"Fatih Altaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Fatih Altaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Fatih Altaylı

Kadın ticareti turistik unsur olabilir mi?

2 Temmuz 2005
‘Fatih Bey, yazınızın içeriğine katılmıyorum. Bu iş Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un turizm potansiyelini olumlu etkiliyor. Size başımdan geçen bir olayı aktarmak istiyorum. Geçenlerde yurtdışından bir müşterim geldi. Adamı gezdirdim, İstanbul’un en şık mekánlarında ağırladım. Gece oteline bırakırken kendisine bir bayan arkadaş bulup bulamayacağımı sordu. Bu işlerden hiç anlamadığım için konuya hakim bir arkadaşımı aradım. Bana Aksaray’da Bacardi adlı bir kulübün adresini verdi. Kalktık gittik. Epey aradık ama bulamadık. Sonunda oradaki bir polis otosuna sorduk. Gösterdiler. Gittik. Aynı Moskova’daki meşhur gece kulübü. İçeride her tipten yüzlerce kadın. Oradaki görevliyle konuştuk. Müşteri kendisine getirilen kadınlardan biriyle anlaştı ve alıp oteline gitti.

Ertesi gün son derece memnundu. İstanbul’a daha sık geleceğini, Avrupa’da hiçbir ülkede böyle bir servis görmediğini söyledi. Nitekim Bacardi adlı gece kulübünde çok sayıda turist vardı.

Durum bana Amsterdam’ı anımsattı. Orada da Red Light District diye bir bölge var ve Amsterdam’ın en büyük turistik merkezi. Amsterdam rehberlerinde bile burası ballandırıla ballandırıla anlatılıyor. Orada da Rus kadınlar çoğunlukta. Avrupa’nın göbeğinde ve en modern kentinde bu olurken, siz İstanbul ve Antalya’dan ne istiyorsunuz. Tam aksine bunu bir tanıtım unsuru, bir çekim merkezi olarak kullanabiliriz.’

Değerli okurlar, bu farklı görüş açısını size yansıtmak istedim.

Katılır mısınız?

Pasaportlarınızı yurtdışında uzatın

BİR okurum ABD gezisi sırasında pasaportunun süresinin dolmak üzere olduğunu fark eder ve bulunduğu yerdeki konsolosluğa giderek pasaportunun süresini beş yıl uzattırmak için gerekli işlemleri yaptırır.

Türkiye’de hayli el alan işlemlerin toplamı, konsoloslukta 20 dakika sürer. Ama asıl sürpriz sürede değildir.

Pasaportun 5 yıllık uzatması karşılığında okurumdan 56 dolar harç parası istenir. Okurum şaşırır.

Çünkü 56 doların Türk Lirası olarak karşılığı 76 milyon liradır.

Oysa aynı 5 yıllık pasaport uzatmanın bedeli Türkiye’de 394 milyon Türk Lirası’dır.

Aynı işlem için Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yurtdışında 76 milyon lira, yurtiçinde ise 394 milyon lira talep etmektedir.

Bunun adı ayıp değilse, nedir!

HAMAS liderlerini öldüren uçaklar Türkiye’de

BAŞBAKAN Erdoğan’
ın çıkışları nedeniyle Türk-İsrail ilişkilerinin bir dönem kriz yaşadığı ve bu krizin son dönemde çözüldüğünü biliyorsunuz.

Bozulan ilişkiler nedeniyle, İsrail’le son 10 yıldır giderek artan askeri alandaki işbirliğinin de sekteye uğradığı, ortak pek çok projenin askıya alındığı iddiaları son dönemlerde ortalıkta dolaşır olmuştu.

Herkesin aklına gelen, ‘Acaba, İsrail ile stratejik ilişkilere soğuk bakan Başbakan Erdoğan’ın ardından askeri kanat da aynı yönde adımlara mı hazırlanıyor?’ sorusuydu.

Ancak gerçek tablo haberlerde iddia edilenin tam aksi.

Yani, İsrail ile işbirliğinin azalması bir yana, birbirinden kritik ve hassas projeler bir yandan sürerken, diğer yandan da yeni projeler için imzalar atılıyor.

Gözden kaçan ama bunun en son çarpıcı örneklerinden biri olan projeyi bu köşeden açıklayalım: Türkiye, İsrail’den tam 108 adet insansız hava saldırı uçağı aldı.

Akla hemen, son Savunma Sanayii İcra Komiteleri’ndeki bir karar çerçevesinde alınması düşünülen insansız hava gözlem uçakları gelebilir.

Ama bahsettiğimiz tamamen farklı bir proje. Yani, bunu kesinlikle Türkiye’nin gözlem amaçlı insansız hava uçağı projesiyle karıştırmamak gerekiyor. Çünkü alınan uçaklar ‘keşif’ uçağı değil, ‘saldırı’ uçağı.

Bu küçük uçaklar, bombalar ve mühimmatla yüklenip hedefe, merkezdeki harekát karargáhından radyo sinyalleriyle yönlendiriliyor. Yani, taarruz amaçlı yüksek teknoloji ürünü bu uçaklar, radara bile yakalanmadan istenilen her tür hedefe gönderilebiliyor.

İsrail bu tip uçaklarla Filistin’de pek çok saldırı düzenledi ve HAMAS’ın üst düzey yöneticilerinden birçoğunu bu uçaklarla ortadan kaldırdı.

76 milyon dolarlık bu projeye iki yıl önce start verilmişti ve teslimatlar tamamlandı.

Şimdi iki taraf da projeyi bir ileri safhaya aktarmak amacıyla görüşüyor ve bu uçakların yeni geliştirilen üst modellerinin alımı için pazarlıklar sürüyor.

Bana müsaade

SEVGİLİ
okurlar, 10 günlük bir izne çıkıyorum.

Gerçi bilgisayarımı yanımda götürüyorum. Turkcell’in veya Avea’nın hizmet verdiği yerlerde yazmaya devam edeceğim ama yazamazsam da, 10 gün sonra görüşürüz.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Aklımızla hırsımızı dengelemeyi becerebildiğimiz zaman.
Yazının devamı...

Şerefli görevler leke kaldırmaz

1 Temmuz 2005
Ve Toprak’ın çok eski dostu olduğunu, bir bilet almasının bir anlamı olmadığını ve namuslu, haysiyetli bir bürokrat olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğini söyledi.

