"Fatih Altaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Fatih Altaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Fatih Altaylı

Uçağa binmeyin 30 otomobille karşılamaya gelin

6 Haziran 2005
Aylar önce bu sütunda Ankara’dan Kayseri’ye gitmek için uçakla İstanbul’a gelen ve oradan yine uçakla Kayseri’ye giden Ulaştırma Bakanlığı bürokratlarını ‘gammazlamıştım’.

Bakanlık’tan bir Allah’ın kulu arayıp da, ‘Kim bu müsrifler’ diye sormamışken, şimdi Başbakan’ın ‘Uçakla değil trenle gidin’ şeklindeki tasarruf önerisini ‘Dostlar alışverişte görsün’ olarak yorumluyorum.

Eğer devlet ‘gerçekten’ tasarruf etmek istiyorsa, ‘İmam yellenirse cemaat ne yapmaz’ sözünden yola çıkarak bakanların tasarrufa örnek olması gerekir.

Geçen hafta Ankara’dan Esenboğa Havalimanı’na doğru gidiyorum.

Karşı yolda birdenbire sanki dev bir UFO belirdi.

Rengárenk ışıklar saçarak bize doğru yaklaşmaya başladı.

Ve sonunda net olarak karşımıza çıktı.

Gelen UFO değil, devletimizin bakanlarından biriydi.

Önde 3-4 polis otomobili tepe lambalarını yakmışlar, arkada Bakan Bey’in Mercedes’i, onun arkasında üç Mercedes daha, peşlerinde resmi plakalı 7-8 araç daha. Peşlerinde sivil plakalı bir grup araç. Arkada yine tepe lambaları açık polis otomobilleri.

Yanımızdan hızla geçerken sayabildiğimiz kadarıyla en az 20 otomobil.

Ne yapıyorlar derseniz yanıt basit.

Bakan Bey haftada bir iki tanesine çıktığı rutin yurtdışı gezilerinden birinden dönüyor, Ankaralı zevat da kendisini karşılıyor.

Bizim otomobili kullanan Sedat, ‘Fatih Bey hiç şaşırmayın. Bu yola bu görüntüyü her gün iki üç kez görebilirsiniz’ dedi.

Washington’da defalarca ABD’li bakanlarla karşılaştım yolda. Hiç böyle bir manzara görmedim. Başkanlar bile böyle bir konvoyla gezmiyor oralarda.

Avrupa’da böyle bir görüntü akla bile gelmez zaten.

Bir süre önce İstanbul Valisi ile sohbet ediyorduk. İstanbul’un büyük ve zor bir kent olduğunu söyledim. ‘Nasıl vakit yetiştirebiliyorsunuz’ diye sordum.

Yanıtından anladım ki, onun da vakitle ilgili en büyük sorunu protokol.

Her bakan, başbakan gelişinde yallah havalimanına. Yanında emniyet müdürüyle. Bazen günde üç dört kere.

Hal böyleyken, Başbakan’ın tasarruf genelgesinin bir anlamı var mı sizce!

Bürokratlar uçağa binmesinler. Ama bakanları karşılamaya tam kadro havalimanına gelsinler.

Ne de olsa Doğuluyuz. Vaktin para demek olduğundan habersiz.

Bilim adamı olmak için Berktay gibi düşünmek zorundasınız

SABANCI Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Halil Berktay ‘bilim adamı’ ise, Türkiye’de ve dünyadaki binlerce gerçek bilim adamına karşı büyük bir haksızlık yapılıyor demektir.

Halil Berktay, önce Milliyet’e verdiği bir röportajda ‘Ermeni soykırımı vardır’ dedi.

Okudum. Tezleri ilginçti. Kendisini konuyu aksi iddiadaki bir başka bilim adamıyla tartışmak üzere Teke Tek’e davet ettim.

‘Ben bu konuyu tartışmam’ diyerek reddetti.

Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde yine ‘tek yanlı’ yani sadece ‘Soykırım vardır’ diyenlerin katılabileceği bir platform oluşturdu. Kendisini yine davet ettim. Yine reddetti.

‘Resmi tezi savunanlarla değil, benimle tartışmasını’ önerdim. Onu da reddetti.

Dün de Vatan Gazetesi’nin ilavesinde ‘İlber Ortaylı dahil 350 bilim adamı bilimdışı davranıyor’ dedi.

Bilimdışı davranıyor dediği kişiler, ‘Ermeni soykırımı yoktur’ diyen bilim adamları.

Berktay’a göre onlar bilimdışı.

Bilim içi olanlar kimler peki. ‘Ermeni soykırımı vardır’ diyenler.

Başka bir deyişle Halil Berktay’ın fikirlerini paylaşıyorsanız bilim adamısınız, Halil Berktay’ın fikirlerini paylaşmıyorsanız bilim adamı değilsiniz.

Ve bu bilimdışı düşüncenin sahibi olan adam kendini kimin bilim içi, kimin bilimdışı olduğunu ‘belirleyecek’ kadar ‘yetkili’ görüyor.

Vah bu adamın eğittiği çocuklara. Vah bu adamın ‘bilim adamlığı’ yaptığı okullara.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Aklın önüne geçen hırsın fayda değil zarar verdiğini yaşamadan anladığımız zaman.
Yazının devamı...

AB’nin ek protokol palavrası

4 Haziran 2005
17 Aralık Zirvesi’nden çıkan sonuç bunu ‘emrediyor’.

AB’ye göre bu ‘şart’.

