"Ertuğrul Günay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Günay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Günay

Ertuğrul Günay

'Bergama Sunağı' geri gelecek mi?

9 Eylül 2018

Son yıllarda Türkiye’de eski eserlere ilgi ve duyarlılık artıyor. İnsanlar ekonomik ve siyasi konuları tartışırken doğa, çevre, arkeoloji, tarihi dokunun ve eski eserlerin korunması gibi konuları da sıklıkla dile getiriyor, olumlu ya da olumsuz örnekleri kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyorlar.



Konuları yakından takip eden -her kesimden, her sosyal çevreden- yurttaşlarımız, gelen eserlerle ilgili sevinçlerini ifade ederken, başka önemli eserlerin ne zaman ve nasıl geleceğini de merakla sorguluyorlar. Gerçekten, şu anda özellikle Avrupa müzelerinin sergileri büyük ölçüde Anadolu, Ön Asya ve Mısır’dan (kısmen de Yunanistan’dan) götürülmüş eserlerden oluşuyor. En çok sorulanların başında da Bergama’dan Almanya’ya taşınmış olan ünlü Zeus Sunağı geliyor. Gerçekten 18. ve 19. yüzyılda Osmanlı coğrafyasının her yanından, özellikle Batı Anadolu’dan dünya kültür mirası açısından son derece önemli, estetik açıdan değerli eserler Avrupa ülkelerine taşınmış. Efes’ten, Ksanthos’tan, Milet’ten, Antakya’dan, Aydın’dan, Konya’dan çok sayıda eser, anıtlar, anıtsal kapılar, heykeller, mozaikler, mihraplar, sandukalar, rölyef ve çiniler bunların arasında.


Yazının devamı...

Anadolu yakasında bir Avrupalı: Polonezköy

11 Haziran 2018

Polonezköy, Beykoz sırtlarında Polonya göçmenleri tarafından kurulmuş, güzel bir köy yerleşimi. Tarihi 200 yıla yaklaşıyor, yerleşimin kökleri 1840’lara uzanıyor. Osmanlı kayıtlarında Lehistan diye anılan Polonya, 18. yüzyıl sonlarında Rusya, Avusturya ve Prusya tarafından paylaşılınca, binlerce Polonyalı vatanını terk etmek zorunda kalmış. İşgale karşı direnişin önderlerinden Prens Adam Czartoryski, kuzeni Michal Czajkowski’yi İstanbul’da temsilcilik kurmakla görevlendirmiş.

Sonradan Osmanlı uyruğuna geçip Mehmet Sadık Paşa adıyla Kazak birliklerinin başında Kırım Savaşı’na katılan Czajkowski İstanbul’da yerleşik bir misyoner tarikatından bu toprakları süresiz kiralamış. Polonyalı, Slav asıllı, Katolik inancı taşıyan ailelerin yerleşimine olanak sağlanan köyün adı, Prens Adam Czartoryski’ye saygı olarak ‘Adampol’ olmuş. Köy toprakları, önceki sahiplerinden, Adam Czartoryski’nin oğlu tarafından 1883’de kesin olarak satın alınmış; 1908’de Kanun-u Esasi’nin ilanı ile köy, diğer Osmanlı köyleriyle eşit haklara kavuşmuş. 1923’de cumhuriyet döneminde Polonya ile dostluk antlaşması imzalanmış; köy bu arada Polonezköy adını almış.

Polonezköylüler 1938’de Türkiye vatandaşlığını, 1969’da da (Czartoryski ailesinin feragati üzerine) topraklarının mülkiyetini elde etmişler. Polonezköy bugün İstanbul’un Anadolu yakasında yeşil yollar arasından kısa sürede ulaşabileceğiniz bir turizm merkezi konumunda. Kocaman yeşil alanlar, asırlık ağaçlar arasında yer alan eski yapıların çoğu yeme-içme ve konaklama mekânları olmuş. Havuzlar, oyun alanları, yürüme ve bisiklet yolları ile doğaya kaçmak, sakin, gürültüsüz, huzurlu bir ortam arayanlar için İstanbul’un gittikçe azalan yeşili içinde bir saklı cennet; ilk kez görenler için hayret ve hayranlık uyandıran bir sürpriz.
Polonezköylüler bu ortamı hazır bulmamış; inanılmaz bir özveri, inat ve sebatla, deyim yerindeyse tırnaklarıyla kazıyarak oluşturmuşlar. Yerleştikleri dönemde çevre bakımsız, ulaşım neredeyse imkânsızmış. İstanbul’dan Beykoz’a 1,5 saat kayıkla, Beykoz’dan iki saat köye atla, ya da yaya…


Yazının devamı...