İzmir Valisi Göksu’ya kimse ‘haysiyetsiz’ demedi.

Ben hiç demedim. Ben sadece olayın bir tesadüf olduğu yolundaki açıklamasının gerçeği yansıtmadığını göstermek için bileti Halis Toprak’ın aldığını yazdım.

Ama Vali Bey’in yaptığı yanlış.

Bazı görevler vardır ki, en küçük bir lekeyi kaldırmaz ve aşırı bir özen gerektirir.

Valilik de böyle bir görev.

Bir vali, en yakın arkadaşından bile ‘hediye bilet’ almaz.

Hele hele o arkadaşı devlete yüz milyonlarca dolar borçluysa, hakkında türlü iddia varsa, hiç almaz.

Batı’daki örneklerini görmüyor mu, koca bakanlar, başbakanlar bir uçak bileti, bir gezi yüzünden koltuklarından oluyorlar.

Çünkü bazı görevler bu tip işleri kaldırmıyor.

Vali diyor ki: ‘Halis Toprak arkadaşım.’

O zaman oturup çay içsinler, sohbet etsinler. Ama ötesi olmaz.

Oldu mu, ayıp olur, leke bırakır.

Elbette ki, ben de biliyorum koca valinin bir bilete satın alınamayacağını.

Ama ‘Bir bilete tamah eden...’ cümlesi de akıllara gelmiyor değil.

Ama Sayın Valim merak etmesin. Burası Türkiye.

Bu işler yakında unutulur.

Ülker uluslararası olmak istiyor

ÜLKER ’
in patronu Murat Ülker bir mektup yollamış.

Ülker’in Galatasaray Basketbol Takımı’na sponsor olarak adını veren markasının ‘Cafe Krem’ değil, ‘Cafe Crown’ olduğunu hatırlatıyor.

Hata için özür dilerim.

Bu arada Galatasaray’ın uluslararası bir marka olan Coca Cola ile kalması gerektiği yolundaki görüşüme de bir yanıt veriyor.

Murat Ülker, uluslararası markaların bir günde var olmadıklarını, uzun bir süreçten geçtiklerini ve bu sürecin sonunda uluslararası hale geldiklerini vurguluyor ve Ülker’in de bu süreci yaşamakta olduğunu belirtiyor.

Uluslararası marka olmaya çalıştıklarını, bu alanda büyük mesafeler katettiklerini ve Galatasaray Futbol Takımı’yla işbirliği yaparak bu uluslararasılığı bir adım daha öteye götürmek ve perçinlemek istediklerini vurguluyor.

Murat Ülker’in söylediklerini mantıklı buluyor ve saygıyla karşılıyorum ama birkaç yıl önce Fransa’da yaşadıkları faciayı da hatırlıyorum.

Uluslararası marka olabilmek için ‘özgün olmanın’ gerekliliğini unutmamak gerek.

Ajda ile Hülya aynı hamurdan

ÖNCEKİ akşam Hürriyet’in taşra baskısı eve geldiğinde gözüme Hülya Avşar’ın fotoğrafları takıldı.

Bir aralar kilo alan, yağlarıyla, selülitleriyle gündeme gelen Hülya Avşar yeniden bir ‘Genç kız’ görünümüne bürünmüştü.

Hemen eşime gösterdim. ‘Helal olsun’ dedik.

Gerçekten de, Hülya Avşar ve Ajda Pekkan, bu ülkede kendilerine ‘Helal olsun’ dememizi hak eden iki ‘star’.

Aralarında ciddi bir yaş farkı elbette var ama ikisi de benzer ‘star hamurundan’.

Sürekli kendilerini yenileyen, bittiler diye düşünülen her seferinde yeniden küllerinden doğan iki ‘yıldız’.

Peki ortak yönleri ne?

Kendilerine ve işlerine olan saygıları.

Hülya Avşar’la işle ilgili randevunuz mu var, hiç merak etmeyin, 10 dakika erken gelir.

Filmde bir sahne yüz kere tekrar mı çekilecek, hiç sızlanmadan yüz kere tekrar çeker.

Aynı durum Ajda Pekkan için de geçerli.

Kanal D’de program yaparken anlama fırsatım oldu.

Yeniyetme sunucular, biraz palazlandıkları zaman programın çekim saatinden iki saat sonra gelip binbir kapris yaparken, Ajda Pekkan program saatinden beş saat önce stüdyoya gelip hazırlanmaya başlar.

Her bir detayı tek tek kontrol eder.

Önce kendilerine, sonra mesleklerine ve ikisinin bir bütünü olarak kendilerini izleyip dinleyenlere saygıları vardır.

Bunun için yıllar boyunca yüzlercesi gelir geçer ama onlar kalır.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Başkalarının huzurunu bozmak uğruna kendi huzurumuzu bozmadığımız zaman.
Yazının devamı...

Zaman en iyi hakemdir

30 Haziran 2005
Gerçekten onurlu bir bürokrat olan Karacan SPK Başkanlığı yaptığı dönemde Uzanlar’ın ‘bildikleri gibi at oynatmalarına’ izin vermeyen bir tutum içine girmişti.

Bunun üzerine Uzanlar, Karacan’ı bezdirmek için her şeyi yapmış, peşine kameralar takmış, özel hayatına kadar girmiş ve taciz etmişlerdi.

Karacan’ın ardından SPK Başkanı olan Muhsin Mengitürk de benzer tehditlerle karşılaşmıştı.

Ama hepsi de temiz adamlar oldukları için ortaya bir şey çıkmamıştı. Ben de yazılarımdan birinde, Uzanlar’ın bir dönem uyguladığı bu ‘baskılardan’ söz etmiş, Ali İhsan Karacan’ı da örnek vermiştim.

Yazım üzerine Ali İhsan Karacan beni yalanlamıştı.

Ben de bu yalanlamayı sütunuma koymuştum.

Aradan yıllar geçti.

Uzanlar’ın ‘defteri dürüldü’.

Yaptıkları yanlarına kár kalmadı.

Şimdi ailenin büyük bölümü kaçak. Burada kalan ise mahkeme mahkeme hesap veriyor.

Ve yine benim bir yazımda ‘Bunun askerliği de sahte’ diye yazmam üzerine başlatılan soruşturma sonucunda yazdığımın doğru çıkması nedeniyle yakında silah altına alınacak.

