"Çağlayan Kent" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Çağlayan Kent" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Çağlayan Kent

Çağlayan Kent

Yolcu Yolunda Gerek

17 Ekim 2019

Yok, hiç girmeyelim “Ama Ankara da çok değişti” laf-ı güzafına. Şehirlerimiz de yurdum insanı gibi; yıllar içerisinde değişir, belki biraz hırpalanır ama nüvesinden pek de kolay kolay ödün vermez.

Bu satırları yazarken, kulağımda Nilüfer’in 1989 imzalı 'Esmer Günler' albümü çalıyor. Güncelle biraz olsun ilişiğimi kesip; doğup büyüdüğüm bu şehirde dostluğu, samimiyeti hangi koşullarda, nasıl öğrendiğimizi sizlere anlatmak istiyorum.

Türkiye’nin İstanbul ve Anadolu diye ikiye ayrıldığı 80’li yıllarda, başkent olmasına rağmen Ankara da imkanları sınırlı, küçük bir şehirdi. Herkesin adını bildiği üç beş pastane ve lokanta dışında sosyalleşebileceğiniz pek fazla mekan yoktu. Sinemanın adı Akün, tiyatronun adı Büyük ve Küçük Tiyatro’ydu. Kitap alışverişi Dost’tan yapılırdı. Cumartesi demek, Tunalı’yı bir başından öteki başına en az yirmi kere arşınlamak, aynı simaları defalarca görmek demekti. Pazar günleri sokakların in cin top oynamasıydı. Türkiye’nin kalbinin attığı koskoca bir başkenti bu kadar mütevazi tanımlamak çok inandırıcı gelmiyor kulağa öyle değil mi?  Ama bilinenin aksine Ankara’yı Ankara yapan alışkanlıklarına, birbirine bağlı kalender kent sakinleriydi.

Kafanıza esti mi kıyısında bir çay içebileceğiniz boğazı olmadığından mıdır, yoksa bir boğaza sahip olmamanın çaresizliğinden midir, insana iyi gelen yine insandı. Arkadaşlarımla bahçe duvarının üstünde oturup, sohbet etmek için evimize beş kilometre ötede bir başka mahalleye yürüdüğüm günleri hala gülümseyerek hatırlıyorum. Yapacak başka bir şey olmadığı gibi o yolları gidecek başka vesait de yoktu ki! Saatlerce aynı duvarın üstünde oturur, bolca konuşur, biraz susar gelen geçeni izlerdik. Maksat birlikte olmaktı. Birlikte olmak…

Benim anlattığım günlerden bugüne yıllar geçti. Yurdun dört bir yanı duble yollarla çevrili. Şehirlerde metrolar, tramvaylar vızır vızır işliyor. Otobüslerin girmediği mahalle kalmadı. Dolmuş, minibüs dersen, gani. Havada uçaklar, denizde vapurlar…

Yani uzun lafın kısası, yollar birbirine ulaşıyor ulaşmasına ama nasıl bir durum vuku bulduysa artık insan insana ulaşamıyor.

Nasıl bir durum vuku bulduysa insan insana ağır geliyor.

Ve nasıl bir durum vuku bulduysa insanın insana duyarlılığı zafiyet olarak takdir ediliyor.

Yazının devamı...

“Eşitlik Deneyimlenerek Öğrenilir”

8 Ekim 2019

İspanya’nın Vigo şehrindeki Montecastelo Koleji “Eşitlik Deneyimlenerek Öğrenilir” sloganıya, ev ekonomisi dersinin müfredatına erkek öğrencilere ütü, dikiş, yemek pişirme, marangozluk, duvarcılık, sıhhi tesisat ve elektrik gibi işleri dahil ediyor.  Bu dersler kampüs temsilcileri ve bazı öğrencilerin babaları tarafından gönüllü olarak öğretiliyor.

