GeriSeyahat Trakya’nın Karadeniz’i
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Trakya’nın Karadeniz’i

Trakya’nın Karadeniz’i

Bu sefer yolumu Karadeniz'in Trakya kıyılarına düşürdüm. Hafta sonunda değişik bir parkur arayanlar için ideal bir adres. Bu gezinin yeme-içme ağırlıklı olacağını aklınızdan çıkarmayın.

Bu hafta Trakya'nın Karadeniz sahillerindeyiz. Daha doğrusu ben, bayram tatilinde oradaydım. Şimdi anlatacaklarımla sizi de oralara gitmeye özendireceğim. Eğer gelecek hafta sonu, rotanızı oralara doğru çevirmenizi sağlayabilirsem, yazımın boşa yazılmamış bir yazı olduğunu görüp, görevini yapmış bir gezgin rahatlığı ile tekrar yollara dökülürüm.

Yolculuğum, İstanbul'un Anadolu yakasından başladı. Yağmurlu bir tatil günü olduğu için TEM Otoyolu'nda kimsecikler yoktu. Yan koltukta, arkadaşım Arcan Kaptan oturuyordu. Asıl amacımız, Tekirdağ'da köfte yiyip dönmekti. Çünkü Kaptan, yol üstündeki köftecilerin gerçek Tekirdağ köftesi yapmadıklarını, esas köftecinin adresini kendisinin bildiğini söyledi.

‘‘Gerçek Tekirdağ Köftesi Yemek’’ konulu gezimizde önceleri herşey yolunda gidiyordu. Kaç porsiyon köfte yemenin, yanındaki piyaza sirke mi yoksa limon mu koymanın doğru olacağı tartışmasını yaparken Çerkezköy sapağı tabelası görüldü. Ve bütün program bu tabela ile birlikte alt üst oldu.

KÖFTEDEN BALIĞA

Bir kaç dakika öncesine kadar sıkı bir köfte taraftarı olan Arcan Kaptan, tabelayı görünce başka türlü konuşmaya başladı: ‘‘Abi, Nisan ayına girdik. Bir haftaya kadar Kalkan balığı tükenir. Gel şuradan sapalım. Kıyıköy'e gidelim. İyi bir lokanta biliyorum. İki kiloluk erkek kalkanı, ikimiz götürürüz. Yanına da güzel bir salata. Rokalar da şimdilerde başka türlü tazedir. Hem senin kolesterolün yüksek. Kırmızı et zararlı.’’

Adam koskocaman denizci. Balığın ne zaman çıkacağını, ne zaman biteceğini en iyi o bilir. Üstelik kalkanı nasıl yiyeceğimizi de o kadar güzel anlattı ki, hiç itiraz etmeden direksiyonu Çerkezköy sapağına doğru kıvırdım.

Çerkezköy'ün adı sizi yanıltmasın. Köy falan değil, koskocaman, modern bir kent. Sanayi tesisleri bir zamanların küçük kasabasını büyütüp, kentleştirmiş. Yalnız büyürken çevredeki yeşilliği, buğday, ayçiçeği tarlalarını da yutup, yok etmiş. Bunu sadece Çerkezköy'de değil, Trakya'nın bir çok yöresinde gördüm. Sanayi lehine olan bu genişlemeye çözüm bulunamazsa, Trakya kısa bir süre sonra yeşil renge hasret kalır.

İSTEYENE ALABALIK

Kıyıköy'e ulaşabilmek için Çerkezköy'den Saray istikametine doğru gitmek gerekiyor. 19 kilometre uzaklıktaki Saray'a varınca Kıyıköy'ün tabelasını göreceksiniz. Ondan sonra iki yanı ormanlık, nefis bir yol başlıyor. Arada bir kaşımıza çıkan küçük çukurlar, hız yapmamızı engelliyor. İyi de oluyor. Bu güzel yolu, temiz havayı biran önce bitirmenin anlamı yok. Hem acelemiz ne ki? Bizi bekleyen, iki kiloluk bir kalkan.