Ve o gün beni yalanlayan Ali İhsan Karacan şimdi beni doğruluyor. Hürriyet’in gündeminde gördüğüm bir habere göre Karacan, ‘Uzanlar benim için tetikçi getirtti’ demiş.

Yani durum benim yazdığımdan da vahimmiş.

Şimdi zannediyorum Ali İhsan Bey’in bana ve okurlarıma bir özür borcu var.

Doğru olmayan yalanlaması için.

Bardaklar dönecek vapurlar değişmeyecek

ŞEHİR Hatları vapurlarındaki cam bardak sorunu ile ilgili yazım üzerine İDO Genel Müdürü Ahmet Paksoy aradı.

‘Bardaklar konusunda haklısınız. İstanbullular böyle bir geleneği sürdürmek istiyorlar’ dedi.

Cam bardaklar, işletmenin el değiştirmesinden sonra İDO’nun buradaki büfeleri ‘daha temiz’ hale getirme girişiminin sonucu olarak kaldırılmış.

Paksoy, ‘Merak etmeyin yine cam bardağa döneceğiz’ dedi. Ancak hijyen gerekçesiyle bir süre daha plastik bardakla içeceğiz.

‘Çok sirkülasyon olduğu için gerçek bir temizlik mümkün olmuyordu. Binlerce bardak, elde yeterince temiz yıkanamıyordu. Bu yüzden geçici bir süre için plastik veya karton bardaklara geçtik. Şimdi vapurlara birer bulaşık makinesi koyacağız. Bunlar yerleştirilir yerleştirilmez tekrar cam bardak keyfi başlayacak’ dedi.

Bu arada ben de Genel Müdür’ü yakalamışken, ‘Bu vapurlar İstanbul’un simgesi. Kaldırıp yerine modern vapurlar koyacakmışsınız. İstanbullular buna tepki gösteriyor, umarım böyle bir şey yapmayı düşünmüyorsunuz’ dedim.

İstanbulluların korkusunu giderecek anahtar cümleyi söyledi:

‘Merak etmeyin, onu yapmayacağız.’

İDO Genel Müdürü de İstanbullularla aynı fikirdeydi. ‘İstanbul deyince akla bu vapurlar geliyor. Dünyanın her yerinde İstanbul’un simgeleri camilerin silueti, Kız Kulesi ve bu vapurlar. Ben bu vapurları martıların yareni olarak değerlendiriyorum. Kaldırılmaları söz konusu değil. Elbette elden geçireceğiz. Pırıl pırıl hale getireceğiz ama bu görüntüyü yok etmeyeceğiz. Bu görüntü İstanbul demek, değiştirmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz.’

Doğrusunu söylemek gerekirse benim duyumlarım bu vapurların yeni modern gemilerle değiştirileceği yönündeydi ve kaygılıydım.

Hafta sonunda sevgili dostum Mağara Levent’in balkonunda otururken, ‘Şu vapurlara doyasıya bakın, yakında göremeyeceğiz’ demiştim.

Genel Müdür Ahmet Paksoy’un sözleri bana müjdeyi verdi. Ben de bu müjdeyi İstanbullularla paylaşmak istedim.

Ben kurt değilim

KURTLAR
Vadisi adlı dizi Kanal D’ye transfer olunca, dün okur faksları, mail’leri yağdı.
‘Fatih Bey bu dizi hakkında söylediklerinizden sonra bunu nasıl yaparsınız?’ diyenler çoğunluktaydı.

Mail’ler ilk bakışta haklı gibi duruyor. Ancak durum tam da öyle değil. Okurların ve izleyicilerin beni yaklaşık 10 yıldır çalıştığım ve yakın zamana kadar yöneticilerinden biri olduğum Kanal D ile özdeşleştirdiklerinin farkındayım.

Ne var ki, ben haziran ayı başından bu yana Kanal D’de yöneticilik yapmıyorum.

Yöneticilik yaptığım dönemde de programlardan değil, haberlerden sorumluydum ama artık haberlerden de sorumlu değilim. Şu anda hálá Kanal D Haber’de bulunmamın tek nedeni, benim yerime getirilen Mehmet Ali Birand tatilini bitirip işbaşı yapıncaya kadar haberlerin devamını sağlamak. Bu nedenle Kurtlar Vadisi’nin Kanal D’ye transfer olduğunu ben de önceki gün akşam saatlerinde öğrendim.

Dizi ile ilgili fikirlerime gelince. Hele bir yayınlanmaya başlasın ve izleyelim. O zaman yine paylaşırız. Bana hálá kızacaksanız, o zaman kızarsınız.

Tamam mı!

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Kişileri sorumlusu olmadıkları gelişmelerden ötürü suçlamadığımız zaman.
Yazının devamı...

Valinin bileti Halis Ağa’dan

29 Haziran 2005
Sonra rezervasyonun birlikte yapıldığı ortaya çıktı. Üstelik de maaşı, geliri belli valiyi Londra’da yarım trilyonluk Bentley otomobil karşıladı. Vali hálá aldırmaz tavrını sergilemeye devam etti.

Ancak benim elime ulaşan bilgiler, Vali Göksu’nun seyahatinin başından sonuna Halis Toprak tarafından ‘finanse’ ve ‘organize’ edildiğini gösteriyor.

Halis Toprak, eşinin İzmir Valisi ile birlikte gideceği Londra seyahatinin biletlerini 14 Haziran günü, Türk Hava Yolları’nın Taksim Bürosu’ndan ayırtmış.

Toprak, biletler için bir ödeme yapmamış. Biletlerin bedeli Halis Toprak’ın yaptığı seyahatler veya bağlı kredi kartından yaptığı harcamalar sonucu ‘300333508’ numaralı Miles&Miles kartında biriken millerden karşılanmış.

Yani işin özü Vali Yusuf Ziya Göksu’yu Londra’ya Halis Toprak yollamış.

Bu durum bir valiye yakışır mı, yakışmaz mı siz karar verin!

MGK’da casus belli krizi

GEÇEN hafta yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısından çıkması beklenen yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin onayının neden bir sonraki toplantıya ertelendiği ile ilgili günlerdir yapılan spekülasyonlar bir türlü bitmiyor.