Okul, bu yeniliği geçtiğimiz Nisan ayında sosyal medya hesaplarında paylaşmış. Haber bazı yerli ve yabancı eğitim siteleri ile birkaç küçük haber sitesinde yer bulmuş. Bana soracak olursanız, toplumsal cinsiyet eşitliği anlamında son zamanlarda atılmış en anlamlı adımlardan biri.  Keşke daha geniş kitlelere ulaşabilse…

Günümüzde toplumsal cinsiyet eşitliği hareketleri daha ziyade politika, ekonomi ve şiddet eksenlerinde şekilleniyor.  Birleşmiş Milletler Kadın Birimi programları, insan haklarının oldukça zayıf olduğu üçüncü dünya ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyada, kadının politik yaşama ve ekonomiye katılımı, kamusal alanda aktif olması ve elbette kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik hareketleri destekliyor.

Araştırmaların da gösterdiği gibi 2019 itibariyle her 3 kadından 1’i hayatı boyunca en az bir kere fiziksel şiddete maruz kalıyor. Tüm dünyada kadın parlementerlerin oranı yüzde 24,3. Yine tüm dünyada 15-55 yaş arası kadınların, ki bu oldukça geniş bir aralık, sadece yüzde 48,5’i iş gücüne katılım sağlıyor. Türkiye’de kadının işgücü bilançosu ise yüzde 29,4. Bu oranları türlü kırılımlarla çoğaltmak, daha da iç karartıcı fotoğraflar çekmek mümkün. Durumun aslında ne kadar vahim olduğunu, hiçbir sayısal veriye ihtiyaç duymaksızın görebiliyoruz.

Peki, maddi manevi destek bulan bunca toplumsal cinsiyet eşitliği hareketi bireyi motive etmeye yetiyor mu? Geçtiğimiz yüzyıl kitlesel kadın hareketlerinin netice vermesi açısından göreceli olarak daha verimliydi. Özgürlükçü başkaldırılar daha çok karşılık bulmuştu. Neticelerin hızla alınması beklenmiyordu; mühim olan birlik olmak ve ses çıkarmaktı. 2000’lerle birlikte gelen yeni dönem ise bireysellikle şekillenmeye başladı.  “Bize ne söylüyorsun?” sorusu yerini “Bana ne söylüyorsun?” sorusuna bıraktı. Bu perspektiften bakınca geçmiş yüzyılın kitlesel çabaları bugünün bireylerini yakalamakta sanki biraz zorlanıyor. Çünkü, öğrenmek bireye ait bir kavram. Açıkçası bir kadın olarak, toplumsal cinsiyet eşitliğinin, kapitalist düzenin trend kavramlarından biri haline gelmesinden ve içinin boşalmasından endişe duyuyorum.

Bir yanda feminist manifestolar süre dursun, kadınlar hemen her anlamda baskı altında. Daha başarılı olmak, daha güzel olmak, daha becerikli olmak, daha iyi kazanıyor olmak…  Toplumda eşit yer bulabilmek için kadının üzerine yüklenen baskı azalacağına gün geçtikçe artıyor. Engelli koşu yarışında rakibini geçmek üzere programlanan yarışçılar gibiyiz. Tecavüze uğramadan, dayak yemeden hayatta kalıp, ulusal veya global seviyede ses getiren iş insanları, bilim insanları, sanatçı, girişimci vs. olarak yarışı tamamlamak bugün kadınlarına biçilen hedef. Mübalağa etmiyorum. Lütfen internette şöyle bir gezintiye çıkın ve toplumsal cinsiyet eşitliği platformlarında kadının hangi koşullar altında bir başarı öyküsü olarak yansıtıldığına bakın. Ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaksınız.

İngilizcede ‘down to earth’ diye bir deyim vardır. Tam Türkçe karşılığı olmamakla birlikte ayakları yere basan gerçekçiliği tarif eder. Kadınların yazdığı başarı öykülerinin göğsümüzü kabartmaması mümkün mü? Fiziksel şiddete maruz kalan kadınların canımızı yakmaması mümkün mü? Bu anlamda sarf edilen çabaları takdir etmemek mümkün mü? Elbette değil. Ama bir banka memurunun, sekreterin ya da ne bileyim temizlik görevlisinin de kendinden bir parça bulabileceği hikayeleri duymaya ihtiyacı yok mu? Bunun bence tek yolu hane seviyesine inmek ve işe oradan başlamak. Artık didaktik öğretilerden çıkıp, deneyimleme safhasına geçmeliyiz.

Yazının devamı...

Kırkı Çıkmış!