Ancak bu şart bile Avrupa Birliği’nin aslında nasıl çifte standartlı, nasıl ikiyüzlü bir tavır içinde olduğunu ortaya koyuyor.

Çünkü aslında böyle bir gereklilik yok.

Neden mi yok. Anlatayım.

Hatırlayacaksınız, 1995 yılında AB yine küçük bir genişleme süreci yaşamıştı.

İsveç, Finlandiya ve Avusturya, 1995 yılında AB’ye ‘tam üye’ olarak o yıl katılmışlardı.

Bu üç ülke de Ankara Anlaşması’nda taraf olmadıkları için, aynen son katılan 10 ülke gibi Türkiye ile Gümrük Birliği konusunda da ‘taraf’ değillerdi.

Yani bu 3 ülkenin Türkiye ile Gümrük Birliği yapabilmeleri için AB mantığına göre ‘ek protokol’ yapmaları gerekiyordu.

Ancak o dönemde AB Komisyonu da, AB liderleri de böyle bir protokolden hiç söz etmediler.

‘Ek’ bir protokol yapılmadan Avusturya, İsveç ve Finlandiya da Türkiye ile Gümrük Birliği’ne dahil oldular.

AB o dönemde de böyle bir ‘ek protokol’ isteseydi Türkiye açısından bir sorun yoktu.

Çünkü Türkiye’nin bu üç ülkeyle de diplomatik ilişkisi vardı.

Her nedense o zaman istenmeyen ek protokol 2004 yılında istendi.

Çünkü buradaki amaç Gümrük Birliği falan değil, Türkiye’yi ‘tanımadığı’ Kıbrıs Rum Kesimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaya zorlamak, ‘Rum masturbasyonunu’ AB eliyle yaptırmaktı.

Şimdi 2 hafta içinde Türkiye ek protokolü imzalayacak.

Ancak yapılması gereken Avusturya, Finlandiya ve İsveç’le Gümrük Birliği’ni yürürlükten kaldırmak.

Ve AB liderlerine dönüp, ‘Kusura bakmayın bu ülkelerle yapılmış ek protokolümüz yok’ demek.

Akşam’ın asparagasçılığı tescilli

AKŞAM Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sevgili arkadaşım Serdar Turgut önceki günkü yazımda ‘zeká pırıltıları’ bulduğu için sevinmiş. Gerçi daha sonra gazetenin ‘gerçek yöneticileri’ tarafından sansüre uğratılan yazısı daha ağır ama ‘sıkletimde olmadığı’ için Turgut’a bu konuda bir yanıt vermeyeceğim.

Ama Serdar yine uzmanlık alanı dışına taşıyor. Ben Serdar’ın aklından hiç bir zaman şüphe etmedim. Tek sorunu aklının biraz aşağılarda olmasıydı.

Hazır akıldan söz etmişken, Turgut’a haber değerlendirirken de aklını biraz yukarılara almasını tavsiye ediyorum.

Çünkü Akşam giderek bir asparagas gazetesi oluyor.

Doğan Grubu ile ilgili yaptıkları ‘asparagas’ ilk vukuatları değil çünkü.

Daha önce Akşam muhabiri Yıldıray Yılmaz, şarkıcı Shakira’nın uçağına ‘asılsız bomba ihbarı’ yaptığı için gözaltına alındı ve şimdilerde 30 ay hapis istemiyle tutuksuz yargılanıyor.

Yanılmıyorsam aynı muhabir Başbakan’ın uçağına mescit yapıldığı yolunda bir ‘palavraya’ imza atmış daha sonra bunun da asparagas olduğu ortaya çıkmıştı.

Bu mu Serdar’ın ‘zeká dolu’ gazeteciliği.

Serdar benim yazıma gülmüş. Ben de onun gazetesinin düştüğü duruma gülüyorum.

NOT: Doğan Grubu ile ilgili düzmece haberi yapan muhabirin kimliği merak konusu olmuş. Çünkü bu yalanı Akşam Gazetesi imzasız bir haber olarak kullanmış ve haberin sorumluluğunu gazete üstlenmişti. Merak edenler için açıklayayım; düzmece haberi yapan muhabir Reşat Uzun isimli bir kişi. Bu kişiyle ilgili bütün belge ve bilgileri, talepleri üzerine Basın Konseyi’ne ilettim. Umarım gereği yapılır.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Kötülük gibi görünen bazı şeylerin uzun vadede iyilik olduğunu anladığımız zaman.
Yazının devamı...

