"Ertuğrul Günay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Günay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Günay

Ertuğrul Günay

Aphrodite’nin Kutsal Kenti artık bir Dünya Mirası...

16 Temmuz 2017

Afrodisias, Aydın’ın Karacasu İlçesine bağlı Geyre Köyü yakınında, bilim ve sanat merkezi olarak bilinen bir Roma kenti. Kuruluş söylenceleri çok eskilere, Troya’dan kurtulanlara kadar gidiyor. Prof. Akurgal’ın ‘Anadolu Uygarlıkları’ kitabında, -Afrodisias’a neredeyse tüm yaşamını veren- Prof. Kenan Erim’e dayandırdığı bilgilere göre, kentin eski adı Ninoe. Bu Ninoe/ Nin kökü, tanrıça İsthar’la, oradan da Aphrodite’le ilişkilendiriliyor.



Aphrodite kültünün burada, yaygın olarak bilinen güzellik çağrışımının ötesinde anlamı var. Anadolu’nun Kyble ve Artemis’i gibi, doğayı da temsil eden değer taşıyor. Şehir, milattan önce 1.yüzyıldan itibaren daha da önem kazanmaya başlamış. Bazı altın ve gümüş sikkeler üzerinde bu tarihlerde adının geçtiği yazılıyor. Julius Caesar döneminde özerkliğe kavuşmuş ve Aphrodite adına yapılmış olan yapılara dokunulmazlık verilmiş.

Yazının devamı...

Aşk’olsun Ferhad’a ve aşk’olsun Mustafa Kemal’e!

12 Haziran 2017

şilırmak -adı üzerinde-, Kuzey Anadolu’da çevresine yeşilin bereketini yayan bir nehir. Sivas yakınlarında Kösedağ’ın 2800 metreyi aşan yamaçlarından doğar; 500 km’den fazla yol katettikten sonra, katılan ırmaklarla birlikte getirdiği alüvyonun yarattığı Çarşamba ovasından, geniş bir delta halinde Karadeniz’e dökülür. Yeşilırmak üstünde en eski ve en önemli yerleşim merkezi Amasya’dır. Amasya’da nehir, iki yanı dağlarla kaplı sarp bir vadiden geçtiği için, en görkemli halini alır. Tarihin bilinen ilk coğrafya bilgini Amasyalı Strabon (MÖ 60- MS 24), ünlü eseri Geographika’da doğduğu şehrin konumunu şöyle anlatır: “Benim şehrim, içinden İris Irmağı’nın (Yeşilırmak) aktığı geniş ve derin bir vadide kurulmuştur. İnsan emeği buraya hem şehir ve hem de kale özelliklerini çok iyi sağlamıştır.”

Strabon’un yazdığı gibi, Yeşilırmak çevresi, bu vadide bereketli ve korunaklı konumuyla 5 bin yıldan buyana insanların yerleşmesine ve güvenlikli bir şehir inşa etmesine yol açmış. Şehir, Karadeniz’den, batı ve iç Anadolu’dan doğuya giden yolların zorunlu geçiş güzergâhında olduğu için, çok eski dönemlerden bu yana önem taşımış, sayısız egemenlik mücadelesine sahne olmuş. Romalıların, Pontusluların, Moğolların, Selçukilerin ve Osmanlıların mücadeleleri, bölgenin topraklarında acılı anıların yanısıra, görkemli tarihi eserler de bırakmış.

Amasya, tarihin binlerce yıllık farklı dönemlerinin eser ve kalıntılarını, aynı zeminde ve bir arada sergileyen ender şehirlerden biridir. Yeşilırmak’ın kuzey yamaçlarına bakınca Pontus Kralı Mithridates’in Harşena Kalesi’ni, Helenistik dönemin kaya mezarlarını, Osmanlı şehzadelerinden kalan harem yapısı Kızlar Sarayı’nı ve yalı boyunca uzanan tarihi konakları aynı tablo içinde, bir arada görebilirsiniz. Karşınızda sanki bütün tarih kesitlerini anlatan usta bir sanatçının elinden çıkmış bir ‘patchwork’ var gibidir.