En çok konuşulan ‘gerekçe’ iç güvenlikle ilgili yaklaşımlardan dolayı belgenin hazırlanmasının ertelendiği. Yani asker taraf ile hükümet tarafı arasında iç tehditlerin içeriği ile ilgili sorunlar yaşandığı iddia ediliyor.

Oysa Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni kilitleyen unsur bu değil.

Güvenilir kaynakların verdiği bilgiye göre, perde arkasında yaşanan irili ufaklı tartışmalar bir yana, kurulda asıl anlaşmazlık, Yunanistan’la ilişkiler üzerinde yaşandı.

MGK’ya ilk gelen taslakta, daha önceki TBMM kararı çerçevesinde, Yunanistan’ın karasularını 6 milden 12 mile çıkarması savaş sebebi (casus belli) sayılıyordu.

Askerler, bu konudaki hassasiyetlerini korudular ve ‘Bunun değişmesi Türkiye’nin Ege’de nefes bile alamamasının ve uluslararası hukuk paralelinde bile kendi haklarımızdan vazgeçmemizin yolunu açar’ diyerek, mevcut durumun korunmasını istediler.

Ancak askerlerin bu tavrına hükümet kanadından ‘sürpriz’ bir itiraz geldi.

Bu maddenin yumuşatılmasını isteyen hükümet temsilcileri, ‘AB ile başlatacağımız müzakerelerin çerçevesinin açıklanacağı günlerde Yunanistan’a şu veya bu nedenle savaş açabileceğimizi kayda geçirmek bizi zor duruma sokar. Bu bir yana 3 Ekim öncesi ortamı gerginleştirmek, AB üyesi bir komşumuz ile savaş tehdidi bildirmek Türkiye’nin lehine olmaz, tepki çeker’ görüşünü dile getirdiler.

Ne var ki, asker kanat ikna olmadı ve 12 mili savaş sebebi saymamız gerektiğinde ‘ısrar’ etti.

Anlaşmazlık üzerine Cumhurbaşkanı Sezer, Orgeneral Özkök ve Başbakan Erdoğan ile ayrı bir odada bir süre görüştü. Cumhurbaşkanı, toplantıda hiçbir yorum yapmadan siyaset belgesini iki ay sonrasına bırakmanın en doğru karar olacağını söyledi.

Taraflar birbirini ikna edemeyince Milli Güvenlik Siyaset Belgesi üzerinde mutabakat sağlanamadı ve kriz Cumhurbaşkanı’nın önerisi doğrultusunda ‘dondurularak’ nihai onay iki ay sonrasına bırakıldı.

Yani, yine AB merkezli bir kriz, bu kez devletin en kritik belgesini kilitledi. AB üyesi Yunanistan’a savaş ilan edilmeli mi, edilmemeli mi?

Biz bunu en üst noktada tartışıyoruz ama Yunanistan 12 mil ısrarından vazgeçmeyi nedense hiç tartışmıyor.

TMSF ve Demirel

TÜRK
halkı yıllarca müflis işadamlarından dert yandı. Kağıt üzerinde iflas ettiği halde, binlerce işçisini, yüzlerce alacaklısını kapının önünde bıraktığı halde hálá ‘zengin kalan’ sözde müflislere lanet ettik. İşi batan ama kendi dimdik ayakta duran, yatlarda, yurtdışı seyahatlerde gününü gün eden işadamlarına ve bunu sağlayan sisteme öfkelendik.

5020 sayılı yasa bunu değiştirdi. Şirketini batırıp, sağa sola ve devlete milyonlarca dolar yük olan ama batmadan önce mallarını eşinin dostunun üzerine geçirip herkesi kazıklayanların üzerine ‘kábus’ gibi çöktü.

Namussuzun kábusu ama kamuoyu vicdanının bekçisi oldu.

Şimdi Türkiye’nin eski cumhurbaşkanlarından biri, Süleyman Demirel, işin ucu kendi ‘biraderine’ dayanınca vicdanları rahatlatan bu yasaya ve bu yasayı büyük bir kararlılıkla uygulayan TMSF’ye yükleniyor.

Peki kim bu Demirel.

Herhalde 14 Ağustos 1999 tarihli fotoğrafı hatırlıyorsunuz.

‘Ailem’ dediği kişilerle çektirdiği fotoğrafı. Bayındırbank’ı batıran Kamuran Çörtük ve Interbank’ı batıran Cavit Çağlar o fotoğrafta yer alan ‘manevi aile’ fertleriydi. Egebank’ı batıran Murat Demirel ise ‘kan bağıyla’ ailedendi. Demirel bu yüzden TMSF’ye kızgın.

Ama bu ülkenin ‘gariban’ halkı TMSF’yi çok seviyor.

Çünkü ‘dinsizin hakkından’ diye başlayan atasözünü iyi uyguluyorlar.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Devlet adamı olmaktan daha zor olanın adam olmak olduğunu anladığımız zaman.
Yazının devamı...

Türkiye, kadın pazarı olmaktan memnun mu?

28 Haziran 2005
Türkiye’de hepimizin bildiği bir gerçeği, benim defalarca yazıp hiçbir sonuç alamadığım bir rezaleti, New York Times Amerika’dan gözümüze soktu.

Türkiye ne yazık ki, ‘perestroika’ ile birlikte bir kadın pazarına dönüştü.

Ufak ufak başlayan olay bir sektöre dönüşürken, son yıllarda tam bir ‘köle ticareti’ şeklini aldı.

En ücra Anadolu kentlerine kadar ulaşan fuhuş sektörü, bazı kentleri tümüyle ele geçirdi.

Bu kentlerin başında Trabzon, İstanbul ve Antalya geliyor.

İstanbul’da iş iyice zıvanadan çıkmış durumda.

Rus kadınların pazarlandığı gece kulüpleri dolup dolup taşıyor.

Gece kulübü tabii ‘resmi’ adı.

Aslında bunlar birer randevuevi.

En meşhurları İstanbul, Aksaray civarında. Hatta biri Emniyet Müdürlüğü’ne 50 metre mesafede.

‘Nasıl oluyor da olabiliyor?’ diye sorunca müstehzi gülümsemelerle karşılaşıyoruz.