Kıyıköy'e varmadan önce yolumuza Bahçeköy çıkıyor. Dükkanların camekanlarına yapıştırılmış dosya kağıtlarında yazılanlara bakılırsa burası sütü ve peyniri ile meşhur. Yağlı manda sütü ve ev yapımı peynir satış ilanlarına her yerde rastlamak mümkün. Peynir ticaretini dönüşte yaparım dedim ama olmadı. Hevesim kursağımda kaldı. Çünkü dönüş için başka yol bulduğum için buralara tekrar dönemedim. Siz siz olun, birşey almaya niyetlenince üşenmeyin alın. ‘‘Daha sonra alırım’’ derseniz ya alacağınız malı bulamaz ya da benim gibi tekrar aynı yerden geçmezsiniz.

Bahçeköy'ü geçtikten hemen sonra, sol tarafta ağaçların arasında nefis bir alabalık çiftliği var. Eğer Kıyıköy'e yaz ortasında bir yolculuk yapacaksanız, boşuna balık hayalleri kurmayın. O mevsimde güzel balık olmaz. Onun için, bu alabalık çiftliğinde bir güzel karnınızı doyurmanızı öneririm. Ama balık mevsimiyse, buralarda oyalanmaya değmez.

Çerkezköy-Kıyıköy arası tam 52 kilometre. İstanbul'dan çıkıp, Kırklareli sınırları içine girip, Karadeniz'e kavuşmam tam iki saatimi aldı. Kıyıköy, bir tepenin üstünde kurulmuş. Buranın eski ismi Midye. Köye Bizanslılar'dan kalma surların arasındaki bir kapıdan giriliyor. Yapılarda bir birliktelik yok. Tüm Türk köylerinde olduğu gibi hiçbir mimari kaygı duyulmamış. Daha doğrusu köye, balık yemek için gelenlerin dışında pek mimar uğradığını da sanmıyorum. Girişte, üç katlı tripleks yazlık konutlar. Onların karşısında, üstleri gelişigüzel sıvanmış, kat çıkabilmek için demir filizleri dışarıda bırakılmış evler. Kimi çatılar kiremitli, kimisi düz teras.

Neyse, buralara ‘‘Türk Köylerine Mimari Açıdan Bir Eleştiri’’ başlıklı makaleyi yazmak için gelmedim. Nasıl olsa, bütün bunları unutturacak güzel bir köşe bulurum. Deniz varsa güzellik de mutlaka vardır.

Masayı, Karadeniz'i tepeden gören bahçeye kurdurduk. Hava pırıl pırıl. Yol boyunca hayalini kurduğumuz kalkanı uzun uzun doğrattık. Mısır unu yokmuş, yüzümüzü ekşitince garson çocuk bir koşu gitti aldı. Balığın yarısını ızgaraya attırdık, yarısını da mısır ununa bulayıp, kızgın tavaya koyduk. Rokaları Kaptan kendisi yıkadı. Kırmızı soğanlar, yuvarlak dilimler halinde doğrandı. Rokaların bir kenarına da küçük kırmızı turplar kondu.

Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Belki de hiçbir şey. Sadece yedik. Balık siparişini biraz abarttığımızı masadan kalkınca anladım. Hesap da hesaplı geldi.

AĞAÇ KATLİAMI

Yemekten kalkıp, yolculuğumuzun ikinci durağına doğru yola çıktık. Hedefte, Yalıköy veya diğer adıyla Podima var. Yol yeni açılmış. Köylüler, ‘‘Baraj Yolu’’ diyorlar. Kıyıköy'den ayrılmadan önce iyi bir tarifini alın yoksa sapağı kaçırabilirsiniz. Çünkü tabela falan yok. Bu yol, Trakya'nın suyunu Terkos gölüne götürecek boru hattını izliyor. Burayı açabilmek için epey ağaç katledilmiş. Bu kadar ağacı kesmeden bu boru döşenemez miydi? Yüzlerce ağaç, yan yatmış, kökleri topraktan çıkmış, kurumaya terk edilmiş duruyor.