Yazının devamı...

Müze bittiğinde bir köşede sevinç gözyaşları döktüm

29 Mayıs 2017

İspanya’nın, Andalucia (Endülüs) bölgesi, tarih içindeki özgün ve farklı konumu, mimarisi, mutfağı ve müziği ile bugün dünyanın en çok ziyaret edilen bölgelerinden biri. İspanya dünyanın en çok turist alan ülkeleri arasında, ilk beşin içinde. Fakat Endülüs, neredeyse İspanya’dan ayrı bir turistik destinasyon gibi. Dünyanın her yerinden tarihi olaylara ve farklı mekânlara ilgi duyan, kültür ve gelir düzeyi yüksek özel ziyaretçileri var.




Bizim, Hatay’dan başlayıp Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır ve Mardin’e uzanan, çevresinde daha birkaç ili kapsayan Güneydoğu coğrafyamız da bana hep, böyle özel bir çekicilik potansiyeline sahip bir bölge olarak görünür. Mimarisi farklı. Bazalt taşının zarif işlemelerle süslendiği kamusal ya da özel yapılar, daracık sokaklardan girdiğinizde bir vaha serinliği hissettiğiniz geniş avlular, Anadolu’nun en eski camileri, Hıristiyanlığın en eski kiliseleri, sinagoglar, kaleler, hanlar, kervansaraylar var.

Yazının devamı...

Urfa’da mozaiklerin renkli dünyasında

22 Mayıs 2017

Arkeoloji ile yakın ilgisi olmayanlar, bu tarih zenginliğinin Ege ve Akdeniz kıyıları ile sınırlı olduğunu sanırlar. Antik eserler açısından bu bölgelerin zenginliği gerçekten tartışmasızdır. Bunu bizden çok önce yabancılar fark ettiği için de, topraklarımıza ait çok eser, -ne yazık ki arkeolojinin değerinden habersiz saltanat dönemi izinleriyle- dünya müzelerinde sergileniyor.

Ama Türkiye’nin tarih zenginliği Ege ve Akdeniz’le de sınırlı değildir. Gün geçmez ki, bir inşaat alanında ya da altyapı çalışmasında bir mozaik zemin yahut antik yapı kalıntısı çıkmasın. Bu rastlantısal buluntular çoğu kez inşaat sahiplerinin keyfini kaçırsa da, bazen çok önemli zenginliklerin ortaya çıkmasına ve değerlendirilmesine de yol açabilir. İşte, Şanlıurfa şehir merkezinde Haleplibahçe adıyla bilinen alan bunlardan biridir ve Türkiye topraklarında son 10 yılda bulunan en değerli arkeolojik alanlardan belki birincisidir.

Şanlıurfa, bilirsiniz, peygamberler şehri olarak ünlüdür. Bugün Halil-ür Rahman denilen şehir merkezindeki park, Hz. İbrahim’e kadar uzanan menkıbelerle ve ortasındaki havuz kutlu olduğu varsayılan balıklarla doludur.

 

Halil-ür Rahman’ın hemen yanı başında, tarihi Edessa kentinin merkezinde, ama oldukça bakımsız kalmış olan Haleplibahçe, 2007 yılında ‘park’ yapılmak amacıyla kazılırken, ortaya birden eşsiz güzellikte bir mozaik tablo çıktı. 100 metrekare boyutlarındaki bu tabloda Amazon kraliçeleri Hippolyte, Melanipe, Antiope ve -büyük olasılıkla- Pentesileva ellerinde farklı silahlarıyla atların üstünde vahşi hayvanlarla savaşıyor ve avlanıyorlar. Tablo, Karadeniz kıyılarının savaşçı kadınları Amazonların ününün etkisinin Mezopotamya’nın kuzeyine kadar uzandığını binyıllar ötesinden bize anlatan tarihi bir belge gibi. Hareketli, renkler canlı; en az 1700 yıl önce yapıldığı sanılan eser, sanki sanatçısının elinden dün çıkmış gibi.

Yazının devamı...