Dilek ağacının altında dünyanın en eski tapınağı

14 Mayıs 2018

Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 20 km kadar kuzeydoğusunda, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en ünlü ve önemli ören yerlerinden biri. 2011 ‘den bu yana UNESCO Dünya Mirası Aday Listesi’nde, önümüzdeki yıl kalıcı listeye alınması bekleniyor.90’lı yılların ortasında Göbeklitepe’nin keşfi, dünyada bilinen ilk tapınağın tarihini, günümüzden 12 bin yıl önceye taşıdı. Ondan önce MÖ. 5 binlere tarihlenen Malta’daki buluntular, ilk tapınak sayılıyordu.


Göbeklitepe’nin, bölge halkı arasında eskiden bu yana bilinen adı ‘Ziyaret’. Daha tapınak buluntuları ortaya çıkmadan, bölge halkı tepede, taşlarla çevrili iki eski mezarın yanıbaşındaki asırlık ağacın duldasında toplanır, adak adar, kurban keserlermiş.
Tepeye verilen yerel adlardan biri de, Kürtçe ‘gire mıraza’. ‘Derde deva aranan tepe’ anlamına geliyor. Halk, burada sunulan adakların, dertlerin giderilmesine, dileklerin gerçekleşmesine yaradığına inanmış. Tapınak öreninin izleri kaybolmuş olsa da, ritüelleri derinden akan bir nehir gibi, binlerce yıl öncesinden bugünlere süregelmiş.

Sabana takılan tarih

Yazının devamı...

Taşların oya gibi işlendiği bir kalekent

10 Nisan 2018

Güneydoğu Anadolu’nun kültürel zenginliği ve turizm potansiyeli bende hep Endülüs çağrışımları yaratır. Bunu daha önce de yazdım. Hatay’dan başlayıp Gaziantep, Şanlıurfa ve Diyarbakır merkez olmak üzere birçok çevre ili de içine alan bu coğrafya, mimarisi, mutfağı ve müziği ile gerçekten eşsiz ve çok etkileyici bir yolculuk rotasıdır.Bu rotanın en farklı ve çarpıcı duraklarından biri Mardin. Mardin ya da halkın bugün hâlâ söylediği isimle Merdin, büyük Mezopotamya Ovası’nın Anadolu sınırlarında kale gibi yükselen kayalıkların üzerine kurulmuş, neredeyse bütünüyle bir tarihsel anıt şehirdir.

Medeniyetler şehri
Bu şehrin insanı etkileyen birçok özelliği sıralanabilir. Tarih boyunca ve hatta bugün nice kavmin ve dinin ahenk içinde yarattığı bir birlikte yaşam kültürüdür Mardin. Asurlulardan bu yana, Araplar, Süryaniler, Kürtler, Ermeniler, Türkler ve daha niceleri bu şehrin yamaçlarına yerleşmişler, bugün merak ve hayranlıkla gezilen nice eser bırakmışlar.Anadolu’nun hiçbir şehrinde -Antakya’nın hakkını da teslim ederek- bu kadar iç içe, yan yana, duvar duvara camiler, medreseler, manastırlar, kiliseler göremezsiniz. Mardin’de bu mabedlerin sadece binaları değil, sedaları da, duaları da iç içedir.

Bütün yapılar taş işçiliğinin birer sanat eseri. Dinsel ya da kamusal yapıların, varlıklı ailelerin görkemli konaklarının yanı sıra, sokak aralarında sıradan evlerin duvarında, saçak ya da kapı süslemesinde de bu zarafeti görebilirsiniz.Mardin’i özel kılan da aslında bu taş işçiliği. Eski şehirde evlerin birbirinin hukukunu gözeten yerleşimi, taşın sadece bir yapı malzemesi değil, aynı zamanda bir sanat objesi olarak kullanılması, ortaya bütünüyle bambaşka, işlenmiş, süslenmiş bir şehir çıkarmış.Doğu topraklarındaki gezilerimde -savaştan önce- gördüğümde Halep de bu kadar etkileyici bir şehirdi. Ortasında yükselen kale-sarayı ve yapıların taş işçiliği ile Mardin’in, farklı konumda ama benzer güzellikte bir eşi gibiydi. Ne yazık ki, savaş bu güzelim şehri, insanlarıyla birlikte perişan etti.