Bağımsız Devletler Topluluğu ve eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden getirilen kızlar toplu olarak evlerde barındırılıyor ve çalıştırılıyor. Kızların kazancı son derece düşük. Asıl parayı, bunları buraya getirip çalıştıran çeteler kazanıyor.

Antalya’da durum farklı değil. Lara’daki Örnekköy neredeyse bu çetelerin işgali altında. İyi iş yapan kızlar alınıp satılıyor. Hatta fuhuş çetelerinden kız kaçırıp bir başka çeteye satan gruplar türemiş. Örnekköy’de her gece silahlar patlıyor. İşin komiği, burada da polis karakolu 100 metre mesafede.

Trabzon’daki durum zaten bölge kadınlarının toplu eylem yapmasına neden olacak kadar berbat.

Peki bütün bunlar olurken Emniyet Genel Müdürlüğü ne yapıyor?

Benim görebildiğim kadarıyla bir hiç.

Üç beş palavra operasyon dışında kocaman bir hiç.

Alan memnun, satan memnun diyeceğim ama değil.

Çünkü olay tam bir köle ticaretine dönüşmüş.

İntihar eden, öldürülen kızlar ve yerle bir olan Türkiye imajı.

Eğer bu ülkeyi yönetenler ‘kadın pazarlayan ülke’ imajından memnunlarsa bir diyeceğim yok.

Ama ben değilim.

Yönetim kötüyse teknik direktör başarılı olamaz

AKŞAM
Gazetesi, bir gazete gibi değil, medya eleştirileri yayınlayan bir internet sitesi gibi.

Böyle olunca da, gazetenin hiçbir ağırlığı olamıyor.

Gazete, manşetten sürekli olarak başka gazetelerin yayın politikalarını eleştiriyor, yayın yönetmeni sürekli başka gazetelerin yazarlarını, yöneticilerini konu alan yazılar yazıyor. (Tabii organ yazmadığı zamanlarda.)

Fatih Terim Milli Takım Teknik Direktörlüğü’nü kabul edince de, ‘Büyüka şah, Altaylı mat’ demişler.

Benim, ‘Terim kabul etmez’ başlıklı yazıma atıfta bulunmuşlar.

İyi güzel de, ben Terim’le yaptığım bir sohbeti aktardım ve o sohbetten çıkardığım sonucu yazdım. ‘Kabul etmemeli’ demedim ki.

Hatta tam aksine, o yazıya konu olan sohbet boyunca görevi kabul etmesi gerektiğini söyledim.

Etmesine de sevindim. Çünkü, Türk Milli Takımı’na bir kimlik gerekiyor.

O kimlik Fatih’te fazlasıyla var.

Bir yazar, Terim’in yanlış seçim olduğunu, hiçbir başarısının bulunmadığını, hep miraslara konduğunu yazmış.

Hiç ama hiç katılmıyorum.

Terim, Türkiye’de hiçbir teknik direktörün elde edemediği başarıların altında imzası olan adamdır.

Doğruları, yanlışlarından çok daha fazladır.

Galatasaray’daki son döneminde başarısız olmasını örnek gösterenler var. Bu örnek, ancak işi bilmeyenlerce verilecek bir örnektir. Çünkü teknik direktör, bir takımın başarısında yüzde 25 faktördür. Gerisi oyuncular ve yönetimdir.

Futbol Federasyonu iyi yönetilir ve Terim’le uyumlu olursa, oyuncu konusunda bir sıkıntı yaşamayacak olan Terim yüzde yüz başarılı olur.

Ama Dünya Kupası’nda; ama bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nda...

İran’ın seçimi Türkiye’nin lehine

İRAN’
da cumhurbaşkanlığı seçimlerini İran için bile ‘aşırı muhafazakár’ bulunan Ahmedinecad kazandı.

İran’ın Humeyni rejiminden giderek uzaklaşacağını umanlar, normalleşme sürecine gireceğini düşünenler yanıldılar.

Açıkçası ben, İran’da muhafazakárların kazanmasını Türkiye’nin lehine bir gelişme olarak yorumluyorum.

Çünkü Türkiye ne yazık ki, politika üreten, bölgede ürettiği politikalarla etkin olmayı becerebilen bir ülke değil.

Türkiye’nin uluslararası alanda pazarladığı tek malı, stratejik konumu.

İran, Irak, Suriye arasında tek demokrasi ve tek Batılı devlet.

Türkiye bu nedenle bütün yönetim hatalarına rağmen önemini koruyor.

İran’ın normalleşmesi, bir demokrasi haline gelmesi ve modern dünyayla ilişkilerini normalleştirmesi halinde, konum olarak Türkiye’den daha avantajlı durumda bulunmasının da katkısıyla Türkiye’nin ‘stratejik önemi’ azalacak, hatta ortadan kalkacaktı.

Ancak İran ileriye değil, geriye doğru bir hamle yaparak Türkiye’ye büyük bir katkıda bulundu.

İranlı seçmenlere müteşekkir olmalıyız.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

VIP salonları, halkın vicdanını sızlatma aracı olmadığı zaman.
Yazının devamı...

Baykal: Eğitimi dinileştiriyorlar

27 Haziran 2005
Avusturya’da yoldaydı.

‘Laikliğe kimin zarar verdiği ortada’ dedi. Baykal, AKP’nin eğitimi giderek ‘dinileştirdiği’ kanaatindeydi ve Kuran kurslarının küçük yaşlara kadar indirilmesinin ‘büyük oyunun bir parçası’ olduğunu düşünüyordu.

‘Bakın Fatih Bey, bunlar milli eğitimi giderek dini eğitim haline getirmek istiyorlar. Her şeyi de adım adım planlamışlar. Makro oyuna bakmak lazım’ dedi ve anlattı:

‘Üç koldan hareket ediyorlar. Önce imam hatiplilere, üniversitede bütün branşların önünü açacak değişikliği mesleki eğitime destek kılıfına sokup yapacaklar. Böylece imam hatiplilerin üniversiteye girmekteki zorlukları nedeniyle düşen cazibesi tekrar kazandırılmış olacak. Ardından küçük yaşta çocuklara dini eğitim verilmesinin önünü açarak imam hatiplere talebi artıracaklar. Çünkü ilköğretim öncesi Kuran kurslarında dini eğitime alıştırılacak çocuklar, imam hatip okullarına yönlenecekler.