AB’nin ek protokol palavrası

4 Haziran 2005
TÜRKİYE, 3 Ekim’de Avrupa Birliği ile müzakerelere başlayabilmek için, Gümrük Birliği Anlaşması’nın 10 yeni üyeyi de kapsayacağını tescil eden bir ‘ek protokole’ imza atmak zorunda.17 Aralık Zirvesi’nden çıkan sonuç bunu ‘emrediyor’.AB’ye göre bu ‘şart’.Ancak bu şart bile Avrupa Birliği’nin aslında nasıl çifte standartlı, nasıl ikiyüzlü bir tavır içinde olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü aslında böyle bir gereklilik yok. Neden mi yok. Anlatayım. Hatırlayacaksınız, 1995 yılında AB yine küçük bir genişleme süreci yaşamıştı. İsveç, Finlandiya ve Avusturya, 1995 yılında AB’ye ‘tam üye’ olarak o yıl katılmışlardı. Bu üç ülke de Ankara Anlaşması’nda taraf olmadıkları için, aynen son katılan 10 ülke gibi Türkiye ile Gümrük Birliği konusunda da ‘taraf’ değillerdi.Yani bu 3 ülkenin Türkiye ile Gümrük Birliği yapabilmeleri için AB mantığına göre ‘ek protokol’ yapmaları gerekiyordu.Ancak o dönemde AB Komisyonu da, AB liderleri de böyle bir protokolden hiç söz etmediler. ‘Ek’ bir protokol yapılmadan Avusturya, İsveç ve Finlandiya da Türkiye ile Gümrük Birliği’ne dahil oldular. AB o dönemde de böyle bir ‘ek protokol’ isteseydi Türkiye açısından bir sorun yoktu. Çünkü Türkiye’nin bu üç ülkeyle de diplomatik ilişkisi vardı. Her nedense o zaman istenmeyen ek protokol 2004 yılında istendi. Çünkü buradaki amaç Gümrük Birliği falan değil, Türkiye’yi ‘tanımadığı’ Kıbrıs Rum Kesimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaya zorlamak, ‘Rum masturbasyonunu’ AB eliyle yaptırmaktı. Şimdi 2 hafta içinde Türkiye ek protokolü imzalayacak. Ancak yapılması gereken Avusturya, Finlandiya ve İsveç’le Gümrük Birliği’ni yürürlükten kaldırmak. Ve AB liderlerine dönüp, ‘Kusura bakmayın bu ülkelerle yapılmış ek protokolümüz yok’ demek. Akşam’ın asparagasçılığı tescilliAKŞAM Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sevgili arkadaşım Serdar Turgut önceki günkü yazımda ‘zeká pırıltıları’ bulduğu için sevinmiş. Gerçi daha sonra gazetenin ‘gerçek yöneticileri’ tarafından sansüre uğratılan yazısı daha ağır ama ‘sıkletimde olmadığı’ için Turgut’a bu konuda bir yanıt vermeyeceğim. Ama Serdar yine uzmanlık alanı dışına taşıyor. Ben Serdar’ın aklından hiç bir zaman şüphe etmedim. Tek sorunu aklının biraz aşağılarda olmasıydı. Hazır akıldan söz etmişken, Turgut’a haber değerlendirirken de aklını biraz yukarılara almasını tavsiye ediyorum. Çünkü Akşam giderek bir asparagas gazetesi oluyor. Doğan Grubu ile ilgili yaptıkları ‘asparagas’ ilk vukuatları değil çünkü. Daha önce Akşam muhabiri Yıldıray Yılmaz, şarkıcı Shakira’nın uçağına ‘asılsız bomba ihbarı’ yaptığı için gözaltına alındı ve şimdilerde 30 ay hapis istemiyle tutuksuz yargılanıyor. Yanılmıyorsam aynı muhabir Başbakan’ın uçağına mescit yapıldığı yolunda bir ‘palavraya’ imza atmış daha sonra bunun da asparagas olduğu ortaya çıkmıştı. Bu mu Serdar’ın ‘zeká dolu’ gazeteciliği. Serdar benim yazıma gülmüş. Ben de onun gazetesinin düştüğü duruma gülüyorum. NOT: Doğan Grubu ile ilgili düzmece haberi yapan muhabirin kimliği merak konusu olmuş. Çünkü bu yalanı Akşam Gazetesi imzasız bir haber olarak kullanmış ve haberin sorumluluğunu gazete üstlenmişti. Merak edenler için açıklayayım; düzmece haberi yapan muhabir Reşat Uzun isimli bir kişi. Bu kişiyle ilgili bütün belge ve bilgileri, talepleri üzerine Basın Konseyi’ne ilettim. Umarım gereği yapılır. NE ZAMAN ADAM OLURUZ?Kötülük gibi görünen bazı şeylerin uzun vadede iyilik olduğunu anladığımız zaman.
Yazının devamı...