Mozaiklerin renk ve ahenk yurdu: Antakya

12 Mayıs 2017

Ankara’nın belki de en iyi tarafı, Türkiye’nin neredeyse tam ortasında olması. Bahar gelince seyahat etmekten hoşlanıyorsanız, yarım günde yurdun bir başka köşesine ulaşır, başka bir iklimde, başka dostlarla ve tatlarla buluşabilirsiniz. İflah olmaz bir gezi sevdalısı olarak, kendi payıma, mart başından bu yana yollardayım. Önce -her bahar olduğu gibi,- martın ilk günlerinde Akdeniz kıyılarına indim.Kadim dostum Aziz Nikolaos’u, yeni komşum Likya Müzesini, portakal bahçeleri içinde Limyra’yı ziyaret ettim.Denizin mavisiyle, güneşin ışığıyla sevindim;Kaş meydanında gölgesinde oturduğumuz kauçuk ağaçlarının yerini alan betonlaşmaya baktım, hüzünlendim...

Ankara’ya dönünce, siyasetin insanın nefesini daraltan sisli/ karamsar havasından kaçıp yine yollara düştüm.Aksaray üstünden Antakya’ya, oradan Nizip’e Zeugma’ya, Şanlıurfa’ya, Gaziantep’e uzunca bir yolculuk yaptım.Yaz sıcağının rehaveti çökmezse, bu gezinin her durağını yazmak istiyorum. Çünkü her şehrin tarihiyle, ören yerleri, damak tadları, eski yapıları ve günlük hayatıyla ilginç ve mutlaka bilinmesi gereken yönleri, öyküleri var.

 

 

Anlatmaya elbette Antakya’dan başlamak gerekiyor. Çünkü Antakya, Hatay İlinin merkezi olarak sadece bugünün Türkiye’sinin çok kültürlü, çok renkli şehirlerinden biri değil, tarih içinde de çok önemli, özel bir şehir. Tarihi, milattan önce 300’lere kadar uzanıyor. Makedonyalı İskender’in komutanlarından Seleucus Nicator tarafından kurulmuş.Bir zamanlar Roma imparatorluğunun sayılı şehirlerinden biri olarak biliniyor. Habib Neccar (eski adıyla Silpius) Dağı eteklerinden Asi Nehri kıyılarına doğru uzanıyor.

Antakya, dinlerin çok renkli, görkemli, ahenkli mozaik oluşturduğu bir şehir. Hristiyan inancının ilk kilisesi Sen Piyer, Unesco DMA adayı tarihsel bir anıt; yamaçlardan sessizce şehre bakıyor. Müslümanların Anadolu’daki ilk camisi olan Habib Neccar, öncesinde bir pagan tapınağı; bugün avlusunda iki dinin azizlerini bir arada barındıran, eşine ender rastlanan bir kutsal mekân.

Yazının devamı...

Baharda Ankara'dan kaçış planları

3 Mayıs 2017

Günlerin uzaması ve güneşin ısısının artması, insanların da evlerinden çıkma, doğaya, yeni yerlere gitme duygularını kışkırtıyor. Herkes, olanakları ölçüsünde, hiç olmazsa hafta sonları, birkaç gün ya da saat, bir yerlere gidebilmeyi hayal ediyor, planlıyor.İstanbul’da yahut başka kıyı kentlerinde yaşayanlar için bu hayalleri gerçekleştirmek belki çok zor değil. Göklere tırmanmaya çalışan beton yığınlarına sırtınızı dönerek deniz kıyısında bir-iki saat yürüyüş, iyot ve bir yerlerde pişirilen balık kokusu, kış uykusundan çıkmanın müjdesi gibi gelebilir insana bazen yetebilir.

SICAKLIĞI HİSSEDİN

Ama Ankara gibi akarsu kıyısı olmayan -var olanları kurumuş-, ağaçsız bir ‘göl başında’ yürümekten başka seyir yeri kalmamış gri bir şehirde yaşayanların, baharı duyumsayacakları yerler bulmaları o kadar kolay değil. Çoluk çocuk toplanıp dolaştıkları AVM’lerde vitrinlere bakmak, ayaküstü bir şeyler yemek, sonra da bir sinema... Kış boyu yaptıkları şeydir; ama ne güneşin sıcaklığını hissetmelerini sağlayabilir ne de günlerin uzadığını..