Modern işgal

Yazının devamı...

Taşı toprağı tarih Şanlıurfa

27 Mart 2018

Şanlıurfa’yı ilk ziyaret edişim galiba 80’lerdeydi. O zamanlar hemen herkesin ilk -ve neredeyse tek- ziyaret mekânı olan Halilürrahman Camii’nde gezmiş, çevredeki çocuklardan aldığımız balık yemlerini havuza serpiştirmiş, kökü Hz. İbrahim’e kadar uzanan öyküler, akşam da geniş ve serin bir han avlusunda tarifsiz güzellikte türküler dinlemiştik. Bir başka defa -sanırım 90’ların başındaydı- henüz düzenlenmekte olan tarla görünümündeki havaalanına, küçük bir özel uçakla inen ilk yolcular arasındaydım. Oradan Atatürk Barajı’na gidip, ülkenin bu dev yatırımı hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmıştık.

İlk görevim Şanlıurfa
2007 Eylül’ü başında, bakanlık görevime başladığım gün masamın üzerinde bulduğum bir davet mektubuna uyarak, bu kez ‘Tarihi Kentler Birliği’ toplantısına katılmak için Şanlıurfa’ya gittim. Vali Kemalettin Gazezoğlu Kültür Merkezi’nde yapılan toplantı, ilk görev günümün heyecanı yanında, katılımcıların niteliği açısından da -benim için- çok önemli ve değerli oldu.

Halilürrahman Camii’nin hemen yanı başında özel bir park alanı için kazı yapılan Haleplibahçe’de mozaikler henüz yeni bulunmuştu. O gün ilk kez gördüğüm Amazon Kraliçeleri Mozaiği, bugün şehrin ortasında yükselen, Türkiye’nin en büyük müzesinin ve çevresindeki Arkeopark içinde yer alan Mozaik Müzesi’nin temel fikirlerinin oluşmasına yol açtı. Sonra bu fikrin takibi için defalarca yolculuk yaptım Şanlıurfa’ya; tabii -başka bir yazı konusu olan- Göbeklitepe’ye, Harran’a, Eyüp Nebi’ye, Viranşehir’e de uzanarak.

Nekropole çeki düzen

Yazının devamı...

Kızıl güneşin battığı sular

24 Ekim 2017

İstanbul’dan Marmara’nın güneyine ulaşmak artık eskiye oranla çok daha kolay ve rahat. Tekirdağ-Çanakkale üzerinden yapacağınız keyifli yolculuğun, İzmit Körfezini kısaltan Osman Gazi Köprüsü alternatifi yanında, Yenikapı’dan Bandırma feribot olanağı da var. Marmara’yı seyrederek yapacağınız iki buçuk saatlik yolculuk sizi doğruca Bandırma’ya ulaştırıyor. Biz bu yolu seçtik.



Bandırma-Susurluk- Balıkesir-Havran-Edremit yolu sakin ve güzel. Yol üzerinde doğanın bereketini sofranıza getiren, yeşilin içine saklanmış, göl kıyılarında güzel yol lokantaları var. Balıkesir, Kurtuluş Savaşımızda ilk Kuvayı Milliye örgütlenmelerinin yapıldığı yurt köşelerinin öncüleri arasında yer alıyor. O yüzden güzergâhta, önemli arkeolojik eserlere ev sahipliği yapan Bandırma Arkeoloji Müzesinin yanı sıra, Balıkesir Kuvay-ı Milliye Müzesi de mutlaka görülmesi gereken bir tarih durağı olarak ziyaretçilerini bekliyor.

Yazının devamı...

Perge’yi görmeyen Antalya’yı görmüş sayılmaz

10 Eylül 2017

Antalya dünyanın her yanından ziyaretçi alan, ülkemizin özel bir turizm merkezi. Her yıl bir ya da birkaç otel dünyanın en iyileri arasına giriyor. Ama Antalya’ya gidip de sadece otelleri, kumsalları ve güneşi görüp gelenler, aslında çok şeyi görmemiş olurlar. Çünkü Antalya, doğası, deniz kıyıları ve kıyı boyunca otellerinden ibaret, dünyanın bir çok yerinde bulabileceğiniz sıradan bir tatil beldesi değildir; bunlardan çok daha fazladır.