AB’nin ek protokol palavrası

4 Haziran 2005
TÜRKİYE, 3 Ekim’de Avrupa Birliği ile müzakerelere başlayabilmek için, Gümrük Birliği Anlaşması’nın 10 yeni üyeyi de kapsayacağını tescil eden bir ‘ek protokole’ imza atmak zorunda.17 Aralık Zirvesi’nden çıkan sonuç bunu ‘emrediyor’.AB’ye göre bu ‘şart’.Ancak bu şart bile Avrupa Birliği’nin aslında nasıl çifte standartlı, nasıl ikiyüzlü bir tavır içinde olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü aslında böyle bir gereklilik yok. Neden mi yok. Anlatayım. Hatırlayacaksınız, 1995 yılında AB yine küçük bir genişleme süreci yaşamıştı. İsveç, Finlandiya ve Avusturya, 1995 yılında AB’ye ‘tam üye’ olarak o yıl katılmışlardı. Bu üç ülke de Ankara Anlaşması’nda taraf olmadıkları için, aynen son katılan 10 ülke gibi Türkiye ile Gümrük Birliği konusunda da ‘taraf’ değillerdi.Yani bu 3 ülkenin Türkiye ile Gümrük Birliği yapabilmeleri için AB mantığına göre ‘ek protokol’ yapmaları gerekiyordu.Ancak o dönemde AB Komisyonu da, AB liderleri de böyle bir protokolden hiç söz etmediler. ‘Ek’ bir protokol yapılmadan Avusturya, İsveç ve Finlandiya da Türkiye ile Gümrük Birliği’ne dahil oldular. AB o dönemde de böyle bir ‘ek protokol’ isteseydi Türkiye açısından bir sorun yoktu. Çünkü Türkiye’nin bu üç ülkeyle de diplomatik ilişkisi vardı. Her nedense o zaman istenmeyen ek protokol 2004 yılında istendi. Çünkü buradaki amaç Gümrük Birliği falan değil, Türkiye’yi ‘tanımadığı’ Kıbrıs Rum Kesimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaya zorlamak, ‘Rum masturbasyonunu’ AB eliyle yaptırmaktı. Şimdi 2 hafta içinde Türkiye ek protokolü imzalayacak. Ancak yapılması gereken Avusturya, Finlandiya ve İsveç’le Gümrük Birliği’ni yürürlükten kaldırmak. Ve AB liderlerine dönüp, ‘Kusura bakmayın bu ülkelerle yapılmış ek protokolümüz yok’ demek. Akşam’ın asparagasçılığı tescilliAKŞAM Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sevgili arkadaşım Serdar Turgut önceki günkü yazımda ‘zeká pırıltıları’ bulduğu için sevinmiş. Gerçi daha sonra gazetenin ‘gerçek yöneticileri’ tarafından sansüre uğratılan yazısı daha ağır ama ‘sıkletimde olmadığı’ için Turgut’a bu konuda bir yanıt vermeyeceğim. Ama Serdar yine uzmanlık alanı dışına taşıyor. Ben Serdar’ın aklından hiç bir zaman şüphe etmedim. Tek sorunu aklının biraz aşağılarda olmasıydı. Hazır akıldan söz etmişken, Turgut’a haber değerlendirirken de aklını biraz yukarılara almasını tavsiye ediyorum. Çünkü Akşam giderek bir asparagas gazetesi oluyor. Doğan Grubu ile ilgili yaptıkları ‘asparagas’ ilk vukuatları değil çünkü. Daha önce Akşam muhabiri Yıldıray Yılmaz, şarkıcı Shakira’nın uçağına ‘asılsız bomba ihbarı’ yaptığı için gözaltına alındı ve şimdilerde 30 ay hapis istemiyle tutuksuz yargılanıyor. Yanılmıyorsam aynı muhabir Başbakan’ın uçağına mescit yapıldığı yolunda bir ‘palavraya’ imza atmış daha sonra bunun da asparagas olduğu ortaya çıkmıştı. Bu mu Serdar’ın ‘zeká dolu’ gazeteciliği. Serdar benim yazıma gülmüş. Ben de onun gazetesinin düştüğü duruma gülüyorum. NOT: Doğan Grubu ile ilgili düzmece haberi yapan muhabirin kimliği merak konusu olmuş. Çünkü bu yalanı Akşam Gazetesi imzasız bir haber olarak kullanmış ve haberin sorumluluğunu gazete üstlenmişti. Merak edenler için açıklayayım; düzmece haberi yapan muhabir Reşat Uzun isimli bir kişi. Bu kişiyle ilgili bütün belge ve bilgileri, talepleri üzerine Basın Konseyi’ne ilettim. Umarım gereği yapılır. NE ZAMAN ADAM OLURUZ?Kötülük gibi görünen bazı şeylerin uzun vadede iyilik olduğunu anladığımız zaman.
Yazının devamı...

İşsizliği hayal kurarak ortadan kaldırabiliriz

3 Haziran 2005
Telefonu kapatınca sordum: ‘Ne yapmayı planlıyor?’ diye.

‘En büyük sorun işsizlik. Bunu aşmak zorunda’ dedi.

Başbakan Erdoğan’ın da dün ‘İşsizlik sadece bizim değil Avrupa’nın da sorunu, ben ne yapabilirim’ dediğini aktardım.

‘İşsizliği çözmenin tek çaresi vardır. Hayal kurmak. Hayal kuracaksınız. Onları gerçekleştirmek için insanları harekete geçireceksiniz’ dedi.

Aynı şeyi Villepin’e de tavsiye ettiğini aktardı.

Daha önce 37 kişi olan kabineyi 15’e indirmeyi planladığını söyledi.

‘İşsizliğe çözüm bulmuyor, 22 kişiyi daha işsiz bırakıyor’ diye takıldım. ‘Çalışmayan insanları işte tutarak değil, çalışanları daha çok çalıştırarak iş yaratılabilir’ dedi.

70 yaşında ve bugüne kadar 100 kadar devlet adamına danışmanlık yapmış, seçim kampanyalarını yönetmiş Seguela ile konuştuklarımı önümüzdeki günlerde de aktarmaya devam edeceğim.

NOT: Geçtiğimiz aylarda hükümeti eleştirirken AB’den sonra Türkiye’nin önüne yeni hedef veya hedefler koyamadıklarını, halkı peşine takacak projeler üretemediklerini yazmıştım. Seguela’nın da söylediği bu galiba.

Çukurova, raporun varlığını kabul etti

KANAL
D Haber’de Akaryakıt Kaçakçılığı Araştırma Komisyonu’nun raporundan bir bölüm yayınlamıştık ve kıyamet kopmuştu. Çukurova Grubu elindeki medya ile üzerimize saldırmış ve bizi ‘yalancılıkla’ suçlamış, ‘Böyle bir rapor yok’ demişti.

