlar. O zaman çocuğumun da zeki ve duyarlı bir çocuk olduğunu biliyorsam, üzülmemem gerek dedim. Ben kabahati kendimde buluyorum. Çalışan bir anneydim, ilgi sevgi veremedim yeterince. Kızımın isteklerine maddi gücümüz yetmedi cevap veremedik.

Hülya AVŞAR: Eşinizle aranızda akrabalık var mıydı?

Fatma K.: Hayır tam tersine birbirini çok severek evlenen iki yabancı çifttik. Diğer çocuklarımda hastalık yok. Ailelerde de yok. Bugüne kadar bilimin önemsemediği bir hastalık bence. Belki de bir verem gibi bu da çözülebilir. Ben veremi okuyunca iyi ki kızım verem değilmiş diye şükrettim. Demek ki bu hastalığın tedavisi bulunabilir. Bunun tedavisi iyi iletişim, düzenli yaşam ve şizofrenin isteklerine cevap verilmesi olarak görüyorum.

Hülya AVŞAR: Çevreniz size yardımcı oldu mu?

Fatma K.: Kardeşleri daha çok önemsediler, ilgiyi kıskanmadılar tam tersine kızım Zeynep onları kıskandı. Ama akrabalarım bana kızdılar, küstüler. Ben çocuğun adını deliye çıkarmışım! Çocukta bir sorun yokmuş, sülalede yokmuş. Ben sevgi verememişim.

Hülya AVŞAR: Nasıl anlatıyorsunuz bu hastalığı çevrenize?

Fatma K.: Bu hastalığa şizofreni değil de korku hastalığı denmeli bence. Onlar kendileri korkuyor çevrelerinden. Bu nedenle içe dönüyorlar. Kendilerine zarar veriyorlar, veriyorlarsa! Adam banka soyuyor, şizofreni raporu alıyor. Adam öldürüyor, şizofreni raporu alıyor. Burada bir yanlışlık var! Ben buna karşıyım. Oysa onlar değil birbirlerine vurma, çevrelerine zarar verme, birbirlerine göz bile süzmeme eğilimi var. Sigarasını döktüğü küllüğü yıkıyorlar ki içmeyenler rahatsız olmasın diye. O kadar hassas çocuklar bunlar!

Zeynep K.: Ben iyileştim

Hülya AVŞAR: Nasıl başladı bu hastalık sende?

Zeynep K.: Ben 15 yaşında rahatsızlandım. Şüphe vardı, takip edilme korkusundaydım. Sanki hep beni konuşuyorlar, takip ediliyorum sanıyordum.

Hülya AVŞAR: Nasıl başladı, birden bire mi? Bir olay mı geçti başından?

Zeynep K.: Aile içinde geçimsizlik vardı. Dört kardeşiz. Onlarla da geçimsizlik oluyordu aramda. Herkes bana düşmanlık besliyor diye saplantı içine girmiştim. Çok isteklerim oluyordu, onları ailem sağlayamıyordu. Evden kaçmak, kendimi toplumdan uzaklaştırmak istiyordum. Ama atlattım ben onları artık. İlaç kullanmaya devam ediyorum. Sadece iştah yaptı bende. Yoksa senin gibiydim 55 kiloydum.

Prof.Dr. Emin Önder: Gündüz Hastaneleri mucize yaratıyor

Şizofrenler toplum dışına itilmiş hastalar. Hastaların toplum içinde beraberce yaşamalarına olanak sağlanabilmesi için Biz Kocaeli Üniversitesi olarak Gündüz Hastaneleri uygulamasını hayata geçirdik. Bu proje hastalara yeni beceriler kazandırabilecek, bu becerilerini ürüne dönüştürmeleri sağlanabilecek, bu sayede insanların içine karışmaları kolaylaşabilecek. KOÜ Tıp Fakültesi Psikyatri Gündüz Hastanesi ‘İkinci Evimiz’ adı altında hizmet veriyor. İkinci evimiz hastaların sağlıklı bir şekilde tedavilerinin düzenleneceği hem rehabilitasyon hizmetlerin verileceği hem de bir geçiş yeri olarak hizmetin sürdürüleceği bir yer olarak düşünüldü. Ayrıca hasta, hasta yakınları ve bölge insanlarına yönelik toplantıların da yapılması planlandı. Böyle bir girişimle resim, müzik, el sanatlarına yönelik yetenek ve becerilerini geliştirmeleri yanı sıra hastaların tarım ve sera çifçiliği, seramik ve galoş üretime yönelik işleyişin içinde de yer almaları sağlanacak. Amacımız sabahları evlerinden çıktıklarında eğlenceli ve üretken geçirecekleri bir güne başladıklarını düşünmelerini sağlamaya yönelik.

Mutluluk tek başına olmaz

Sırtımızı çevirdiğimiz, saldırgan olarak düşündüğümüz insanları sırf adları şizofren olduğu için dışlıyoruz ama aslında adını bilemediğimiz, tehlikeli ve saldırgan o kadar çok insan var ki etrafımızda, bunun adını koymak çok daha zor! Birbirimizi sevmeli ve desteklemeliyiz. Mutluluk tek başına olmaz, etrafındakilerle birlikte olur.

Şizofreni Hastaları ve Yakınları Dayanışma Derneği:

0312 466 54 66 www.kapilariacin.org

Gündüz Hastaneleri: 0262- 233 59 80/ 1273
Yazının devamı...

Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır

24 Mayıs 2004
Zaten metroseksüelliğin sadece kişisel bakımı değil, bir yaşam tarzını yansıttığını düşünüyorlar.

Hülya AVŞAR: Kulağından burnundan kıl fışkıran erkekler var. Hele burnundan kıl çıkan, kesme ihtiyacı duymayan erkekler var! Metroseksüellik gerekli bir şey. Çocukları büyütürken alıştırmak lazım. Metroseksüelliğe ihtiyacı olan çok hanım da var, o ayrı! Erkekler için de, gereksiz kılların alınması, ağda yaptırmak, kaş alınması normal karşılanmalı artık. Kokan ve kıllı erkeklerden kadınlara illallah geldi! Ben ‘Çok kötü kokuyorsun’ diye yüzlerine söylüyorum. Yok oluyorlar ortadan, nefret ediyorum o tür insanlardan. Ders oluyor zaten onlara! Hatta canlarını yakarak söylemeyi tercih ediyorum. Peki ya sizler? Neden kendinizi metroseksüel olarak kabul ediyorsunuz? Normal bir Türk erkeğinden farklı olarak, bakımınızla ilgili neler yapıyorsunuz?

Emre GÜNER (Marka uzmanı): 28 yaşındayım. Ben aslında metroseksüelim diye ortaya çıkmıyordum. Ama metroseksüeller tanımlandığında, ben de giriyorum özelliklerimle. Bana göre metroseksüel öncelikle kişisel bakımına, sağlığına, yemesine, içmesine, sporuna önem gösteren, giyimine kuşamına özen gösteren erkektir. Benim titiz olduğum alan kişisel bakım. Ben saçlarıma, şampuanıma özen gösteririm, daha gür, daha parlak olması için. Gündüz kremi kullanıyorum 15 koruma faktörlü. Gözaltı kremi kullanıyorum. Annem ve babam da kendine çok özen gösterirdi, banyoda farklı farklı kremler görmek aşinalık kazandırıyor. 30 yaşından sonra hafif hafif kremlerle başlamak gerekir. Vücut şampuanımı özel seçiyorum. Soğuk duşla çıkıyorum. Losyon kullanıyorum. Manikür pedikür yaptırmıyorum, kendim yapabiliyorum. Bir iki kere yaptırmıştım sadece. Benim ayaklarım güzel. Şu anda elim ve ayağımda kendi halledemeyeceğim bir problem yok. Bunların dışında iki haftada bir masaj yaptırıyorum. Otellerde kalınca SPA’lara gidiyorum mutlaka. Haftada iki kere squash oynuyorum, onun dışında fitness- aerobik yapıyorum. Giyimime özen gösteriyorum. Metroseksüeller marka giyinmeli diye bir şey yok. Ama bu bir yaşam tarzıysa ve markalar bu yaşam tarzını belirliyorsa onları alıyorsunuz.

Nihat HATİPOĞLU (Görsel yönetmen): 31 yaşındayım. Eşim benim böyle olmamı istiyor, ben de ona bilgiler ve öneriler verebiliyorum. Ben kendi bakımımı kendim yapmaya çalışıyorum. Yağlı olduğu için cildime özel ürünler kullanıyorum. Sadece gece kullanıyorum kremleri. Manikür yaptırıyorum. Tırnak cilası kullanıyorum. Görüntü olarak hoşuma gidiyor, parlaklık veriyor, sağlıklı duruyor! Zaten kuvvetlendirici kalyon kullanırım. Squash yapıyorum, diyet yapıyorum. Basketbol oynuyorum. Parfümüme dikkat ediyorum. Solaryuma giderim.