Ankaralıların, renksiz/sıkıcı/resmi günlük hayatın dışında doğaya karışmak, ortam değiştirmek, farklı yerler görmek için biraz daha zahmete katlanması, birkaç saat yolculuğu göze alması gerekiyor. Görevleri gereği başkentte oturmak ‘zorunda olan’ yabancılar, diplomatlar, basın mensupları bu keyifli  zahmetten hiç sakınmıyorlar. Bu çevrelerden bütün tanıdıklarım, yıllardır Ankara’da yaşayan Türklerden daha fazla çevreyi gezmişler; Kapadokya’yı, Hattuşa’yı, Gordion’u, Kalehöyük’ü ayrıntılarıyla biliyorlar.

HER FIRSATTA YOLLARDAYIM

Geçenlerde, henüz iki yıldır Ankara’da yaşayan yabancı bir gazetecinin bütün bu yerleri -daha da fazlasını- gezdiğini, biraz da gıptayla kendisinden dinledim. Oysa, yıllardır Ankara’da yaşayan ve değil bu ören yerlerini, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni yahut resim heykel ve etnoğrafya müzelerinin yer aldığı tepeyi bile -bir kere olsun- görmemiş nice üst düzey yönetici, hatta kanaat önderi tanıdıklarım var. Anıtkabir’i ve Kocatepe’yi biliyorlar elbette, bir de eski/yeni Ankara lokantalarını...Kendi payıma, baharın ilk ışıklı günlerinden beri, her fırsatta yollardayım. Direksiyon başında, radyodan ya da ulaşılamadığı yerlerde kayıttan yükselen müzikle saatlerce yol arkadaşlığı yaparak uyanan doğayı seyretmek bile güzel ve yeterince dinlendirici...

Yazının devamı...

Anadolu’da bir Andalucia / Diyarbakır

11 Mart 2017

Bazı şehirler vardır; sokaklarında gezerken her köşe başında bir gizemlilik sanki sizi içine çeker. Hanlar, kervansaraylar, camiler, kiliseler, hamamlar, binbir çeşit ürünün bir renk cümbüşü içinde sergilendiği eski çarşılar, -sahipleri uzaklara gitmiş olsa da- yaşanmışlıkların görkemini çağrıştıran konaklar... Saatlerce dolaşsanız yorulmaz, her birini yakından görmek, tanımak, sormak, öğrenmek istersiniz... Diyarbakır, tarihi binlerce yıl eskilere dayanan bir medeniyet merkezidir. Dünyada ilk düzenli yerleşim örneklerinden sayılan Çayönü tepesi günümüzden 10.000 yıl, Körtiktepe yerleşimi 12.000 yıl eskilere uzanır. Ahmed Arif’in “Havva Anan dünkü çocuk sayılır” dediği topraklardır Diyarbakır toprakları.

Şehrin tarihi merkezi 4. yüzyılda inşa edilen ve zaman içinde ekler ve onarımlarla -bugün neredeyse sapasağlam- ayakta duran surlarla çevrili. 3.5 metre duvar kalınlığı olan surların uzunluğu 5 kilometreden, yüksekliği ise 10 metreden fazladır. Herbirinin ayrı birer adı, öyküsü ve özgün süslemeleri olan 82 burcu ve görkemli dört kapısıyla -UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan- surlar, başlıbaşına bir gezi rotasıdır.