Bunun sonucunda üniversitelerde imam hatip mezunu yoğunluğu artacak. İmam hatipler kız öğrenci de kabul ettiği için bu durum üniversitedeki türban baskısını artıracak. Üniversiteler düdüklü tencere gibi olacak. Sonunda türbanlılara üniversite eğitimi açılacak.’

Burada lafa girip, ‘Açılması gerekmiyor mu sizce?’ diye soruyorum.

Deniz Baykal, ‘Bakın olayın bir sonraki boyutunu da aktarayım’ diyor ve şunları söylüyor:

‘Türbanlı kızlar üniversiteyi bitirecekler. Sonrasında kamu kurumlarında çalışmak için başvuracaklar. Ancak mevcut yönetmelikler, yasalar belli. Giremeyecekler. Haydi bu sefer yeni bir kampanya başlayacak. Türbanlılara kamuda iş. Bizi madem çalıştırmayacaktınız, niye okuttunuz diyecekler. Bu bir uzun vadeli plandır. Bu planı uygulamaya koyanlar, elbette CHP’den rahatsız olacaklardır.’

Baykal’a göre Anayasa’nın laiklik ilkesinin altı yavaş yavaş oyuluyor.

‘Söyleyin bana, Türkiye’de inancını yaşamakta zorlanan kimse var mı? Halkın yüzde 99’u durumdan memnun. Suni bir memnuniyetsizlik yaratmanın ne anlamı var. Bunun kime ne faydası var’ diye soruyor Baykal.

Acaba kime faydası var!

Yanal, Fenerbahçe’nin başına geçsin

MİLLİ Takımımızın ‘başarısız’ teknik direktörü Ersun Yanal’ın görevden alınmasına bir tek kişi karşı çıktı. Fenerbahçe 2. Başkanı Nihat Özdemir. Konu kendilerini hangi açıdan ilgilendiriyor bilmiyorum ama hemen kulüp adına bir açıklama yaparak Ersun Yanal’ın görevde kalması gerektiğini söyledi. Bu bile Ersun Yanal hakkında bugüne kadar ortaya atılan iddiaların ne kadar doğru olduğunu, Yanal’ın Milli Takım’dan çok kimin hizmetinde bulunduğunu göstermesi açısından önemli. Nihat Özdemir’e tavsiyem, kulüp olarak Ersun Yanal’a bu kadar meraklılarsa, alıp Fenerbahçe’nin başına geçirmeleri. Bence Daum’dan daha iyi olur, o ayrı...

Danışman olmak

GEÇMİŞTE
bu köşede ‘danışman gazetecilere hayır’ diyen birçok yazım çıktı. Çünkü bana göre bir köşe yazarının, gazetecilikle ilgisi olmayan başka işlerden para kazanması, hele hele diğer işlerinden elde ettiği gelirin gazetecilikten elde ettiği gelirden fazla olması, meslek açısından kabul edilebilir bir durum değildi. Üstelik de köşe yazarlığının etkinliği, diğer taraflarda kullanılabilir, kullanılmasa bile yanlış anlamalara, dedikodulara neden olabilirdi.

Bu yüzden defalarca danışman gazetecilere ve yazarlara ‘hayır’ dedim.

Elbette ki, uzman kişiler kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili olarak düzenli olmayan yazılar yazabilirlerdi; ama yaptıkları diğer işlerin açık biçimde okurla paylaşılması şartıyla.

Önceki gün Faruk Süren’in anlattığı, danışmanlarla ilgili bir fıkrayı bu vesileyle aktarmak isterim.

Çiftlikte koçlar meraya yayılmış otluyorlar. O sırada çiftlik sahibi, koyunları da meranın diğer tarafına getiriyor. Koçlar hemen koyunların yanına gidip biraz keyif yapmak istiyorlar. Ancak iki merayı dikenli bir tel ayırıyor. Koçlar telin üzerinden atlayarak koyunların yanına gitmeyi kararlaştırıyorlar. Koçların hepsi tellerin üzerinden atlayarak koyunların yanına ulaşıyor. Ancak içlerinden biri kederli.

‘Ne oldu, koyunlara kavuştuk sen pek kederlisin’ diye soruyorlar.

Kederli koç, ‘Dikenli tellerin üzerinden atlarken alt tarafı tellere taktım. Artık koyunlarla bir şey yapacak durumum yok’ diyor.

Yaşlı koç teselli ediyor: ‘Üzüldüğün şeye bak. Sen de artık danışman olursun.’

İDO, cam bardağımızı geri ver

İSTANBUL’
un simgesi haline gelmiş şehir hatları vapurları, İstanbul Deniz Otobüsleri işletmesine devredildi. Bu devrin neler getireceği henüz belli değil. Çeşitli projeler var. Ancak uygulamadaki ilk ‘olumsuzluk’ ortaya çıktı. Devirden önce şehir hatları vapurlarında, denize karşı cam bardakta demli çay içme keyfimiz vardı. Artık yok. Vapurlarla beraber büfeler de el değiştirdiği için artık porselen tabaklı cam bardakların yerine plastik bardaklar aldı. Gemilerin müdavimleri bu uygulamadan çok şikáyetçiler. Herkes cam bardağını geri istiyor.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

İstenmediğimiz yerde durmakta ısrar etmenin, onursuzluk olduğunu anladığımız zaman.
Yazının devamı...

Çiçek: CHP’nin tavrı laikliğe zarar veriyor

25 Haziran 2005
Ve öncelikle CHP’nin tavrını eleştirdi:

‘CHP, biz dine saygılıyız, diyor. İyi hoş da, ne demek dine saygılı olmak. Bu bir söylemdir; ama bir çözüm değildir. Dine saygılısınız da, inanç hürriyeti için ne yapıyorsunuz demek lazım.’