Turgut REYHAN (Vakkorama Mağaza Müdürü): 37 yaşındayım. Ben herhalde iyi bir metroseksüelim. Bana göre metroseksüel takipçidir. Çıkan ürünleri, parfümleri izlemeli, değiştirmeyi bilmeli. Ben de bunun arayışındayım. Her sabah duş alırım, kullandığım tüm ürünler bütünlük içindedir. Aynı parfüm markasının kremi, duş jeli, losyonu.. Son yıllarda cilt onaran kremler tercih eder oldum. Gece kremi mutlaka kullanırım. Fiziksel görüntümün feminen hale gelmesine müsaade etmeden, doğallığı korurum. Solaryuma giderim. 10 günde bir manikür pedikür yaptırırım. Vücut kıllarını aldırmaya da sıcak bakıyorum. Sadece ense kıllarım beni çok rahatsız ediyor, oraya bazen ağda yaptırıyorum. Mutlaka kulağıma sir ağda yaptırırım. Annem günde üç kez üstümü değiştirirdi, ter kokusuna karşı çok duyarlıydı. Ben de öyleyim. Vücudumu tanıdıktan sonra koltukaltı stickleri bile değil, pudra bazlı ürünleri kullanmaya başladım. Haftada bir kez Shiatsu masajı yaptırıyorum. Rezene, kuşburnu gibi doğal çayları içiyor, kafeinden uzak duruyorum.

Ender BALLIKAYA (Manken, öğrenci): 21 yaşındayım. Aslında amacım insanlara güzel görünmek, hatta sağlıktan bile önce! Bu nedenle kendime, yediğime içtiğime dikkat ediyorum. Kuaförüme gidiyorum. Saçımı boyatıyorum, fön çektiriyorum. Metroseksüellikle feminen görüntüyü karıştırmamak gerekli. Erkeksi olup bakımlı ve güzel görünmek gerektiğine inanıyorum. Düzgün kokmadığımı düşündüğüm zaman hayatta dışarı adım atmam. Krem çok fazla kullanmam, sadece vücut kremi ve el kremi kullanırım. Ben henüz pedikür de yaptırmadım. Ama kaş aldırıyorum. Fitness yapıyorum. Kıyafetlerime de çok özen gösteririm özel yaşantımda. Erkekte de dekolte hoşuma gidiyor, yani transparan şeyler ve açık yakalar kullanıyorum. Takı kullanmayı seviyorum.

Hülya AVŞAR: Metroseksüellik erkeklerin içindeki kadınsal duyguları açığa mı çıkarır acaba? Cinsel kimliğiniz ile ilgili eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz?

Turgut REYHAN: Bu kelimeyi doğru adamlarla kullanınca, metroseksüellik kimseyi, hiçbirimizi rahatsız etmez. Ama piyasanın feminen görünen isimleriyle metroseksüellik röportajları yapılınca, yanlış anlaşılmalar oldu. Zaten Türkiye birtakım şeyleri yeni yeni oturtuyor. Tabii metroseksüellikte mevcut görüntünüze ancak doğallık çerçevesinde dokunabilirsiniz. Allah size bir kaş yapısı vermiş, siz onu yolup da kalem atarsanız hoş olmaz. İleri gittiğinizde cinsel tercihinizi fiziğinize yansıtmış olursunuz. Aslında herkes krem kullanıyor, kimi Arko, kimi La Praire kullanıyor ama sonuçta kullanıyor! Biraz da bu kelime jigololuk yapan, piyasada dolaşan insanlarla anılınca insan rahatsız oluyor. Ben mesleğim gereği moda sektörünün içinde olduğum için cinsel kimliğimle ilgili eleştiri almadım. Çok bakımlı olduğum söylenir, bana danışılır parfüm alırken, giyim kuşamda, o kadar!

Nihat HATİPOĞLU: Ben evli olduğum için böyle bir sorunum olmuyor. Ama genel olarak arkadaşlarımız takılabiliyor. Fakat benim cinsel kimliğimi bildikleri için o da şaka olarak kalıyor. Diğer insanların ne düşündüklerine gelince, ben kendimi biliyorum zaten! Kaale bile almam!

Emre GÜNER: Halk arasında ‘metroseksüellik’ dalga konusu. ‘Aaa... gözaltı kremi mi kullanıyorsun?’ gibi şaşkın sorularla karşılaşıyorsunuz. Temiz ve bakımlı olmanın farkında ve bilincinde olmayanlarsa anlamıyor ve sormuyor bile. Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar. Ama benim için cinsellikle homoseksüellikle ilgili bir kavram karmaşası yaratılmasına ben izin vermiyorum. İnsanlar, daha feminen ve iddialı bir görünümde şüphenebilir. Metroseksüellerin de dereceleri var. Bazı insanlar daha fazla, bazıları daha az metroseksüel. Bu da yaptığınız işle alakalı. Bana göre sınır, benim gözüme güzel görünmesidir. İnsanlar tepki gösterdiği zaman belki vazgeçersiniz, o size bağlı bir şey.

Ender BALLIKAYA: Benim ailem hiçbir zaman ‘Sen şimdi saçını boyattın, yarın da başka şey yaparsın’ diye bir sıkıntı yaşamadı, beni biliyorlar çünkü. Homoseksüelliğe kaçar mı diye bir korkuları olmadı. Tabii bir kadının sana bir şey söylemesi gibi bir erkeğin de bazı yorumlar yapıp, teklifler etmesi özellikle bizim mankenlik dünyasında var. Ama bu görüntüyle alakalı değil! Bana homoseksüel yakıştırması olmadı. Zaten ben de öyle bir soruda bir açıklama yapma gereği duymam.

Hülya AVŞAR:

Benim eşim, en eski metroseksüellerden! Kaya manikür pedikürünü kendisi yapıyor. Gözaltı kremi, vücut kremi kullanıyor. En önem verdiği şey de dirsekler! Nasır tutmuş dirseğe tahammülü yok.

Emre GÜNER:

Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar.

O göz kalemini Kaya’da görmek isterdim

Hülya AVŞAR: Erkekte gözde hafif siyah sürme benim çok hoşuma gidiyor. Johny Depp’e Karayip Korsanları’nda çok yakışmıştı. Ben de bir çekimde Tamer Karadağlı’nın gözünün altına çok az siyah kalem çektim ve çok güzel durdu. Tabii gerçek bir metroseksüel de olsa, Karadeniz erkeği olduğu için Kaya yapmaz biliyorum ama ben Johny Depp gibi olsaydı, o göz kalemini onda görmek isterdim! Yakıştığı sürece metroseksüellikte her şeye açık olmalısın. Ruj değil ama dudak bakımı olarak parlatıcı sürmek de çok hoş olabilir. Senelerdir allık kullanan erkekler var mesela. Ama ben fondöteni kabul etmiyorum, o ifade değiştiriyor artık. Ağda da yaptırabilirler. Sonuçta ağda, gereksiz kılların alınmasına yardımcı oluyor. Erkekler bugüne kadar çekiniyordu. Metroseksüellik ortaya çıktıktan sonra ‘Dünya varmış’ diyerek sırtlarındaki kılları aldıran erkekler çoğaldı!

En seksi şey başarı

Hepimize yabancı gelen metroseksüel kelimesi ve yaşam tarzı, eminim ki bir süre sonra herkesin kabul etmek zorunda kalacağı bir şey olacaktır. Bunu maçolukla ya da herhangi bir şeyle karıştırmamak lazım! Bir maço da metroseksüel olabilir. Bakım her zaman ve her yerde gereklidir. Kadınları asıl etkileyen, metroseksüel yaşam tarzı ve bu yaşam tarzının getirdiği başarıdır. Başarı da dünyanın en seksi şeyidir!

Atilla Kaya

(MOS Erkek Bölümü yöneticisi)

Zamparalık yapmazlar!

- Özellikle 50 yaş üstü metroseksüeller için kişisel bakımın çok çok önüne çıkan şeyler var. Tabii paran olacak ki metroseksüel olacaksın, başka şansın yok! Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır. Son çıkan filmleri izlemek, mesela Da Vinci’nin Şifresi’ni okumak zorundalar. Yaptıklarını da göstermeyi severler. Mutlaka ve mutlaka marka giyerler. Haftada iki akşam erkek erkeğe gece dışarı çıkar ama zamparalık yapmazlar. Hatta zamparalık yapana ‘kütük’ bile derler aralarında. Tabii iltifata, kadınların ilgisine bayılırlar, o ayrı! İsviçre’ye kayağa giderler. Tenis oynarlar. Puro içmezler, kokusundan dolayı. Masaj yaptırırlar. Sürekli yediklerine dikkat ederler. Kaşlarını düzeltirler. Ama çizgi attırmak yoktur gençlerdeki gibi! Saçlarını natürel boyatırlar. Zaten doğallığın önüne geçmemeli yaptıkları bakım. Mutlaka tırnak cilası sürerler. Mesleğe ilk başladığım yıllarda İsrailli müşterilerimiz vardı ve bence gerçek metroseksüeller onlardı, yani yahudiler! Türk erkekleri, kadınlardan değil onlardan göre göre metroseksüel oldular bence.

Turgut Reyhan

Vakkorama Mağaza Müdürü

İtalyan tarzını benimsemeli

- Çelik saat kullanmalılar. Bu sene pantalon paçaları yığılmayacak, hafif yukarıda olacak, bilek gözükecek. İtalyan erkeğinde olan modaya kaymalılar. Sadece topukta biten, parmak ucunu tutan çoraplar giyilecek. ‘Alayım ama kimse görmesin’ diyenler de oluyor. Oysa bu tür çoraplar yazın çok da hijyenik! Parmak arası sandaletler moda. Derin dekolte tişörtler, erik yeşili, beyaz, doreler, pembeler de moda. Takılarda ise eskitme ipler, boncuklar var. Her şey yıkanmış gibi, eskitilmiş görünmeli.
Yazının devamı...

Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır

24 Mayıs 2004
Zaten metroseksüelliğin sadece kişisel bakımı değil, bir yaşam tarzını yansıttığını düşünüyorlar.

Hülya AVŞAR: Kulağından burnundan kıl fışkıran erkekler var. Hele burnundan kıl çıkan, kesme ihtiyacı duymayan erkekler var! Metroseksüellik gerekli bir şey. Çocukları büyütürken alıştırmak lazım. Metroseksüelliğe ihtiyacı olan çok hanım da var, o ayrı! Erkekler için de, gereksiz kılların alınması, ağda yaptırmak, kaş alınması normal karşılanmalı artık. Kokan ve kıllı erkeklerden kadınlara illallah geldi! Ben ‘Çok kötü kokuyorsun’ diye yüzlerine söylüyorum. Yok oluyorlar ortadan, nefret ediyorum o tür insanlardan. Ders oluyor zaten onlara! Hatta canlarını yakarak söylemeyi tercih ediyorum. Peki ya sizler? Neden kendinizi metroseksüel olarak kabul ediyorsunuz? Normal bir Türk erkeğinden farklı olarak, bakımınızla ilgili neler yapıyorsunuz?

Emre GÜNER (Marka uzmanı):28 yaşındayım. Ben aslında metroseksüelim diye ortaya çıkmıyordum. Ama metroseksüeller tanımlandığında, ben de giriyorum özelliklerimle. Bana göre metroseksüel öncelikle kişisel bakımına, sağlığına, yemesine, içmesine, sporuna önem gösteren, giyimine kuşamına özen gösteren erkektir. Benim titiz olduğum alan kişisel bakım. Ben saçlarıma, şampuanıma özen gösteririm, daha gür, daha parlak olması için. Gündüz kremi kullanıyorum 15 koruma faktörlü. Gözaltı kremi kullanıyorum. Annem ve babam da kendine çok özen gösterirdi, banyoda farklı farklı kremler görmek aşinalık kazandırıyor. 30 yaşından sonra hafif hafif kremlerle başlamak gerekir. Vücut şampuanımı özel seçiyorum. Soğuk duşla çıkıyorum. Losyon kullanıyorum. Manikür pedikür yaptırmıyorum, kendim yapabiliyorum. Bir iki kere yaptırmıştım sadece. Benim ayaklarım güzel. Şu anda elim ve ayağımda kendi halledemeyeceğim bir problem yok. Bunların dışında iki haftada bir masaj yaptırıyorum. Otellerde kalınca SPA’lara gidiyorum mutlaka. Haftada iki kere squash oynuyorum, onun dışında fitness- aerobik yapıyorum. Giyimime özen gösteriyorum. Metroseksüeller marka giyinmeli diye bir şey yok. Ama bu bir yaşam tarzıysa ve markalar bu yaşam tarzını belirliyorsa onları alıyorsunuz.

Nihat HATİPOĞLU (Görsel yönetmen): 31 yaşındayım. Eşim benim böyle olmamı istiyor, ben de ona bilgiler ve öneriler verebiliyorum. Ben kendi bakımımı kendim yapmaya çalışıyorum. Yağlı olduğu için cildime özel ürünler kullanıyorum. Sadece gece kullanıyorum kremleri. Manikür yaptırıyorum. Tırnak cilası kullanıyorum. Görüntü olarak hoşuma gidiyor, parlaklık veriyor, sağlıklı duruyor! Zaten kuvvetlendirici kalyon kullanırım. Squash yapıyorum, diyet yapıyorum. Basketbol oynuyorum. Parfümüme dikkat ediyorum. Solaryuma giderim.

Turgut REYHAN (Vakkorama Mağaza Müdürü): 37 yaşındayım. Ben herhalde iyi bir metroseksüelim. Bana göre metroseksüel takipçidir. Çıkan ürünleri, parfümleri izlemeli, değiştirmeyi bilmeli. Ben de bunun arayışındayım. Her sabah duş alırım, kullandığım tüm ürünler bütünlük içindedir. Aynı parfüm markasının kremi, duş jeli, losyonu.. Son yıllarda cilt onaran kremler tercih eder oldum. Gece kremi mutlaka kullanırım. Fiziksel görüntümün feminen hale gelmesine müsaade etmeden, doğallığı korurum. Solaryuma giderim. 10 günde bir manikür pedikür yaptırırım. Vücut kıllarını aldırmaya da sıcak bakıyorum. Sadece ense kıllarım beni çok rahatsız ediyor, oraya bazen ağda yaptırıyorum. Mutlaka kulağıma sir ağda yaptırırım. Annem günde üç kez üstümü değiştirirdi, ter kokusuna karşı çok duyarlıydı. Ben de öyleyim. Vücudumu tanıdıktan sonra koltukaltı stickleri bile değil, pudra bazlı ürünleri kullanmaya başladım. Haftada bir kez Shiatsu masajı yaptırıyorum. Rezene, kuşburnu gibi doğal çayları içiyor, kafeinden uzak duruyorum.

Ender BALLIKAYA (Manken, öğrenci): 21 yaşındayım. Aslında amacım insanlara güzel görünmek, hatta sağlıktan bile önce! Bu nedenle kendime, yediğime içtiğime dikkat ediyorum. Kuaförüme gidiyorum. Saçımı boyatıyorum, fön çektiriyorum. Metroseksüellikle feminen görüntüyü karıştırmamak gerekli. Erkeksi olup bakımlı ve güzel görünmek gerektiğine inanıyorum. Düzgün kokmadığımı düşündüğüm zaman hayatta dışarı adım atmam. Krem çok fazla kullanmam, sadece vücut kremi ve el kremi kullanırım. Ben henüz pedikür de yaptırmadım. Ama kaş aldırıyorum. Fitness yapıyorum. Kıyafetlerime de çok özen gösteririm özel yaşantımda. Erkekte de dekolte hoşuma gidiyor, yani transparan şeyler ve açık yakalar kullanıyorum. Takı kullanmayı seviyorum.

Hülya AVŞAR: Metroseksüellik erkeklerin içindeki kadınsal duyguları açığa mı çıkarır acaba? Cinsel kimliğiniz ile ilgili eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz?

Turgut REYHAN: Bu kelimeyi doğru adamlarla kullanınca, metroseksüellik kimseyi, hiçbirimizi rahatsız etmez. Ama piyasanın feminen görünen isimleriyle metroseksüellik röportajları yapılınca, yanlış anlaşılmalar oldu. Zaten Türkiye birtakım şeyleri yeni yeni oturtuyor. Tabii metroseksüellikte mevcut görüntünüze ancak doğallık çerçevesinde dokunabilirsiniz. Allah size bir kaş yapısı vermiş, siz onu yolup da kalem atarsanız hoş olmaz. İleri gittiğinizde cinsel tercihinizi fiziğinize yansıtmış olursunuz. Aslında herkes krem kullanıyor, kimi Arko, kimi La Praire kullanıyor ama sonuçta kullanıyor! Biraz da bu kelime jigololuk yapan, piyasada dolaşan insanlarla anılınca insan rahatsız oluyor. Ben mesleğim gereği moda sektörünün içinde olduğum için cinsel kimliğimle ilgili eleştiri almadım. Çok bakımlı olduğum söylenir, bana danışılır parfüm alırken, giyim kuşamda, o kadar!

Nihat HATİPOĞLU: Ben evli olduğum için böyle bir sorunum olmuyor. Ama genel olarak arkadaşlarımız takılabiliyor. Fakat benim cinsel kimliğimi bildikleri için o da şaka olarak kalıyor. Diğer insanların ne düşündüklerine gelince, ben kendimi biliyorum zaten! Kaale bile almam!

Emre GÜNER: Halk arasında ‘metroseksüellik’ dalga konusu. ‘Aaa... gözaltı kremi mi kullanıyorsun?’ gibi şaşkın sorularla karşılaşıyorsunuz. Temiz ve bakımlı olmanın farkında ve bilincinde olmayanlarsa anlamıyor ve sormuyor bile. Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar. Ama benim için cinsellikle homoseksüellikle ilgili bir kavram karmaşası yaratılmasına ben izin vermiyorum. İnsanlar, daha feminen ve iddialı bir görünümde şüphenebilir. Metroseksüellerin de dereceleri var. Bazı insanlar daha fazla, bazıları daha az metroseksüel. Bu da yaptığınız işle alakalı. Bana göre sınır, benim gözüme güzel görünmesidir. İnsanlar tepki gösterdiği zaman belki vazgeçersiniz, o size bağlı bir şey.

Ender BALLIKAYA: Benim ailem hiçbir zaman ‘Sen şimdi saçını boyattın, yarın da başka şey yaparsın’ diye bir sıkıntı yaşamadı, beni biliyorlar çünkü. Homoseksüelliğe kaçar mı diye bir korkuları olmadı. Tabii bir kadının sana bir şey söylemesi gibi bir erkeğin de bazı yorumlar yapıp, teklifler etmesi özellikle bizim mankenlik dünyasında var. Ama bu görüntüyle alakalı değil! Bana homoseksüel yakıştırması olmadı. Zaten ben de öyle bir soruda bir açıklama yapma gereği duymam.