Ben de buradan ısrarla raporun varlığından söz etmiştim. Çukurova Grubu ise elindeki medya ile ‘Rapor yok’ demeye devam etmiş ve ‘düzmece haberlerle’ Doğan Grubu’na saldırmaya devam etmişti.

Ben de önceki gün Akşam Gazetesi’nin yalan haberini nasıl hazırladığını anlatmıştım.

Dünkü Akşam Gazetesi ilginç bir şekilde çıktı. Öncelikle haberlerinin ‘düzmece’ olduğunu kabul ettiler ve ‘Kullanıldık’ dediler. Kim kimi kullandıysa.. Ve günlerdir yok dedikleri raporun varlığını da kabul eden bir haberi manşetten verdiler. Aynen aktarıyorum:

‘İstanbul Milletvekili Emin Şirin, Akaryakıt Kaçakçılığı Araştırma Komisyonu Bşkanı Vahit Kiler’e yazdığı mektupta, ‘Raporu inceledim. Bu ithamlar için kötü niyetli olmak lazım’ dedi.’

Allah Allah.

Düne kadar ‘Rapor yok’ diyenler şimdi raporu inceleyen bir milletvekilinin sözlerine yer veriyorlar.

Bu nasıl bir çelişki.

Hani ortada rapor falan yoktu. Emin Şirin ‘olmayan’ bir raporu nasıl inceledi. Şimdi Akşam’ın bana ve Kanal D Haber’e bir özür borcu var. Çünkü kimin yalan söylediğini kendi gazetelerinde açıkça gösterdiler.

Ama özür dileyeceklerini hiç sanmıyorum.

Yavuz hırsız

AKŞAM Gazetesi bir yandan başta ‘Yalan, yok böyle bir rapor’ dediği raporun varlığını kabul ediyor ve haberinin ‘düzmece’ olduğunu açıklıyor, ama diğer yandan ‘arsızca’ Doğan Grubu’na saldırmaya devam ediyor.

Her nedense bizim yaptığımız haberlerden haberi bile olmayan Aydın Doğan’ın fotoğraflarını gazetesine basıyor ve altına abuk sabuk yazılar yazarak kendince ‘töhmet’ altında bırakacak imalarda bulunuyor.

Bakın beyler bu gazetecilik değil. Adamlık hiç değil. Varsa bir bilgin, bir belgen yazarsın. Uydurma haberlerle kendine rakip gördüğün insanları karalamazsın.

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır diye atasözü var diye, yavuz hırsızlığa soyunmazsın.

Eşit paylaşım eşitsizliktir

ANADOLU
kulüpleri naklen yayın gelirlerinden eşit pay almak için girişimde bulununca Futbol Federasyonu Genel Kurulu karıştı.

4 büyükler bu olaya karşı.

Haklılar da. Çünkü marka değeri, taraftar sayısı, yerel ve uluslararası başarı, yatırım gibi kriterler göz önüne alındığında bu takımlar Türkiye’nin lokomotifi.

Digitürk’ün 2002 yılında elde ettiği verilere göre futbol pazarının yüzde 80’e yakınını Galatasaray ve Fenerbahçe oluşturuyor. Bunu Beşiktaş yüzde 12 ile takip ediyor. Trabzon yüzde 8. Bunun denemesi bedava. Bir kanal iki Anadolu takımının maçını yayınlasın, bir diğeri büyüklerden birinin bir Anadolu takımı ile yapacağı maçı, bir diğeri de iki büyük takımın kendi arasında yapacağı maçı.

Bakalım hangisi daha çok izleniyor, hangisi daha çok reklam alıyor.

Üstelik büyük kulüpler uluslararası başarı için de fazladan yatırım yapıyor, hatta Galatasaray örneğinde olduğu gibi batıyorlar.

Hal böyleyken geliri eşit paylaşmak ‘haksızlık’.

Bu yönde hareket etmek ise sadece ve sadece ‘siyasi kaygı’.

Bugünkü durum çok adil olmayabilir. Ama yapılması gereken eşit paylaşım değil, büyük kulüplere biraz daha fazla ‘isim hakkı’ ödemesi ve lig sıralamasına göre bir paylaşımdır.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Hukuku ve adaleti sadece kendi yandaşlarımız için istemediğimiz zaman.
Yazının devamı...

Fransa AB’ye değil işsizliğe hayır demiş

2 Haziran 2005
Bir iletişim gurusu olarak Seguela Fransızların büyük bir hata yaptığını düşünüyor.

Ancak en büyük hatayı Cumhurbaşkanı Chirac’ta buluyor, gerekçesi ise basit:

‘Referandumu aşırı uçların tartıştığı eksende tartıştı ve ele aldı. Le Pen’in istediği platformda tartıştı’ diyor.

Seguela’nın ‘Hayır’cılarla ilgili kamuoyu yoklamaları sonuçlarına ilişkin görüşleri de ilginç:

‘Hayır diyenlerin yarısından fazlası oyladıkları Anayasa’yı okumadan verdiklerini belirttiler. Yine hayır diyenlerin yüzde 40’ı, yani en büyük oranı Fransa’daki işsizlik sorunu nedeniyle hayır dediklerini belirttiler. Avrupa ile ilgili düşüncelerinden dolayı hayır diyenlerin oranı sadece yüzde 20. Referanduma katılanların yarısından fazlası 65 yaş ve üzerinde. Yani Fransa’nın ve Avrupa’nın geleceğine o geleceği görme ihtimali düşük olanlar hayır dedi. Gençler oylamaya katılmadılar bile. Çünkü yanlış bir iletişim stratejisi izlendi. Gençler kendilerini ilgilendiren bir konuda gidip fikirlerini belirtme gereği duymadılar. Çünkü bunun gerekliliği onlara hissettirilmedi.’