Cemil Çiçek, sorunların tespitinin yeterli olmadığını, bu sorunlara çözüm bulmak gerektiğini söyledi. ‘CHP dine saygılıyız diyor. Bu ne demek? Biz vatandaşların dinle ilgili taleplerini devlet eliyle karşılamak için hangi adımı atsak önümüze dağ gibi çıkıyorlar. Laiklik elden gidiyor kıyameti koparıyorlar. Laikliğe en büyük zararı bu tavır veriyor. Farkında değiller’ diyen Çiçek bir de örnek veriyor:

‘Geçmişte Diyanet, Almanya’daki Türklerin dini ihtiyaçlarını karşılamak için oraya din görevlileri yolluyordu. Daha sonra buna son verildi. Ne oldu, bu ihtiyacı başkaları karşılamaya başladı. Birtakım gruplar, cemaatler ortaya çıktı. Bir boşluk bıraktık, orayı birileri doldurdu. Vatandaş bunlara çok mu bayılıyordu? Hayır. Ama bir ihtiyaç vardı. Karşılamadık, birileri bunu değerlendirdi. Sonra biz öfkelendik. O vatandaşlarımızı, ‘Vay şu cemaatin adamı, bu tarikatın bilmem nesi’ diye tu kaka ilan ettik. Nerede hata yaptık diye düşünmedik. Oradaki bazı yanlış unsurlar böyle ortaya çıktı.’

Bunları söyleyen Çiçek son durumla da bağlantı kurdu:

‘Şimdi aynı şey burada. 15 yaşından önce din eğitimi vermek mümkün değil. Diyanetin yaz kursları için de alt sınır 12 yaş. Ama vatandaş çocuğuna din eğitimini verdirmek istiyor. Devletten aradığını bulamayınca kaçak maçak demeden kurslara yöneliyor. Devlet verse, Diyanet verse ona gelecek. Ama vermeyince bulduğuna gidiyor.’

‘Peki Sayın Bakanım, kaçağı cezasız bırakmak doğru mu? Sizin söylemeniz tartışılabilir makul bir söylem. Niye bu eksende tartışmıyoruz?’ diye soruyorum.

‘Tartışamıyoruz. CHP laiklik yaygarası koparıyor. Kardeşim, Fransa laik değil mi? Orada kiliseye gidecek çocuğun yaşına mı bakılıyor? Ben diyorum ki, bu iş devlet eliyle olmalı. Kontrollü olmalı. Onun bunun eline bırakılmamalı; ama nasıl olacak. Diyanet’e kadro açıyoruz, kıyamet kopuyor. Peki Diyanet kadrosuz bu işi nasıl yapacak? Ben diyorum ki, bu işi devlet kontrolünde yasal hale getirelim. Sonra da kaçak olanın cezasını 10 kat artıralım. Ama önce vatandaşa doğrusunu, iyisini sunalım. Sonra cezasını verelim. Ben vatandaşa ‘Bu kötü’ diyorum, ‘İyi o zaman iyisini ver’ diyor vermiyorum.’

Adalet Bakanı’na bu konuda ısrarcı olmasını öneriyorum. ‘Olacağım’ diyor: ‘Haftaya bu iş Meclis’e geldiği zaman bu düşüncelerimi orada da söyleyeceğim. Ama CHP’den de yapıcı bir tavır bekliyorum. Gelsinler destek olsunlar, bu işi çözelim.’

Galatasaray’a Cafe Krem iyi olmuş

GALATASARAY ve Beşiktaş çok doğru bir iş yaptılar. Bu doğru işin diğer ucunda ise Ülker var.

İki kulübümüzün basketbol takımları, artık Avrupa’daki benzerleri gibi sahaya sponsorun adıyla çıkacaklar. Bu sponsor Ülker. Takımlara da sahip olduğu ürünlerin adını verecek. Galatasaray, Cafe Krem oluyor. Beşiktaş’ınkini bilmiyorum; ama o da yine bir Ülker ürünü olacak. Büyük kulüpler arasındaki aşırı rekabet nedeniyle yıllardır kimsenin yapmaya cesaret edemediğini Ülker yaptı. Yönetimler de, çok doğru bir kararla bu sözleşmeye imza attılar. Ancak yönetimlerin buradan gelen parayı basketbol şubeleri için değerlendirmeleri şart. Yoksa her iki markaya da yazık.

NOT: Basketbol’da Ülker’le anlaşmak ne kadar doğruysa, Galatasaray futbol takımının, Coca Cola’yı bırakıp Cola Turka ile anlaşması o kadar yanlış. Galatasaray vizyonunda bir futbol takımında, uluslararası markaların sponsor olarak bulunması çok önemli. Coca Cola korunduğu gibi yanına bir Siemens, bir Mercedes katılmalı.

‘Stent, by-pass’tan pahalı olabilir’

TÜRK
Kalp Damar Cerrahisi Derneği Yönetim Kurulu, önceki gün ziyaretime geldi.

Benim başlattığı ‘Stent mi, by-pass mı’ tartışmasında, by-pass ameliyatlarını yapanların da söz hakkı vardı. Geldiler, anlattılar.

Dedikleri özetle şöyle:

‘ Elbette ki, her meslekte olduğu gibi cerrahlıkta da, ticari kaygılarla hareket eden ve meslek etiğini göz önünde bulundurmayan veya ikinci plana itenler vardır. Bunlar mesleğin büyük bölümünü bağlamaz.

Bir hastanın by-pass olacağına veya stent takılarak yollanacağına karar verenler kardiyologlardır. Bize hastayı onlar yönlendirir.

Bazı vakalarda stent yeterlidir; ama ileri düzeydeki vakalarda stent yeterli olmayabileceği gibi stent uygulaması by-pass’tan daha pahalıya mal olabilir.

Stent uygulamalarında genelde birkaç yıl içinde komplikasyonlar tekrar eder ve yeni bir stent veya by-pass operasyonu gerekir. Oysa by-pass’ta sonuçlar çok daha uzun süreli kalıcıdır.

Yazılarınızdan birine konu olan kalpteki deliğin onarılmasıyla ilgili operasyon Türkiye’de de yapılıyor. Ancak sosyal güvenlik kuruluşları ameliyat dışındaki operasyonlarda kullanılan kapatıcı parçanın parasını vermediği için hastalar ameliyatı tercih ediyor. Ayrıca deliğin çok büyük olduğu hallerde ameliyat şart. Ancak sizin verdiğiniz örnek haklı. Anjiyografik müdahaleyle kapatılabilecek bir deliğe ameliyat önermek büyük hata.

Biz kimseyi kesip biçmeye meraklı değiliz. Ama hastanın en doğru tedaviye sahip olma hakkı var.’ Söyledikleri özetle böyle.

Ama bu konuda daha yazacak çok şey var. Onları da önümüzdeki günlere saklıyorum.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Gözümüz yanımızdakinin değil, kendi tabağımızda olduğu zaman.
Yazının devamı...