Hülya AVŞAR:

Benim eşim, en eski metroseksüellerden! Kaya manikür pedikürünü kendisi yapıyor. Gözaltı kremi, vücut kremi kullanıyor. En önem verdiği şey de dirsekler! Nasır tutmuş dirseğe tahammülü yok.

Emre GÜNER:

Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar.

O göz kalemini Kaya’da görmek isterdim

Hülya AVŞAR: Erkekte gözde hafif siyah sürme benim çok hoşuma gidiyor. Johny Depp’e Karayip Korsanları’nda çok yakışmıştı. Ben de bir çekimde Tamer Karadağlı’nın gözünün altına çok az siyah kalem çektim ve çok güzel durdu. Tabii gerçek bir metroseksüel de olsa, Karadeniz erkeği olduğu için Kaya yapmaz biliyorum ama ben Johny Depp gibi olsaydı, o göz kalemini onda görmek isterdim! Yakıştığı sürece metroseksüellikte her şeye açık olmalısın. Ruj değil ama dudak bakımı olarak parlatıcı sürmek de çok hoş olabilir. Senelerdir allık kullanan erkekler var mesela. Ama ben fondöteni kabul etmiyorum, o ifade değiştiriyor artık. Ağda da yaptırabilirler. Sonuçta ağda, gereksiz kılların alınmasına yardımcı oluyor. Erkekler bugüne kadar çekiniyordu. Metroseksüellik ortaya çıktıktan sonra ‘Dünya varmış’ diyerek sırtlarındaki kılları aldıran erkekler çoğaldı!

En seksi şey başarı

Hepimize yabancı gelen metroseksüel kelimesi ve yaşam tarzı, eminim ki bir süre sonra herkesin kabul etmek zorunda kalacağı bir şey olacaktır. Bunu maçolukla ya da herhangi bir şeyle karıştırmamak lazım! Bir maço da metroseksüel olabilir. Bakım her zaman ve her yerde gereklidir. Kadınları asıl etkileyen, metroseksüel yaşam tarzı ve bu yaşam tarzının getirdiği başarıdır. Başarı da dünyanın en seksi şeyidir!

Atilla Kaya

(MOS Erkek Bölümü yöneticisi)

Zamparalık yapmazlar!

- Özellikle 50 yaş üstü metroseksüeller için kişisel bakımın çok çok önüne çıkan şeyler var. Tabii paran olacak ki metroseksüel olacaksın, başka şansın yok! Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır. Son çıkan filmleri izlemek, mesela Da Vinci’nin Şifresi’ni okumak zorundalar. Yaptıklarını da göstermeyi severler. Mutlaka ve mutlaka marka giyerler. Haftada iki akşam erkek erkeğe gece dışarı çıkar ama zamparalık yapmazlar. Hatta zamparalık yapana ‘kütük’ bile derler aralarında. Tabii iltifata, kadınların ilgisine bayılırlar, o ayrı! İsviçre’ye kayağa giderler. Tenis oynarlar. Puro içmezler, kokusundan dolayı. Masaj yaptırırlar. Sürekli yediklerine dikkat ederler. Kaşlarını düzeltirler. Ama çizgi attırmak yoktur gençlerdeki gibi! Saçlarını natürel boyatırlar. Zaten doğallığın önüne geçmemeli yaptıkları bakım. Mutlaka tırnak cilası sürerler. Mesleğe ilk başladığım yıllarda İsrailli müşterilerimiz vardı ve bence gerçek metroseksüeller onlardı, yani yahudiler! Türk erkekleri, kadınlardan değil onlardan göre göre metroseksüel oldular bence.

Turgut Reyhan

Vakkorama Mağaza Müdürü

İtalyan tarzını benimsemeli

- Çelik saat kullanmalılar. Bu sene pantalon paçaları yığılmayacak, hafif yukarıda olacak, bilek gözükecek. İtalyan erkeğinde olan modaya kaymalılar. Sadece topukta biten, parmak ucunu tutan çoraplar giyilecek. ‘Alayım ama kimse görmesin’ diyenler de oluyor. Oysa bu tür çoraplar yazın çok da hijyenik! Parmak arası sandaletler moda. Derin dekolte tişörtler, erik yeşili, beyaz, doreler, pembeler de moda. Takılarda ise eskitme ipler, boncuklar var. Her şey yıkanmış gibi, eskitilmiş görünmeli.
Yazının devamı...

Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır

24 Mayıs 2004
Metroseksüeller, doğal göründüğü sürece ‘kaş almaya’ da, ‘tırnak cilalamaya’ da ‘Evet’ diyen erkekler. Cinsel kimlikleriyle ilgili yapılan yorumları umursamıyorlar.Zaten metroseksüelliğin sadece kişisel bakımı değil, bir yaşam tarzını yansıttığını düşünüyorlar. Hülya AVŞAR: Kulağından burnundan kıl fışkıran erkekler var. Hele burnundan kıl çıkan, kesme ihtiyacı duymayan erkekler var! Metroseksüellik gerekli bir şey. Çocukları büyütürken alıştırmak lazım. Metroseksüelliğe ihtiyacı olan çok hanım da var, o ayrı! Erkekler için de, gereksiz kılların alınması, ağda yaptırmak, kaş alınması normal karşılanmalı artık. Kokan ve kıllı erkeklerden kadınlara illallah geldi! Ben ‘Çok kötü kokuyorsun’ diye yüzlerine söylüyorum. Yok oluyorlar ortadan, nefret ediyorum o tür insanlardan. Ders oluyor zaten onlara! Hatta canlarını yakarak söylemeyi tercih ediyorum. Peki ya sizler? Neden kendinizi metroseksüel olarak kabul ediyorsunuz? Normal bir Türk erkeğinden farklı olarak, bakımınızla ilgili neler yapıyorsunuz? Emre GÜNER (Marka uzmanı): 28 yaşındayım. Ben aslında metroseksüelim diye ortaya çıkmıyordum. Ama metroseksüeller tanımlandığında, ben de giriyorum özelliklerimle. Bana göre metroseksüel öncelikle kişisel bakımına, sağlığına, yemesine, içmesine, sporuna önem gösteren, giyimine kuşamına özen gösteren erkektir. Benim titiz olduğum alan kişisel bakım. Ben saçlarıma, şampuanıma özen gösteririm, daha gür, daha parlak olması için. Gündüz kremi kullanıyorum 15 koruma faktörlü. Gözaltı kremi kullanıyorum. Annem ve babam da kendine çok özen gösterirdi, banyoda farklı farklı kremler görmek aşinalık kazandırıyor. 30 yaşından sonra hafif hafif kremlerle başlamak gerekir. Vücut şampuanımı özel seçiyorum. Soğuk duşla çıkıyorum. Losyon kullanıyorum. Manikür pedikür yaptırmıyorum, kendim yapabiliyorum. Bir iki kere yaptırmıştım sadece. Benim ayaklarım güzel. Şu anda elim ve ayağımda kendi halledemeyeceğim bir problem yok. Bunların dışında iki haftada bir masaj yaptırıyorum. Otellerde kalınca SPA’lara gidiyorum mutlaka. Haftada iki kere squash oynuyorum, onun dışında fitness- aerobik yapıyorum. Giyimime özen gösteriyorum. Metroseksüeller marka giyinmeli diye bir şey yok. Ama bu bir yaşam tarzıysa ve markalar bu yaşam tarzını belirliyorsa onları alıyorsunuz. Nihat HATİPOĞLU (Görsel yönetmen): 31 yaşındayım. Eşim benim böyle olmamı istiyor, ben de ona bilgiler ve öneriler verebiliyorum. Ben kendi bakımımı kendim yapmaya çalışıyorum. Yağlı olduğu için cildime özel ürünler kullanıyorum. Sadece gece kullanıyorum kremleri. Manikür yaptırıyorum. Tırnak cilası kullanıyorum. Görüntü olarak hoşuma gidiyor, parlaklık veriyor, sağlıklı duruyor! Zaten kuvvetlendirici kalyon kullanırım. Squash yapıyorum, diyet yapıyorum. Basketbol oynuyorum. Parfümüme dikkat ediyorum. Solaryuma giderim. Turgut REYHAN (Vakkorama Mağaza Müdürü): 37 yaşındayım. Ben herhalde iyi bir metroseksüelim. Bana göre metroseksüel takipçidir. Çıkan ürünleri, parfümleri izlemeli, değiştirmeyi bilmeli. Ben de bunun arayışındayım. Her sabah duş alırım, kullandığım tüm ürünler bütünlük içindedir. Aynı parfüm markasının kremi, duş jeli, losyonu.. Son yıllarda cilt onaran kremler tercih eder oldum. Gece kremi mutlaka kullanırım. Fiziksel görüntümün feminen hale gelmesine müsaade etmeden, doğallığı korurum. Solaryuma giderim. 10 günde bir manikür pedikür yaptırırım. Vücut kıllarını aldırmaya da sıcak bakıyorum. Sadece ense kıllarım beni çok rahatsız ediyor, oraya bazen ağda yaptırıyorum. Mutlaka kulağıma sir ağda yaptırırım. Annem günde üç kez üstümü değiştirirdi, ter kokusuna karşı çok duyarlıydı. Ben de öyleyim. Vücudumu tanıdıktan sonra koltukaltı stickleri bile değil, pudra bazlı ürünleri kullanmaya başladım. Haftada bir kez Shiatsu masajı yaptırıyorum. Rezene, kuşburnu gibi doğal çayları içiyor, kafeinden uzak duruyorum. Ender BALLIKAYA (Manken, öğrenci): 21 yaşındayım. Aslında amacım insanlara güzel görünmek, hatta sağlıktan bile önce! Bu nedenle kendime, yediğime içtiğime dikkat ediyorum. Kuaförüme gidiyorum. Saçımı boyatıyorum, fön çektiriyorum. Metroseksüellikle feminen görüntüyü karıştırmamak gerekli. Erkeksi olup bakımlı ve güzel görünmek gerektiğine inanıyorum. Düzgün kokmadığımı düşündüğüm zaman hayatta dışarı adım atmam. Krem çok fazla kullanmam, sadece vücut kremi ve el kremi kullanırım. Ben henüz pedikür de yaptırmadım. Ama kaş aldırıyorum. Fitness yapıyorum. Kıyafetlerime de çok özen gösteririm özel yaşantımda. Erkekte de dekolte hoşuma gidiyor, yani transparan şeyler ve açık yakalar kullanıyorum. Takı kullanmayı seviyorum.Hülya AVŞAR: Metroseksüellik erkeklerin içindeki kadınsal duyguları açığa mı çıkarır acaba? Cinsel kimliğiniz ile ilgili eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz? Turgut REYHAN: Bu kelimeyi doğru adamlarla kullanınca, metroseksüellik kimseyi, hiçbirimizi rahatsız etmez. Ama piyasanın feminen görünen isimleriyle metroseksüellik röportajları yapılınca, yanlış anlaşılmalar oldu. Zaten Türkiye birtakım şeyleri yeni yeni oturtuyor. Tabii metroseksüellikte mevcut görüntünüze ancak doğallık çerçevesinde dokunabilirsiniz. Allah size bir kaş yapısı vermiş, siz onu yolup da kalem atarsanız hoş olmaz. İleri gittiğinizde cinsel tercihinizi fiziğinize yansıtmış olursunuz. Aslında herkes krem kullanıyor, kimi Arko, kimi La Praire kullanıyor ama sonuçta kullanıyor! Biraz da bu kelime jigololuk yapan, piyasada dolaşan insanlarla anılınca insan rahatsız oluyor. Ben mesleğim gereği moda sektörünün içinde olduğum için cinsel kimliğimle ilgili eleştiri almadım. Çok bakımlı olduğum söylenir, bana danışılır parfüm alırken, giyim kuşamda, o kadar! Nihat HATİPOĞLU: Ben evli olduğum için böyle bir sorunum olmuyor. Ama genel olarak arkadaşlarımız takılabiliyor. Fakat benim cinsel kimliğimi bildikleri için o da şaka olarak kalıyor. Diğer insanların ne düşündüklerine gelince, ben kendimi biliyorum zaten! Kaale bile almam! Emre GÜNER: Halk arasında ‘metroseksüellik’ dalga konusu. ‘Aaa... gözaltı kremi mi kullanıyorsun?’ gibi şaşkın sorularla karşılaşıyorsunuz. Temiz ve bakımlı olmanın farkında ve bilincinde olmayanlarsa anlamıyor ve sormuyor bile. Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar. Ama benim için cinsellikle homoseksüellikle ilgili bir kavram karmaşası yaratılmasına ben izin vermiyorum. İnsanlar, daha feminen ve iddialı bir görünümde şüphenebilir. Metroseksüellerin de dereceleri var. Bazı insanlar daha fazla, bazıları daha az metroseksüel. Bu da yaptığınız işle alakalı. Bana göre sınır, benim gözüme güzel görünmesidir. İnsanlar tepki gösterdiği zaman belki vazgeçersiniz, o size bağlı bir şey. Ender BALLIKAYA: Benim ailem hiçbir zaman ‘Sen şimdi saçını boyattın, yarın da başka şey yaparsın’ diye bir sıkıntı yaşamadı, beni biliyorlar çünkü. Homoseksüelliğe kaçar mı diye bir korkuları olmadı. Tabii bir kadının sana bir şey söylemesi gibi bir erkeğin de bazı yorumlar yapıp, teklifler etmesi özellikle bizim mankenlik dünyasında var. Ama bu görüntüyle alakalı değil! Bana homoseksüel yakıştırması olmadı. Zaten ben de öyle bir soruda bir açıklama yapma gereği duymam. Hülya AVŞAR: Benim eşim, en eski metroseksüellerden! Kaya manikür pedikürünü kendisi yapıyor. Gözaltı kremi, vücut kremi kullanıyor. En önem verdiği şey de dirsekler! Nasır tutmuş dirseğe tahammülü yok. Emre GÜNER:Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar. O göz kalemini Kaya’da görmek isterdimHülya AVŞAR: Erkekte gözde hafif siyah sürme benim çok hoşuma gidiyor. Johny Depp’e Karayip Korsanları’nda çok yakışmıştı. Ben de bir çekimde Tamer Karadağlı’nın gözünün altına çok az siyah kalem çektim ve çok güzel durdu. Tabii gerçek bir metroseksüel de olsa, Karadeniz erkeği olduğu için Kaya yapmaz biliyorum ama ben Johny Depp gibi olsaydı, o göz kalemini onda görmek isterdim! Yakıştığı sürece metroseksüellikte her şeye açık olmalısın. Ruj değil ama dudak bakımı olarak parlatıcı sürmek de çok hoş olabilir. Senelerdir allık kullanan erkekler var mesela. Ama ben fondöteni kabul etmiyorum, o ifade değiştiriyor artık. Ağda da yaptırabilirler. Sonuçta ağda, gereksiz kılların alınmasına yardımcı oluyor. Erkekler bugüne kadar çekiniyordu. Metroseksüellik ortaya çıktıktan sonra ‘Dünya varmış’ diyerek sırtlarındaki kılları aldıran erkekler çoğaldı! En seksi şey başarı Hepimize yabancı gelen metroseksüel kelimesi ve yaşam tarzı, eminim ki bir süre sonra herkesin kabul etmek zorunda kalacağı bir şey olacaktır. Bunu maçolukla ya da herhangi bir şeyle karıştırmamak lazım! Bir maço da metroseksüel olabilir. Bakım her zaman ve her yerde gereklidir. Kadınları asıl etkileyen, metroseksüel yaşam tarzı ve bu yaşam tarzının getirdiği başarıdır. Başarı da dünyanın en seksi şeyidir! Atilla Kaya(MOS Erkek Bölümü yöneticisi)Zamparalık yapmazlar! - Özellikle 50 yaş üstü metroseksüeller için kişisel bakımın çok çok önüne çıkan şeyler var. Tabii paran olacak ki metroseksüel olacaksın, başka şansın yok! Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır. Son çıkan filmleri izlemek, mesela Da Vinci’nin Şifresi’ni okumak zorundalar. Yaptıklarını da göstermeyi severler. Mutlaka ve mutlaka marka giyerler. Haftada iki akşam erkek erkeğe gece dışarı çıkar ama zamparalık yapmazlar. Hatta zamparalık yapana ‘kütük’ bile derler aralarında. Tabii iltifata, kadınların ilgisine bayılırlar, o ayrı! İsviçre’ye kayağa giderler. Tenis oynarlar. Puro içmezler, kokusundan dolayı. Masaj yaptırırlar. Sürekli yediklerine dikkat ederler. Kaşlarını düzeltirler. Ama çizgi attırmak yoktur gençlerdeki gibi! Saçlarını natürel boyatırlar. Zaten doğallığın önüne geçmemeli yaptıkları bakım. Mutlaka tırnak cilası sürerler. Mesleğe ilk başladığım yıllarda İsrailli müşterilerimiz vardı ve bence gerçek metroseksüeller onlardı, yani yahudiler! Türk erkekleri, kadınlardan değil onlardan göre göre metroseksüel oldular bence. Turgut ReyhanVakkorama Mağaza Müdürüİtalyan tarzını benimsemeli- Çelik saat kullanmalılar. Bu sene pantalon paçaları yığılmayacak, hafif yukarıda olacak, bilek gözükecek. İtalyan erkeğinde olan modaya kaymalılar. Sadece topukta biten, parmak ucunu tutan çoraplar giyilecek. ‘Alayım ama kimse görmesin’ diyenler de oluyor. Oysa bu tür çoraplar yazın çok da hijyenik! Parmak arası sandaletler moda. Derin dekolte tişörtler, erik yeşili, beyaz, doreler, pembeler de moda. Takılarda ise eskitme ipler, boncuklar var. Her şey yıkanmış gibi, eskitilmiş görünmeli.
Yazının devamı...