Seguela’
ya Türkiye karşıtlığının ‘Hayır’da etkili olup olmadığını sordum.

‘Ne yazık ki oldu’ dedi. İstiklal Caddesi’nde önümüzde yürüyen kalabalığı göstererek, ‘Fransızların neredeyse yüzde 90’ı Türkiye’de bütün kadınların peçeli olduğunu düşünüyor. Afganistan ile Türkiye arasında çok da büyük bir fark görmüyor. Oysa şurada önümüzde yürüyenlerin Cahmps Ellysee’de dolaşanlardan zerre farkı yok. Yıllardır Fransa’da Türkiye ile ilgili pozitif bir haber yok. Görüntüler hep kötü. Ve Türkiye bunu değiştirmek için parmağını kıpırdatmadı. Bazı siyasetçiler ve entelektüeller üzerinde çalıştılar ama onlar zaten Türkiye’yi bilen tanıyan ve Türkiye’ye karşı olmayan insanlardı. Ama referandumda sandık başına giden ve herkes gibi bir oyu olan insanlara Türkiye anlatılmadı’ dedi.

‘Fransızların bu kararından sonra Avrupa hayali suya düşür mi?’ diye sordum.

‘Düşmez. Yeni bir süreç başlar. Biraz gecikilir ama yine yol alınır’ dedi ve bir tavsiyede bulundu:

‘Bak ben 10 yıldır her yaz tatilimin 15 gününü Türkiye’de geçiriyorum. Bu ülkeye, bu ülkenin insanları mutlu etme çabasına aşığım. Bunu Avrupa’ya anlatmamız lazım. Bilmedikleri ve çok büyük gördükleri bir şeyden korkuyorlar. Bu korkuyu Türkiye’yi onlara öğreterek aşabiliriz.’

Başbakan Fenerbahçe üyeliğinden çıkarılacak mı?

TBMM Şike Komisyonu çalışmalarını tamamladı.

190 sayfalık rapor önümüzdeki günlerde kamuoyuna açıklanacak.

Raporda tespitlerin yanı sıra bir dizi de öneri yer alıyor.

Raporu hazırlayan komisyon şöyle diyor:

‘Emniyet ve yargı mensupları ile milletvekillerinin kulüp üyesi olmaları yasaklanmalıdır.’

Komisyonun önerisine göre halen üye olanların da üyelikten çıkarılmaları isteniyor.

Komisyonun bu önerisinin kabul edilmesiyle başta Fenerbahçe Kongre üyesi Başbakan Erdoğan olmak üzere, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve daha birçok siyasi ve güvenlikle ilgili üst düzey yetkilinin futbol kulüplerinin üyeliğinden ayrılmaları gerekecek...

Bu öneri bizim Galatasaray’da yıllardır yaptığımız bir tartışmayı hatırlattı.

Bilirsiniz, Galatasaray’a üye olmak zordur. Cumhurbaşkanı da olsanız, Galatasaray’a üye olmak için gereken prosedürlerden geçmek zorundasınız.

Oysa Fenerbahçe ve Beşiktaş yıllarca üyelik dağıttılar. Önemli görevlere gelmiş taraftarlarını hemen üye yaptılar, üyelik kartlarını ofislerinde törenle kendilerine verdiler. Hele hele müteahhit başkanlar döneminde bu sistem başkanlar için de çok yararlı oldu.

Ali Tanrıyar döneminde üye olmuş birkaç siyasetçi dışında Galatasaray’da bu sistem işlemedi.

Bence sembol isimlerin kulüp üyesi olmasında hiçbir sakınca yok. ‘Gizli tarafgirlikten’ daha net bir durum. Ama komisyon ‘Olmasın’ diyor.

Ancak bunu sağlamak da kolay değil. Çünkü spor kulüpleri aslında Dernekler Kanunu’na tabi kuruluşlar. Yani herhangi bir derneğe üye olma hakkını elinde bulunduran birine ‘Hayır buraya olamazsın’ demek zor. En azından yasal düzenleme gerektiriyor.

Ayrıca ‘Üye olanlar çıkarılsın’ demek daha da zor. Birincisi ‘müktesap hak’ diye bir şey var.

İkincisi hangi babayiğit Başbakan Erdoğan’ı Fenerbahçe üyeliğinden çıkaracak merak ediyorum.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Kendini riske atarak bize inananların inançlarını sarsacak hareketler yapmadığımız zaman.
Yazının devamı...

Gazeteciliğin utanç belgeseli elimde

1 Haziran 2005
Alçalmanın, çamur atma uğruna dümen çevirmenin sınırı olmadığını anladım.

Bizim Çukurova Grubu’na bağlı Baytur Trading SA’nın petrol kaçakçılığına karıştığına dair Meclis Komisyonu için hazırlanan raporu yayınlamamızdan sonra Akşam Gazetesi bizi yalanlayan haberler yapmaya başladı.

Ve birinci sayfasına Urfa’daki bir Petrol Ofisi Bayii’nin fotoğrafını koydu.