Cemil Çiçek hoş konuşuyor da...

24 Haziran 2005
Sonraki tek sığınak Anayasa Mahkemesi. Ancak Anayasa’ya aykırılık iddiası nasıl yapılacak bir fikrim yok.

Hükümetin bu konudaki çelişkisine daha önce değinmiştim.

Hem Başbakan hem Adalet Bakanı, ayrı ayrı yaptığımız sohbetlerde din eğitiminin devlet kontrolünde yapılmasının gerekliliğinden söz etmiş, bunun bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu söylemişlerdi.

Devletin din eğitimini kontrol etmemesi sonucu ‘Hizbullah mezarları, domuz bağları’ gibi görüntülerin ortaya çıktığını söylemişlerdi.

Ancak şimdi devletin kontrolü dışındaki din eğitimini neredeyse ‘serbest’ bırakıyor, ‘kaçağı’ özendiriyorlar.

Yaman bir çelişki.

Bu konuda hükümetten tek ‘tutarlı ve sağduyulu’ ses dün Adalet Bakanı Cemil Çiçek’ten geldi.

Çıkarılmaya çalışılan yasanın ‘yanlış’ olduğunu bilen Cemil Çiçek, ‘Doğru olan kontrolsüz din eğitimine izin vermek değil, 12 yaşın altındaki çocuklara da din eğitimi verilmesine imkan sağlayıp bunu da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kontrolü altına sokmaktır’ mealinde konuştu.

Yani Çiçek demek istiyor ki: ‘Bu işi denetimsiz bırakmak doğru değil ama vatandaşlar din eğitimini küçük yaşta vermek istiyorlar. Biz buna izin vermediğimiz için kaçağa talep oluşuyor. Biz talebe yasal yanıt verirsek, kaçağa gerek kalmaz.’

Din eğitiminin çok küçük yaşta yapılıp yapılamayacağına ilişkin ahkám kesecek donanımda değilim.

Ancak 5 yaşındaki kızımın ‘Allah Baba’ konusundaki sorularından anlıyorum ki, bu kadar küçük bir çocuğa ‘soyut kavramlar’dan söz etmek zor. Tabii en iyisini pedagoglar, eğitimciler bilir.

Fakat bildiğim şu ki, Cemil Çiçek’in sözleri en azından hükümetin içinde bulunduğu çelişkiyi ortadan kaldırıyor.

Ama anlaşılan hükümetin çelişkiyi ortadan kaldırmak gibi bir niyeti yok.

Çiçek’in sözleri de sadece hoş bir seda.

Ereğli, kasasındaki para değerine satılır mı?

BİR süredir yazılarıma konu olan ve ‘ucuza gitmemesi’ için Başbakan’ı sürekli uyardığım Ereğli Demir Çelik’in bilançosu açıklandı.

Bilanço müthiş.

Şirketin toplam varlıkları 6 katrilyon 388 trilyon lira. Yani hemen hemen 4,5 milyar dolar.

Duran varlıklarının toplamı ise 3 katrilyon 885 trilyon. O da 2.7 milyar dolar.

Bunlar hikaye diyecek olanlar için devam ediyorum.

Kasasındaki mevcut miktar 808 trilyon. Elindeki menkul kıymetler toplamı 247 trilyon.

Vadesi son derece kısa olan ticari alacaklar 413 trilyon.

Stoklar ise 800 trilyon lira mertebesinde.

Bunların toplamı da 2 katrilyon 268 trilyon TL. Dolar cinsinden 1 milyar 620 milyon dolar.
Ve yabancı demir çelik devleri bu müthiş tabloyu 2 milyar dolardan kapatmaya çalışıyorlar.

Yani neredeyse kasasındaki parayla eşit bir miktara.

Bu mantıklı mı?

Bence değil.

Bu arada yabancı demir çelik firmalarının temsilcileri bana bilgi yolluyor ve bazı göz boyama rakamlarıyla ‘Bu şirketin değeri şu an maksimum noktada. İlerde hızla değer kaybedecek. Şimdi satılmazsa bir daha satılmaz’ havası yaratmaya çalışıyorlar.

Ben de onlara soruyorum: ‘Madem öyle, niye şimdi pahalıya alıyorsunuz. Bekleyin dediğiniz gibi değeri düşünce alın.’

Tabii buna verilecek yanıtları yok. Ve tabii ki, söylemleri de palavra. Ama aynı söylemlerle Başbakan’ın da kandırılmaya çalışıldığını biliyorum.

Umarım yutmaz.

Yutarsa hapı yuttuk.

Emekli Sandığı’ndan otel yanıtı

EMEKLİ
Sandığı Genel Müdürü Mehmet Ali Özyer aradı. Dün yazdığım üç otelle ve dünkü yazıma konu etmediğim Maçka Oteli ile ilgili bilgi verdi.

Yazıma konu olan otellerden Büyük Ankara ve Tarabya otellerinin bir İngiliz işletmeciye, Büyük Efes’in Swissotel’e, Ankara Stad ve İstanbul Maçka’nın ise Radisson’a kiralandığını belirtti.

Kira sözleşmelerine göre bu oteller kiracı işletmecilerin belirleyeceği standartlara göre ‘yenilenip tefriş edilecek’, daha sonra kiracılara teslim edilecekti.

Ancak bu işin maliyetinin 150 milyon doları aşması, hatta finansman giderleri ile birlikte 230 milyon doları bulması üzerine projeden vazgeçilmiş.

Hükümetin uygulamaya koyduğu tasarruf tedbirleri ve yeni özelleştirme planı ile bu otellerin özelleştirme yoluyla satışına karar verilmiş.

Şimdi bu oteller kira sözleşmeleriyle birlikte satışa çıkarılacak. İngiliz işletmeci, alıcı ile anlaşabilirse sözleşmeyi sürdürmeyi, anlaşamazsa bedelsiz feshi kabul etmiş. Swiss de benzer şartlarda uzlaşmış.

Sorun çıkaran bir tek Radisson kalmış.

Yani anlayacağınız, bu güzelim oteller daha uzunca bir süre mezbelelik olarak kalacaklar.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Fethetmek istemediğimiz ülkeler için savaşmak zorunda bırakılmadığımız zaman.
Yazının devamı...