Çocuğunuzun gittiği mekana siz de gidin

17 Mayıs 2004
Yıllardır gece yaşamının içinde olan işletmeciler, en az anne-babalar kadar gençleri düşündüklerini söylüyorlar:‘Bu çocuklar hepimizin. Aileler, önce çocuklarının eğlence ihtiyaçları olduğunu kabul etsinler. Ama sonra da onların kimlerle takıldıklarını, hangi mekana gittiklerini, hatta mekan sahiplerinin kim olduğunu bile bilsinler.’

n Hülya AVŞAR: Gençleri belki de en iyi analiz edecek kişiler sizlersiniz. Gece yaşamının içindesiniz. Bazı çocuklarda mutlaka dengesiz davranışlar, bir kimlik bunalımı gözlüyorsunuzdur. Sizce bunların nedenleri neler olabilir?

n Kadir ALBAŞ (Yeni Melek - Sefahathane): Bizim işimiz insan. Benim sinemacı bir yanım da var, binlerce milyonlarca insanla muhatap oluyoruz. Sorun şuradan çıkıyor. İstanbul’da 20 bin insan vardır, sinemaya giden, yabancı dil bilen, film festivaline giden, yurtdışına tatile çıkan. Bunun dışında bir kitle daha var. Sorun çıkaran işte bu ikinci kitle, ama bunların sayısı çok fazla: 12 milyon! Bu insanların sosyal ortamlarında spor yok, hiçbir sosyal faaliyet yok, düğüne gitmek dışında! Ama dışarıda da yaşayamadığı bir başka dünya var. Her gece ona televizyonun ve medyanın sunduğu bir dünya bu. Dışarıdaki hayat onlara hem çok çekici geliyor, hem de dokunuverecekmiş kadar yakın duruyor. O genç, gece dışarı çıktığında yakın ama ulaşamayacağı noktanın içine girince, baskı yaratıyor ruhunda. Ve biraz da içki içince agresif davranmaya başlıyor.

n Zeki ATEŞ (Kemancı): Aynı şekilde zengin aile çocukları için de geçerli bu durum. Hayatta o kadar doymuşlar ki, başka bir arayışa giriyorlar. Onların bazı uç eğlence hayatları da yeni gençleri kötü etkiliyor. Zaten, dejenere olmuş eğlence hayatı ucuzdur diye de bir şey yok.

n Hülya AVŞAR: Çocukları artık gece gezmelerine çıkabilecek yaşa gelmiş ailelere en iyi öneriler mutlaka mekan sahipleri olarak sizlerden gelecektir.

n Kadir ALBAŞ: Bizim geleneksel belleğimizde içki tu kakadır, kötülüklerin anasıdır. Sanıyorum ancak son 10 yıldır halktan insanlar barlara gitmeye başladılar. Eğlence işine aileler şöyle bakmalı: Bu bir ihtiyaç ama akıllıca değerlendirilmeli. Yemek gibi. Yemek yemek de bir ihtiyaç ama çok yemek doğru değildir. Ailelerin önce bunu kabul edip, çocuklarına bu ortamı onların sunmasını, yani çocuklarının sosyal yanlarının gelişmesine yardımcı olmalarını öneririm. Toplum içinde olmayı öğretmeleri gerekiyor. Çocuklarının yanlarında içki içmelerini sağlayıp, sınırlarını da öğrenmeleri gerekir. Yasaklamadan, gece hayatının adabını onların öğretmesi gerek. İki kızım var, ben kızımın en yakın arkadaşının kim olduğunu çok iyi bilirim. Ailesi kim, nasıl bir ev yaşamları var! Gençliğin en büyük sorunlarından biri de baskıcı aileler, bir anda zincirinden kopmuş gibi oluyor bazı gençler ve onlar hemen kendini belli ederler.

n Zeki ATEŞ: Ben bir baba olarak oğlum 18 yaşına gelip de gece çıkmak istediğinde ona ‘Orada edindiğin, edineceğin arkadaş çevresine çok dikkat et oğlum’ derim. Yakın arkadaş çevresini bilinçli seçtiği müddetçe sorun yok. Ben ona ‘Çok su alan adama selam verme’ de derim. Peşpeşe su alan bir adamın yanından uzaklaş, derim. Uyuşturucu kullananlar içki içmez! Ben oğlumun, çocuğumun peşinden annesini gönderirim. Çocuklarımızın olduğu mekanı, nereye takıldığını bilmek mecburiyetindeyiz. Uzaktan takip etmek gerekir, ona hissettirmeden. İlla onun çıktığı gece değil, gideceği mekanı ona hissettirmeden gidip, test ederim. Mekana güvendiğim, mekan sahibine güvendiğim anda problem yok. Aşırı ucuz mekana da dikkat edecekler tabii.

n Hülya AVŞAR: Bana gece hayatının iyi olduğunu söyletmeniz için beni ikna etmeniz gerekir. Barlarda cinayetler işlendiği, kokain kullanıldığı müddetçe ben hiçbir şekilde çocuğuma gece hayatına çıkması için izin vermem. Eve arkadaşlarını çağırsın, ne yaparsa yapsın ama ben onu göndermem. O yaşlara geldiğinde tabii.

n Zeki ATEŞ: Bir mekanın açılmasının maliyeti çok yüksek, kafadan 500- 600 bin dolar demek oluyor. Bir parça kokain için ben bunu tehlikeye atamam. Her meslek dalında işini kötü yapan olduğu gibi bizim aramızda da oluyor kötüleri. Ben Beyoğlu’nun kemikleşmiş mekanlarında ne cinayet, ne de darp görmedim. Gelen kitleyle alakalı. Biz müşterinin kaç içki içtiğine dikkat ederiz. Limiti aldıysa, vermeyiz içkiyi. Zaten polis yönetmeliğinde belli dozajı alan adama içki satamazsın. Benim mekanımda kendi elemanlarım var iki tane, güvenlik amaçlarıyla ellerinde içkiyle dolaşırlar arada. Benim mekanıma gelenler var, bir de giremeyenler var. 18 yaşından küçükler kesinlikle giremez. Hatta ben bu yaş sınırının 21’e çıkarılması taraftarıyım. Bir mekana üç kere 18 yaşın altında bir gencin girdiği tespit edilirse, o mekanın ruhsatının iptal edilmesi gerek. Belli bir eğlence mekanı vardır, açıldıktan bir yıl sonra kapanır. Bir sene içinde üç kez el değiştiren mekanlar var. Kalıcı olan, rüştünü ispat eden mekanlara gitmek gerekir. Yani 3 yıl geçmesi beklenmeli.

n Kadir ALBAŞ: Beyoğlu, haftasonu 2,5 milyon insanın geldiği bir yer. Uyuşturucu dediğimiz sorunun sahipleri, mal satmak isteyenler de sonuçta kalabalığa geliyor. Bu çekici alanları kullanmak isteyeceklerdir. Bunlar kendilerine adresler saptamaya çalışıyorlar. Önce mekana dadanıyorlar. Sonra çalışanlara.. Sonra artık en iyi nokta onlar için hemen sokağın başında bir bağ kurmak. Torbacı tabir edilen bu tipler, bir buluşma noktası saptarlar. Onları uzak tutmak için mekan sahipleri sadece mekanla değil, sokakla da ilgilenmeli.

n Hülya AVŞAR: Örnek mekanların sahiplerisiniz. Sizlerin nasıl sorumlulukları var bu dünyada?

n Zeki ATEŞ: Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği üyelerindeniz. Başkanımız Arif Keskiner. Benim emniyetle, yasal olduğu müddetçe çözemeyeceğim problemim yok. Benim problemim meslektaşlarımla. Onlar bu işi meslek olarak kabul etmiyorlar. Birkaç ay sonra mekanı satıyorlar, kapkaç gibi! Oysa 1370 mekan var Beyoğlu’nda ve burada çalışan insan sayısı 30 bine geliyor. Bu sektör, bu istihdam, bu işin hizmet sektörünün meslek olduğunu gösteriyor. Bu kaba hesap. Yurtdışında 16 yaşındaki çocukların gittiği eğlence yerleri var ve içkisiz bu mekanlar. Bizim yasalar böyle yerleri açmaya müsait değil. Çünkü öyle bir ruhsat tanımlaması yok. Ne diyeceksiniz, bar diyemezsiniz, diskotek diyemezsiniz, kafe diyemezsiniz çünkü kafede de 18 yaş sınırlaması var. Yeni bir kimlik bulmak gerekli. Ben ilk mekanımı açtığımda ruhsatıma utançtan bakamazdım çünkü sabah dörde kadar açık bir mekan işletiyorsanız ruhsatınız da pavyon yazardı o zamanlar. Ben içkili mekana girme yaşının 21’e çıkarılması taraftarıyım zaten. Ama bazen hakikaten yakalayamıyorsunuz, içeri girmek için şeytanın aklına gelmeyecek şeyler yapıyorlar. Biz mümkün mertebe tanıdığımız insanları alıyoruz mekana. Ya da yanında tanıdığımız birisi olacak. Mesela mekanıma girmek isteyen insan, o anda çıkan bir genç kıza dönüp de bakıyorsa allameyi cihan olsa içeri almam.

n Kadir ALBAŞ: Önce devlet katına bunun ahlaklı bir iş olduğunu ispat etmemiz gerekiyor. Mevcut yasalarda hala gece 24’ten sonra içki içilen bir mekanda bulunan kadına fahişe muamelesi yapılıyor. Önce bunu kırmak gerekiyor. Bu kadar kalabalık bir şehirde insanları birarada yaşatıyorsan, onlara nefes alabilecekleri, eğlenecekleri ortamlar sunmak zorundasın. Önce devlet katında mekan sahipleri olarak biz bunu anlatmakla yükümlüyüz. Zaten dernek olarak devlet katında da ciddi çalışmalar içindeyiz.