Bu fotoğrafta pırıl pırıl bir Petrol Ofisi istasyonunun girişinde kartona yazılmış, ‘Ucuz mazot bulunur’ yazısı görülüyordu.

Açıkçası bir bayiinin fazla kár uğruna böyle bir şey yapabileceğini düşündük.

Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü de hemen fotoğraftaki bayiye müfettişlerini gönderdi.

Ve rezalet burada ortaya çıktı.

Geçen hafta elinde fotoğraf makinesi ve bir gazetenin kimliğini taşıyan birisi Petrol Ofisi bayiine gelip fotoğraf çekmeye başlar.

Durumu fark eden personel de bu kişiye ne yaptığını sorar.

Fotoğrafları çekmekte olan kişi gazeteci kimliğini gösterir ve bir haberde kullanmak üzere benzin istasyonu fotoğrafına ihtiyacı olduğunu söyler, fotoğrafları çeker gider.

Daha sonra Akşam’daki fotoğraf yayınlanınca olayı hatırlayan personel hemen istasyonun güvenlik kameralarındaki görüntüleri çıkarır. Ve Türk basını adına ‘utanç verici gerçek’ ortaya çıkar.

Fotoğrafları çeken kişi ‘Ucuz mazot bulunur’ yazan tabelayı kendisi getirmiş, istasyonun girişine kendisi koymuş ve fotoğrafı kendisi çekmiş, daha sonra tabelayı alıp gitmiştir.

Bu olay güvenlik kameralarında ‘birebir’ görünmektedir.

Ben bunu görünce gözlerime inanamadım.

Bu bir gazetecinin birinin cebine ‘eroin paketi’ bırakıp daha sonra o kişiyi eroinman diye polise yakalatması gibi bir şey.

Bu görüntüler elime gelince ‘mesleğim adına’ utandım.

Birilerinin kendilerini kurtarabilmek için bu kadar alçalmasına üzüldüm.

Bu görüntüleri yayınlamayı düşündüm.

Ama sonra vazgeçtim. Bu ‘utanç belgeselinin’ bir kopyasını çıkarttım.

Şimdi onu bir zarfa koyup adı üzerinde yazmasa da o gazetenin gerçek sahibi olduğunu bildiğim kişiye yolluyorum.

İzlesin. Bu iş kendi onayıyla yapılmışsa sessiz kalsın.

Yok ona rağmen yapılmışsa hesabını sorsun.

Ama bize ‘yalancılar’ demesin.

Kendi de kimin yalancı olduğunu benim kadar biliyor.

Bir varmış bir yokmuş

MERSİN
Limanı’nda yapılan petrol kaçakçılığı ile ilgili raporda adı geçen AB Pazarlama Tic. Ltd’nin ortaklarından Armağan Tokdemir aradı.

‘Fatih Bey, siz iki büyük grup çarpışıyorsunuz, arada biz eziliyoruz’ dedi.

‘Niye?’ diye sordum.

‘Çünkü her yerde bizim de adımız geçiyor’ dedi.

‘Fakat biz yalan yazmıyoruz’ deyince, ‘Evet siz yalan yazmıyorsunuz. Sizin yazdığınız rapor doğru. Böyle bir rapor düzenlendi. Ben de o zaman şirketin yönetimindeydim. Sonra ayrıldım ama o rapor her şey demek değil’ dedi.

‘Armağan Bey böyle bir rapor var mı, yok mu?’ diye yineledim.

‘Tabii ki var. O raporun o şekilde çıkmasının sebebi de Baytur’dur. Müfettişler gelip bilgi istediğinde biz her türlü bilgiyi verdik ama Baytur müfettişleri kapıdan bile sokmadı. Merkezimiz İsviçre’de, oraya gidin, dedi. Onlar böyle ukalalık yapmasalardı işler bu hale gelmezdi’ dedi.

Anlayacağınız raporda adı geçen firmalardan biri ‘Evet rapor var’ diyor, Baytur ise yok diyor.

Organ uzmanına

SEVGİLİ Serdar Turgut da, dün bana sallamış. Yalan söylediğim için burnumun uzayacağını anlatmış. Belli ki, patronları emir vermiş, o da yazmış. Ancak Serdar Turgut’un uzmanlık alanı burun değil başka organ üzerinedir. O uzmanlık alanına sahip çıksın. Burnuma değil.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Düzmece haberle yapılan savunmanın yatsıya kadar bile dayanmadığını anladığımız zaman.
Yazının devamı...

Hani kontrolsüz din eğitimi milli güvenliğe aykırıydı

31 Mayıs 2005
Çünkü Başbakan dahil, hangi hükümet yetkilisi veya AKP’liyle konuşsak, din eğitiminin öneminden söz ediyor ve burada devlet kontrolünün Türkiye’nin sigortası olduğunu belirtiyorlardı. İlk aklıma gelen iki isim, Başbakan Erdoğan ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek. İmam hatip liseleri ve din dersleriyle ilgili olarak yaptığımız konuşmalarda bunların Türkiye’de ‘karanlık dinci akımların oluşmamasında’ önemli olduğunu, bunların rejimin sigortası olduğunu söylemişler, bunların ulusal güvenlik açısından önemli olduğuna değinmişlerdi. Ancak kaçak Kuran kurslarıyla ilgili olarak yapılan TCK değişikliği, hükümetin bu konuda ‘samimi olmadığı’ görüntüsü verdi.