24 Eylül 2019

İlk kırk yıllık periyot adeta hazırlık maçı gibi. Fiziki koşullar müsait ama tekniğin yok. Enerjin tavan yapmış ama bilgin yetersiz. İmkansız diye bir şey tanımıyorsun çünkü tecrübesizsin. Sonsuz olasılık seni bekliyor, çünkü gençsin. Ve tam da bu dönemde hayatının parantezini belirleyecek tüm kritik kararları almak durumundasın. Adeta kendi yolunu bizzat sen kesiyorsun.

İkinci kırk öyle değil. Hayatı temize çekme telaşı sarıyor insanı.

İkinci kırk, bambaşka nedenlerle yolunun düştüğü bir caddede, hiç tanımadığın insanların arasında, kendini oraya ait hissetmek gibi.

Bugüne kadar ezberlediklerini unutup, alıştığın parantezin dışında olup bitenleri keşfetmek için büyük bir istek duymak gibi.

Yolları kitabına uygun kat etmiş, sırasına uygun okumuş, evlenmiş, iş dünyasına karışmış, hani şu uzaktan mükemmel görünen profil resimlerine inat, yaşama ters düşmeye çalışmak gibi.

Zamanın haddinden fazla hızlı aktığını fark edip, bir anda hayatı kaçırdığına veryansın ederek kendini o ana dek bildiğin kendinden kurtarmaya çalışmak gibi.

Önceki kırk yılda ayakta tutmak için yaşamın en sert köşelerinde debelendiğin, uğruna hırpalandığın her şeyi nazikçe unutmak gibi.

Hızla akan yılların telaşı içerisinde nedenini bilmeden yaptıklarını, nedenini ‘çünkü istiyorum’ olarak yaptıklarınla değişmeye çalışmak gibi.

Yazının devamı...

Sosyal Medya: ‘Hem Enkaz Hem Can Yeleği’

14 Eylül 2019

Nisan ayında 38. İstanbul Film Festivali kapsamında da gösterilen Hangi Kadın, bu hafta itibariyle tüm sinemalarda vizyona girdi.
 
Film, aslında neredeyse son on yıldır konuşula gelen ve bence halen deneme yanılma aşamasını tecrübe etmekte olduğumuz sosyal medya ilişkilerini konu ediniyor. 50’li yaşlarında kocası tarafından terkedilen, iki çocuklu akademisyen Claire (Juliette Binoche), ona ilgisiz davranan genç sevgilisi Ludo’nun (Guillaume Gouix) izini sürmek üzere sosyal medyada bir oyun oynamaya niyetleniyor. Kendisine Facebook’ta sahte bir hesap açıyor ve bir anda 24 yaşında, güya moda sektöründe çalışan güzeller güzeli Clara oluyor. Bu sahte hesap aracılığı ile Ludo’yu ağına düşüremiyor belki ama Ludo’nun yakın arkadaşı fotoğrafçı Alex (François Civil) ile arkadaş oluyor.
 
Güya 24 yaşındaki Clara ve Alex Facebook üzerinde sohbet etmeye başlıyor. Hem entelektüel hem de duygusal frekansları o kadar tutuyor ki, sosyal medya sohbetleri kısa bir süre içerisinde neredeyse gün boyu süren, zaman zaman cinsel doyuma da ulaştıkları telefon konuşmalarına dönüşüyor.  Aralarındaki yoğun tutku elbette bir süre sonra beş duyu ile yaşanabilen gerçek bir ilişkiye dönüşmek için onları zorlamaya başlıyor. Aslında zorlanan sadece Clara. Söylediği yalanların altından nasıl kalkacağını bilemeyen 50’lik Claire, Alex’in tüm buluşma tekliflerini reddediyor ya da son anda bir yolunu bulup ortadan kayboluyor.
 
Filmde tüm hikayeyi, Claire kendisiyle hemen hemen aynı yaşlardaki psikiyatristi Catherine’e (Nicole Garcia) anlatırken eş zamanlı izliyoruz. Elbette filmin sonu hakkında bir bilgi paylaşmayacağım. Ama belki bu vesile ile sanal ile gerçek arasındaki çelişkiye 50 yaşlarında bir kadının gözüyle bakabiliriz, öyle değil mi?

Yazının devamı...