Onlarla tek vücut olalım

Çağımıza göre çocuklarımızı müzikten ve eğlenceden, ne kadar farklı kültürde yetiştirsek de, engellememiz zor görünüyor.Önemli olan bir tek şey var: Her zaman ailesinin nefesini ensesinde hissedebilmeli. Ve daha da önemlisi, küçük yaşta onları kendilerine emanet ederek özgüven sağlamalı ama kontrolü de hiçbir zaman elden bırakmamalı.

Olaylar kıskançlık yüzünden çıkıyor

n Hülya AVŞAR: Kıskançlık ve içki birlikteyken, her şeye gebe bir ortam oluşuyor. Gençler, kız- erkek, birbirlerini kıskandırmak için içkili yerlerde oyun oynamasınlar.

n Kadir:Mekanlarda çıkan kavgaların %90’ı bu nedenle çıkıyor. Bizim temel normumuz içeride bir genç kızın, kadının taciz edilmesini önlemek! Kadınların grup halinde de çok rahat eğlenebilmesi gerek. Fakat bu o kadar garip bir şey ki bazen de kadınlar, genç kızlar sorunlu oldukları birini kıskandırmak amaçlı olay çıkarabiliyorlar. Kimse taciz edilmemeli. Ama bazen bunu kullananlar oluyor. Sevgilisini kıskandırmak istiyor, çocuğa iftira atabiliyor. Sonuçlar çok tehlikeli oluyor.
Yazının devamı...

Fırsattan yararlanın hamileyken şımarın

10 Mayıs 2004
Hülya AVŞAR: Ben çok şımarık bir hamileydim. Çocukmuş gibiydim. Bir kere her şeyi yedim. Her sabah mutlulukla kalktım. Hiç de mide bulantısı çekmedim, çok sağlıklıydım. Doğumdan sonrası fena. Sanki biri çocuğuma zarar verecekmiş gibi hissediyordum. Özellikle ilk 3-4 ay kocam bile kucağına alınca, egoistleşiyordum. Onu bile kıskanıyordum! Doktor gibi konuşuyoruz ama doktor bey hiç kızmasın, ondan daha tecrübeliyiz çünkü biz doğurduk!

Eda ÖZÜLKÜ (Sanatçı): Evliliğimde 15’inci senedeyim, 5 aylık hamileyim. Tüp bebek yöntemiyle hamile kaldım. Doktor Bey, ‘Beş embriyo yerleştirelim mi’ demişti bana. Ben de ‘Son denemem’ diye düşünerek istemiştim hepsini, ama vücut üçünü elemiş. Beşiz olabilirdi yani! Çok büyük bir sorumluluk hissediyorum. Benim bebeklerim çok beklenen bebeklermiş ki herkes çok mutlu oldu. Tanıyan tanımayan insanlar gelip tebrik edince, dualar edince, sorumluluğum daha da artıyor. Her akşam kabuslar görüyorum. Bir japon bebek doğuruyorum, bir kedi çıkıyor. Duygusal açıdan zor bir dönem.

Emine ÜN (Manken-Oyuncu): İsteyerek hamile kaldım. Evliliğimizde bir sene dolmuştu, öncesinde de bir flört dönemimiz vardı zaten. Emre evlenir evlenmez istiyordu, ben bir sene bekleyelim dedim. Hep genç anne olmayı hayal ederdim. Henüz iki aylık hamileyim ama tüm hayatım daha şimdiden kısıtlandı. Herkes kendi tecübelerini anlatıyor, aman uzanma, aman ağır kaldırma! Bazen eskisi gibi hissedip refleks olarak uzanıyorum.

İdil Tarzi GENÇOĞUZ (Modacı): Eşim de ben de 30’larının üstündeyiz. Çok güzel bir beraberliğimiz var. Bu nedenle isteyerek hamile kaldım. 4,5 aylık hamileyim ve çok zor geçiriyorum. Yataktan kalkmıyorum hatta. İlk duygum hasta olduğumdu zaten. Migren var, burnum kanıyor, kusuyorum. Yemeğim geliyor tepsilerle, alınıyor tepsilerle. Evde yemek pişmiyor, ısıtılmıyor. Son 15 gündür insan içine çıkmaya başladım. Ve yeni yeni anlamaya başladım hasta değil de, hamile olduğumu! İşte, göbeğime yapılan yorumlar, elbiselerimin üzerime olmaması falan, hoşuma gitmeye başladı. Geç anne olduğunuz zaman hayatta, çok tecrübeler yaşıyorsunuz. Evliliğin getirdiği sorumluluklar kaliteli bir şekilde algılanabiliyor. Şu anda bu bebeğe hazır hissediyorum. Doğduğunda ona sahiplenip, onunla geçirebileceğim vakitleri maksimum düzeyde tutacağıma inanıyorum.

Yasemin ŞAHİNKAYA (Gazeteci-Yazar): İnsan hamile kalınca bir tuhaf hissediyor. Hatta son 8- 9’uncu aylarda kendimi anne gibi değil, uzaylı gibi hissettim. İnsan kucağına aldıktan sonra hissediyor anneliği. Anneme bile ‘Dikkatli tut ‘diyordum. Asıl maraton bebek doğduktan sonra başlıyor. Onun sayesinde ‘Annemi büyütüyorum’ diye bir de kitap yazdım. Şimdi herkese ‘24 saat açığız, bekleriz’ diyorum.

Hülya AVŞAR: Nasıl besleniyorsunuz, aşeriyor musunuz? Bir kere hiç unutmuyorum, bebek oynamamaya başladı. Doktorumu aradım hemen. ‘Çikolata ye, yan yat’ dedi bana. Ben bir çikolata yedim, bir çikolata yedim!!

Emine ÜN: Ben evde ‘Açım’ diye dolaşıp, açlıktan ağlıyorum. Yemek yemek istiyorum, ama mide bulantılarından dolayı yiyemiyorum. Erik ve turşu yiyorum. Eskiden kurabiyeler, tatlılar çok isterdim, şimdi hiç istemiyorum. Kilo almaktan da korkmuyorum. Kendi stilimi hamileliğim boyunca da sürdürmek istiyorum. Şimdiden tarzıma uygun giysileri nereden bulabileceğimi araştırıyorum.

Eda ÖZÜLKÜ : Yiyorum, her şeyi yiyorum. Aşermedim ama iştahsız bir tip zaten değilimdir. Kilo konusunda normal gittiğimi düşünüyorum. Bakımlı bir hamileyim. ML adlı, hamile ve büyük beden giysiler satan mağazadan giyiniyorum.

n İdil Tarzi GENÇOĞUZ: Aşerme bende yok! Bir ara çileğe ilgi duydum o da alerji yaptı. Neye el atsam bana zarar verir oldu. Aslında neler yemem gerektiğini, balık, et gibi biliyorum. Ama söz konusu bile edilemiyor, torbayla dolaşıyorum, kusacağım diye. Hiçbir şekilde lokantaya gidemiyorum. Hayatım böyle ama memnun ve mesudum, şikayet de etmiyorum. Aslında bana büyük bir lüks oldu. Kendimle geçirdiğim anlar arttı. Eşim de şişmanladıkça memnun olduğunu söylüyor. Bir avantajım da triko koleksiyonumdaki her tür elbiseye, eteğe esnetip esnetip sığabiliyorum.

n Yasemin ŞAHİNKAYA: Doktorum bu bir hastalık değil, o psikolojiye sokma kendini demişti. Sadece meyveye ciddi bir ilgim oldu. Özellikle kış dönemi hamile olup da yaz dönemi meyveleri gözümde tüttü. Bir ara karpuz istedim, bir terlik reklamı vardı, karpuz kesiyorlardı durmadan. Ve kocam bulup getirdi, kabuğuna kadar yedim. İnsanın en rahat ve en güzel dönemi hamilelik!

n Hülya AVŞAR: Nasıl doğum yapacaksınız, bir karara varabildiniz mi?

n Emine ÜN: Annem, ablam bana normal doğumu hep çok güzel anlatıyor. Bir de o duyguyu hissetmek isteyeceğimi söylüyorlar. O anda bebeğin kendi vücudumdan çıktığını hissetmek istiyorum. Kendime acı konusunda çok güvenmiyorum. Epiduraldan da korkuyorum. Ben tehlikeli olabileceğini düşünüyorum.

n Eda ÖZÜLKÜ : Bebeklerim ikiz ve yaşım nedeniyle sezaryen yapacağım.

n İdil Tarzi GENÇOĞUZ: Dünya geçmişinde tüm kadınlar bugüne kadar hepimizi normal doğumla dünyaya getirmişler. Çevremde de herhangi bir anneden hiç şikayet dinlemedim normal doğumla ilgili kötü tecrübeler hiç duymadım şimdiye kadar. Açıkçası duymak, dinlemek de istemiyorum. Teknolojinin gelişmesi bizlere alternatifler sunuyor belki ama sezaryeni ben biraz lüks buluyorum. Tabii bu bugünkü fikrim. O gün için de açıkçası şu şey beni çok cezbediyor: Yok suyun gelecek, eşini arayacaksın, anneni arayacaksın, hastaneye koşacaksın, tüm bu heyecanları yaşamak istiyorum.