Çünkü bir işin ‘kaçak’ yapılması ‘gizli, yasalara aykırı, ülke yönetimleri açısından kabul edilemeyecek’ unsurlar içerdiği anlamına gelir. İyi niyetli, temiz bir iş kaçak yapılmaz. Demek ki, bu kursları açanlar ‘yasalara aykırı bir din eğitimi’ vermeyi planlıyorlar.

Hükümet yetkilileri ise devlet kontrolünde bir din eğitiminin ülke güvenliği açısından ‘gerekli’ olduğunu defalarca söylediler. Yani tersten okursak devletin kontrol edemediği bir din eğitiminin ülke güvenliği açısından tehlikeli olacağını kabul ettiler.

Madem böyle bir düşünce var, o zaman ‘kaçak din eğitimi’ ile ülke güvenliğini tehlikeye düşürenlere verilecek cezaların indirilmesi ne anlama geliyor!

Ben bu tutarsızlığı çözemedim.

Çözmüş birileri var ise beni de aydınlatsın.

Fransa’nın ‘hayır’ı Türkiye’nin lehine olabilir

FRANSA’nın referandumda ‘niye hayır’ diyeceğini geçtiğimiz günlerde yazmıştım. Dün Türk basını sonuçları değerlendirirken benim yazdıklarımı tekrarlamış. Fransız halkı gayet ‘tutarlı’ bir şekilde, ‘ne istediğini bilerek’ ‘hayır’ dedi.

Avrupa’da bürokratik ve ekonomik yapısı Türkiye’ye en fazla benzeyen ülkede halk ve bürokrasi sahip olduklarını elinden kaçırmak istemedi. Türkiye karşıtlığı Fransız halkının cüzdanıyla ilgili bu oylamada sadece ‘simgesel’ öneme sahipti. Peki şimdi Avrupa Birliği dağılıyor mu?

Katiyen hayır.

Böyle bir durum söz konusu değil. AB siyasi birliğinde bir adım daha ileri gitmeyi planlıyordu. Bunun önü kesildi. Avrupa’nın ‘siyasi küresel güç’ olması zorlaştı. Ancak mevcut durumunu bozmadı.

AB Anayasası’nın 30 numaralı yürürlük maddesi eğer Fransa ve çarşamba günü sandık başına gidecek Hollanda’dan başka ‘hayır’ diyen olmazsa, bu ülkelerin kararlarının gözden geçirilmesini, yani yeni bir referandumun kapısını açık tutuyor.

Ancak bu olmayacak gibi. Büyük olasılıkla İngiltere’nin dönem başkanlığını devralacağı haziran zirvesinde süreç durdurulacak.

Fransa’nın ‘hayır’ının ve sürecin durdurulmasının bizi ilgilendiren bölümü Türkiye’nin müzakerelerini nasıl etkileyeceği.

‘Türkiye ile müzakereler bu şartlarda zor başlar’ diyenler var. Ben buna katılmıyorum.

Çünkü ortada müzakerelerin başlamasını engelleyecek yeni bir yasal durum yok.

Ben tam aksini düşünüyorum.

Fransa’nın ‘hayır’ına bağlı olarak AB Anayasa’nın rafa kaldırılması Türkiye’nin lehine.

Çünkü, Avrupa’daki Türkiye karşıtlarının elinden önemli bir koz alınmış oluyor. Avrupa’nın ‘tek devlet olma hayali’ yani ‘tam siyasi birlik’ ortadan kalkıyor.

Üniter devletler yapılarını korumaya mevcut halleriyle devam ediyorlar.

Bu hem Avrupa’daki Türkiye karşıtlarının, hem de Türkiye’deki AB karşıtlarının ‘argümanlarını’ zayıflatıyor ve Türkiye’nin üyelik sürecini AB açısından ‘daha az sakıncalı’ hale getiriyor.

Tabii ‘kaygan’ Avrupa siyasetinde bu mevcut şartlarla ilgili bir durum.

Geleceği, gelecek gösterecek.

Nice 1000 günlere

VATAN Gazetesi’nin 1000. sayısı yayınlanıyor. Okuyunca şaşırdım. 1000 gün ne çabuk geçmiş. Vatan’ın doğum sancılarını hatırlıyorum. Sabah’tan kopan bir grup, yepyeni bir gazete çıkarmak için kolları sıvamışlardı.

Pek çok kişi bu girişimin başarılı olamayacağını, macera olduğunu düşünüyordu. Ancak öyle olmadı.

Vatan tuttu. Çok da başarılı oldu.

Gazeteciliğe yeni bir soluk, taze bir kan getirdi.

Biraz ‘haşarı’, biraz ‘bitirim’ ama ‘korkusuz’ bir gazetecilik yapmaya başladılar. Tek katılmadığım sloganları ‘bağımsız gazetecilik’ oldu. Burada, Hürriyet’te biz de en az onlar kadar bağımsızdık ama bu onların takdiriydi. Kızmadık.

Çok vurucu 1. sayfalar yaptılar. Spor sayfalarına yeni bir soluk kattılar.

Ve 1000 günü doldurdular.

Başta Galatasaray Lisesi’nden Beşiktaş taraftarı sevgili kardeşim Tayfun Devecioğlu olmak üzere hepsini kutluyorum. Ellerine, kafalarına sağlık.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Sistem kurabilmenin uygarlık ölçüsü olduğunu anladığımız zaman.
Yazının devamı...