Türkiye’nin 3. müze yapıları kompleksi

Eski saray kalıntıları ve 6000 yıl önceye ait izlere rastlanan Amida Höyük (Viran Kale) buluntularının olduğu İç Kale’nin tarihi çok daha eski. Milattan önce de yönetim yeri, kale/saray olarak yapılmış, sonra türlü kullanımlarla günümüze kadar gelmiş; ikisi sur içine, ikisi dışarıya açılan dört kapısı var. Şimdi, bütün alan, içindeki eski adliye, hapishane, komutanlık, kilise ve benzeri tüm yapılarıyla, onyıldan fazla süregelen uğraşıların sonucunda yeni bir müze kompleksi olarak işlevlendirildi. Böylece, Diyarbakır İçkale müzeleri, bugün Türkiye’nin Topkapı Sarayı ve Arkeoloji müzelerinden sonra üçüncü ‘müze yapıları kompleksi’ haline geldi. 

Yazının devamı...

Boztepe’ye çıkmalı, şu Ordu’ya bakmalı...

11 Ocak 2017

Hürriyet Seyahat’e yazmaya başladığımdan bu yana sevgili yönetmenimiz Serkan Ocak hep bir ‘Ordu yazısı’ bekliyor. İtiraf etmeliyim, Kaman’dan Kaş’a kadar çok yeri yazarken Ordu için verdiğim sözü tutmakta geciktim. Ama bu kasıtlı bir gecikme değil. İnsanın en bildiği, çocukluğunun, gençliğinin, acı-tatlı anılarının geçtiği bir şehri, yöreyi yazması zor. Ne yazsanız, hep bir şeyler eksik kalacak gibi... Bir seyahat dergisine iki sayfalık yazı değil, küçük bir kitap yazmak gerekiyor sanki.

Bir de eylül ayının ortasında, yöreye özgü bir şenlik, yerel bir bayram vardır. Cumhuriyetimizin kurucusu, sevgili Gazi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), gemiyle çıktığı Karadeniz gezisinde, 19 Eylül 1924’te Ordu ve Giresun’u ziyaret etmiş. Bu kısacık ziyaret Ordu’da -tabii Giresun’da da- güzel, coşkulu bir kutlama vesiledir. En azından bizim zamanımızda öyleydi. Şimdi de bu güzel geleneğin aynı içtenlikle sürdüğünü umarım.

Ordu, Mustafa Kemal’in başkanlık ettiği TBMM Hükümeti tarafından 1920’de kurulmuş, genç Cumhuriyetin çağdaşlaşma hedeflerini içselleştirmiş illerden biridir. Bugün ‘Altınordu’ adını taşıyan il merkezini ilk görenler, doğasından, şehrin denizle iç içe görünümünden ve sosyal yaşamın modern canlılığından hayranlıkla söz ederler. Böyle durumlarda onlara, -içimden hep- “Ah! Siz onu gençliğinde görecektiniz.” demek geçer.

Ordu, Karadeniz’in, belki bütün Türkiye’nin deniz kıyısında ve denizle bağını -her şeye rağmen- büyük ölçüde koruyan ender yerleşimlerinden. Eski şehir, adı türkülerde geçen 450 metrelik bir tepenin, Boztepe’nin eteklerine kurulmuş; yeşilin içinde -çoğu, şehrin savaşlar ve sonrasında göçüp giden gayrımüslim ahalisi tarafından yapılmış- iki katlı, beyaz boyalı, sarnıçlı, bahçeli evlerle dolu, masalımsı bir güzellik gibiydi. Kumsalda doğuya doğru uzanan ilk gelişme planının Batum’dan örnek alındığı söylenir. Batıdan doğuya uzanan iki ana caddeyi denize dikey inen sokaklar keserdi. Bu sayede denizin esintisi ve serinliğinin şehrin içlerine ulaşması sağlanmıştı.

Kibele bulundu

1950’lerin sonunda, 60’ların başında deniz doldurulup sahil yolu yapılınca bu doku bozuldu. Yoldan arta kalan dolgu alanına sokakları tıkayan ve şehrin önünde duvar gibi yükselen çok katlı binalar yapıldı. Üstelik şehir, denizin ve körfezin görüleceği yeni yamaçlara doğru planlı bir şekilde gelişeceği yerde, Giresun’a ve tüm Doğu Karadeniz’e ulaşım sağlanan işlek anayolun iki yanına, ortasından bölünmüş vaziyette uzayıp gitmeye başladı.

Yazının devamı...
Ertuğrul GÜNAY Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…