n Yasemin ŞAHİNKAYA: Benim kızım iri bir bebekti. Haftası da dolmuştu, böyle olunca sezaryene mecbur kaldım. Aslında son dakikaya kadar normal doğum istemiştim. Ben de yine de ilk gören ben olayım diye sezaryeni de epiduralla yaptım. Örtüyü kaldırıp bakıyordum hakikaten, cesurdum da!

n Hülya AVŞAR: Ya baba adayları ne durumda? Kaya, bir kere sinemaya giderken kahyanın biri arabayı uzağa parketmemizi istedi diye, adamın üstüne yürümüştü. ‘Sen görmüyor musun benim karım hamile’ diye. Bu tür davranışları dışında genelde stresli olmamamı istiyordu. Bebeğe müzik dinletirdi. Tenis topunun sesini dinletirdi çocuğa.

n Emine ÜN: Emre inanılmaz titiz, ve çok pinpirikli bir insan. Bebekle birlikte evhamları arttı. Araba kullandırtmıyor. Ağır kaldırma, uzanma! diye kurallar koymaya başladı. Doktora gitmiştim, Emre’nin durumunu ona anlattım. O da eşime telefon açıp, bazı açıklamalar yaptı. Şimdi daha sakin davranabiliyor.

n Eda ÖZÜLKÜ: Metin ilk ultrason görüntüleriyle karşılaşınca olayın farkına vardı. Ve titizlenmeye başladı. Beni üzmemek için tedavi sırasında belli etmiyordu ama bebeklerin varlığını öğrenince çok acayip heyecanlandı. Hatta bebekler benim önüme geçecekler biliyorum, ben buna da alışkınım. Evlendiğimizde müzik, futbol ve ben vardım, üçüncü sıradaydım. Şimdi bazen sayıyorum, ‘Ben ilk 10’a giriyor muyum’ diye soruyorum eşime.

n İdil Tarzi GENÇOĞUZ: Eşim üzerime titriyor. Gece kalkıyorum, bir ses ‘Terliklerini giydin mi’ diye sesleniyor. Bir koltukta oturuyorsam arkam düzeltiliyor. Mesela ben hiper bir insanım, koltuğa biraz hızlı mı oturuyorum o an bir şey demiyor ama ilk doktor kontrolünde, ‘Doktor Bey, İdil koltuğa çok hızlı oturuyor, bunun bir etkisi olur mu’ diye hemen soruyor. Tüm kontrollere geliyor. Bana düşkün ve ben de bundan istifade ediyorum açıkçası.

n Yasemin ŞAHİNKAYA: Eşim çabuk panik olan biriydi, hamile kaldığım gün itibariyle daha da panik oldu. İlk üç ay doktor kontrolüne sayfalarca soruyla gittik. Bir de o ‘Bir şeyleri kaçırdım’ diye düşünüp, olayın içine tam dahil olmaya çalıştı galiba. Kızım benimle süt bağı, babasıyla gaz bağı kurdu. Gazını çıkarmak için, emzirmem bitsin diye başucumda beklerdi.

Bebeklere mesajımız var

Ben çok merak ediyorum bir kere, nasıl bir şey olacağını! Bir an önce gelmesini istiyorum. Çok sabırsızlanıyorum. Herkes diyor ki, 9 ay göz açıp kapayana kadar geçecek. Ama bu iki ay bile çok zor geçti benim için. Zor bir hamilelik, kusmalar, mide bulantıları! Zaman zaman kendimi kötü hissettiğim dönemler şikayet etsem de, biliyorum ki bunun sebebi bir bebek. Bu da bana mutluluk veriyor. Günün her saatinde eşim yanımda. Ben kusarken elimi tutuyor. Her gece elimi karnıma koyup dua ediyorum, kıymet bilen bir evlat olsun. En azından ilk etapta annesi ve babası için. Ben kendimin kıymet bilen bir evlat olduğuma inanıyorum. Hem iş, hem de özel hayatında sorumlu bir insan olsun, mutul olsun. Hiç merak etmesin, şimdi nasıl onu koruyorsam, doğduktan sonra daha da fazlalaşacak bu!

Diyorum ki hem onları dünyaya getirmek için hem de onları dünyaya getirdikten sonra birçok fedakarlıkta bulundum ve bulunmaya devam edeceğim. Onlar belki bunun bilincine 20’li yaşlardan sonra varacaklar. Umuyorum ki en kısa zamanda bunun farkına varacaklar ve ülkemize hayırlı birer evlat olacaklar. Vefakar olsunlar, ama şunu düşünmüyorum tabii, yaşlandığımda benim garantim diye bakmıyorum. Onlar birer fert. Kendi ayakları üstünde dursunlar. Bunları diliyorum.


Tüm hayatımızı onun çevresinde planlayacağımızı biliyorum. Onun için bir an önce gelsin diyorum. Stresten uzak bir hamilelik öneriyorum herkese. Bu 9 ay çok özel. Kendimize bakalım, bakımlı olalım, kocamızın yanına da kilo alıyoruz diye bakımsız çıkmayalım. Bu bile stres. Benim gibi bu kadar zor geçiren bir anne adayı olarak 4 ayımdan hiç şikayetçi değilim. Bundan sonrası daha da güzelleşecek diye düşünüyorum. Babası çok titiz bir insan. Bebeğimin çok dengeli bir hayatı olacağını düşünüyorum.

Prof. Dr. Mustafa Bahçeci

(Bahçeci Kliniği ve Alman Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Direktörü)


Annelik her kadının hakkı

-Hamilelikte de diyet yapılabilir mi?

Kadının canı ne isterse, en özgür yemek yediği dönem gebelik dönemidir. Hem kendi, hem de bebeğinin sağlığı için stressiz ve keyifli geçirmesi gereken çok özel bir zaman dilimidir. Hamilelik döneminde diyetisyenlerin araya girmemesi lazım. Gebenin diyetine doğum ekibinin karar vermesi gerekiyor. Bir müdahale edilecekse o da ancak endokrinolog, metabolizma uzmanı olabilir. Türkiye’de diyetisyenler zaten işin fizyolojisini çok iyi bilmiyorlar, hele gebelik apayrı bir fizyoloji, bu işe o yüzden hiç bulaşmasınlar.

- Yumurta bağışı veya taşıyıcı annelik konusundan ne düşünüyorsunuz?

Yumurta bağışı ülkemizde yasal olarak uygulanmayan bir yöntemdir. Herhangi bir nedenle erken yaşta menopoza giren veya bir operasyon sonucu yumurtalıklarında yeterli kalitede ve sayıda yumurta üretemeyen hastalara önerilir. Hasta başkasının yumurtası ile anne olabilir. Bu uygulamalar gelişmiş ülkelerde yaygın olarak uygulanmaktadır. Fakat bizim ülkemizde, gelenekler, dinsel etkiler nedeniyle kabul görmemektedir. Batılı ülkelerde de dinse olarak bu uygulamalara kilise ve ilgili kuruluşlar karşı çıkmaktadır. Fakat her şekilde bebek sahibi olmak isteyen çift kendine alternatifler arayarak başka ülkelere gitmektedir. Her kadının anne olma hakkı vardır, eğer bu yolla anne olmak istiyorsa bu yol açılmalıdır. Buna yasalar değil, kendisi karar vermelidir.

- Sezaryen mi, normal doğum mu?

ileri yaşlarda doğum yapıp fazla sayıda çocuk sahibi olmayı planlamayan hastalarımıza, kısırlık problemi olup da tüp bebek yöntemiyle bebek sahibi olan anne adaylarımıza, çoğul gebeliklerde biz hekimler sezaryen öneriyoruz.

İki farklı doğum şeklinin etkileri anne ve bebek açısından düşünülürse; doğum ağrılarından çok korkan anne adayları sezaryeni tercih ediyor. Bunun karşılığında normal yolla doğurup bu duyguyu özellikle yaşamak isteyen bir grup da var. Normal doğum isteyen gebeler için epidural anestezi iyi bir seçenektir ancak tamamıyla tehlikesiz ve masum bir yöntem de değildir. Ağrıları hissetmeyen anne iyi ıkınamadığı için doğum süresi uzamakta vakum kullanma gereği doğabilmektedir. Omurilik iltihabı, geçici felç, hipotansiyon gibi yan etkiler çok nadirdir. Benim düşüncem; gebeliği normal seyreden anne adaylarına normal doğum önerilse de, tıp teknolojisindeki gelişmeler ve günümüz şartları düşünüldüğünde sezaryenle doğum hem konforlu hem de güvenli bir yöntemdir.

- Hamilelik için ideal yaş nedir?

Doğurganlığın azalması 30 yaşın üzerinde başlamakta, 35 ile 40 yaş arasında hızlanmakta ve 45 yaş üzerinde ise neredeyse hiç görülmemektedir. Düşük yapma şansı da yaş ile beraber artış göstermektedir. Ayrıca ilerlemiş yaşla beraber bazı genetik bozukluklar da sıklıkla görülmeye başlamaktadır. Kadın yaşlandıkça yumurtalıklarındaki yumurtalar da yaşlanmakta ve daha az döllenme kapasitesine sahip olmaktadırlar. Çok geç kalınmadığı takdirde, olgun yaşlarda anne baba olan çiftler, geleceğe yönelik bir takım kaygı ve stres yaşamadıklarından çok daha bilinçli anne-baba olacaklardır.
Yazının devamı...