Görkemli antik yerleşimleri, güzel eserleri bağrında saklayan özel bir tarih merkezidir. Doğudan batıya mesafesi 600 km’yi aşıyor. Bu 600 km boyunca doğuda Gazipaşa’da Güney Kale’den, batıda Patara ve Xsanthos’a kadar her adımda yeni bir ören yeri ile karşılaşabilir, kendinizi ansızın tarihin içinde, bir Doğu Roma şehrinin döşeli sokaklarında ya da sırtını kayalara vermiş tiyatro sıralarında bulabilirsiniz. Bu tiyatro sıraları bazen Kaş’taki gibi sahnesi denizin içindeymişçesine kıyılardadır; ya da Termessos gibi, Makedonyalı İskender’in bile ulaşamadığı dağ yamaçlarında...

Pamfilya’nın en ünlü kenti

Benim bugün Antalya’ya gitmişken mutlaka görmenizi önereceğim yer ne çok uzak kıyılarda, ne de tırmanmanız gereken dağ doruklarında. Neredeyse şehir merkezinde, havaalanının yakınında, Aksu kasabasında: Perge. Perge’nin tarihi, bilim insanlarının bulgularında 4.000 yıl kadar önceye gidiyor. Ama Anadolu’nun birçok şehri gibi, yükselişi 1. yüzyıl sonlarında Roma’nın barış ve bolluk döneminde.

Anadolu’yu 19. yüzyılda baştan başa gezen ve gözlemlerini ‘Asie Mineure’ adlı üç ciltlik eserinde toplayan ünlü gezgin Charles Texier, kuruluş tarihi bilinmeyen Perge’nin, ‘Pamfilya’nın (Antalya yöresinin) en ünlü şehirlerinden biri’ olduğunu yazıyor.19. yüzyılın ilk yarısında Texier’in yaptığı bu gözlem, bugün ortaya çıkan yeni bulgularla daha da haklılık kazanıyor. Gerçekten şehircilik bakımından Perge, yerleşim planı ve estetik anlayışı ile -bugün de çevresindeki pek çok şehri kıskandıracak kadar- özel bir kent.

Perge kazıları, 70 yıl kadar önce İstanbul Üniversitesi tarafından başlatılmış Türkiye’nin köklü bilimsel çalışmalardan biri. Bu çalışmalara -sırasıyla- Arif Müfid Mansel, Jale İnan ve Haluk Abbasoğlu gibi Türkiye arkeolojisinin büyük hocaları başkanlık yaptılar. 2012’den buyana bilimsel çalışmalar Antalya Müzesi tarafından sürdürülüyor.

Yazının devamı...

Bir şehir değil, bir şiir: Sagalassos

14 Ağustos 2017

Önce Ağlasun›u duymuştum. 70›lerde soluk soluğa okuduğumuz, çoğu dizelerini de ezberden bildiğimiz şair Hasan Hüseyin, eşi öğretmen Azime Korkmazgil’in memleketi olan Burdur’un Ağlasun kasabasına yerleşmiş; ‘Ağlasun Ayşafağı’ adıyla da, Anadolu’nun doğasını ve tarihini harman eden destansı bir ‘nehir şiir’ yayınlamıştı.



Yıllar sonra, Antalya-Burdur yolunda Ağlasun ve Sagalassos levhalarını görünce,
erken yaşta yitirdiğimiz Hasan Hüseyin’i de anarak, çocuklarımla levhaların gösterdiği yola yöneldik. Yarım saati aşan bir yeşil yolculuğun sonunda karşımıza Ağlasun çıktı. Ağlasun, Korkmazgil’in dizelerinde söylediği gibiydi: “Ağlasun dedikleri bir yaşlı çınar / iki kerpiç dağ başında / bir tenha pınar..”

Asıl derdimiz yön levhasında yazılı tarihi şehri görmek olduğundan, yukarıya, kuzeydeki yamaçlara doğru yolumuza devam ettik. 6-7 km. sonra karşımızda bambaşka bir tablo vardı: Çok güzel bir antik Anadolu şehri: Sagalassos!

Barışın bereketi

Yazının devamı...
Ertuğrul GÜNAY Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…