İç açıcı olması gereken hafta sonu yazısını, arada bir eleştirisel yaklaşımlarımla karartıyorum.

Yol yağmurlar yüzünden yer yer balçık, çamur olmuş. Arabanızın altı yere çok yakınsa bu yolu size önermem. Kıyıköy-Yalıköy arasındaki baraj yolunun uzunluğu 40 kilometre. Ben bu mesafeyi yaklaşık bir saatte aldım. Ama arada bir fotoğraf çekmek için durduğumu da belirtmem gerek.

Yalıköy, deniz kıyısında. Mimari kargaşaya burada da rastlamak mümkün. Köyün bir kenarında üçer, dörder katlı evler var. Buralarada çeşitli sanatçılarımız ikamet ediyormuş. Sahne ve sinema dünyamızın ünlüleri buranın güzelliğini ilk keşfedenler olmuş. Ondan sonra diğer ünlüler sökün etmiş. Köylüler bu göçten memnun. Onlar geçim derdinde oldukları için kim gelmiş kim gitmiş önemli değil. Önemli olan bu göç dalgasının arazi fiyatlarını artırması. Gerçekten de öyle. Yalıköy'den arazi alma niyetiniz varsa, vazgeçin derim. İstenilen fiyatlara Fransa'da şato alırsınız.

Yalıköy'ün doğal bir plajı, sahilde bir kaç lokantası var. Ben oradayken hepsi kapalıydı. Belki bayramdan, belki de mevsimsizlikten.

Yalıköy'den sonra yol asfalta dönüyor. Eski İstanbul yolu. Etraftaki tarlalarda buğday filiz vermiş. Her taraf yeşil. Bu yeşilin bir kaç aylık ömrü var. Sıcakla beraber sararmaya başlar. Yalıköy'den 17 kilometre sonra çok değişik bir yere geliyoruz.

TERKOS'UN YAVRULARI

Yolun iki tarafı göl. Suyun içinde ağaçlar, elektrik direkleri var. Su basmış desen değil. Ağ atan balıkçılara, sandalda kürek çeken sevgililere bakılırsa bu su, uzun süredir burada. Göl desen, içinde ağacın, direğin ne işi var? Adına ne derseniz deyin, çok güzel bir mekan. Köylülerin söylediğine göre, buralar Terkos Gölü'nün uzantısıymış. Önceleri Terkos'da su azalınca, buralardan da su çekilir etraf baktaklığa dönermiş. Daha sonra kanalların önünü kesmişler. Su Terkos Gölü'ne kavuşamadan öylece kalakalmış.

Sonradan olma gölün etrafında küçük küçük kulübeler var. Bunlar balık lokantaları. Daha doğrusu, lokantaların mutfakları. Masalar su kenarına kurulmuş. Mangallar da dışarıda. Üstlerinde, koca koca şişlere geçirilmiş yayın balıkları, bembeyaz etli sazan balıkları, dumanlarını tüttüre tüttüre kızarıyorlar. Çevrede nefis bir koku var. Balıkçıların söylediğine göre, bu gölcüklerden bol bol sazan ve yayın balığı çıkıyormuş. Kıyıköy'de kalkanı fazla kaçırmasaydık, bir yemek molası da burada verirdik.

Kısa bir duraklamadan sonra, hafta sonu parkurumuzun son kilometrelerine doğru direksiyon kırdım. Terkos Gölü'nün uzağından geçip, Kemerburgaz üzerinden TEM Otoyolu'na çıkıp, bütün güne yayılan turu bitirdim.

Sabahtan başlayıp, akşam üstü biten bu turda bir çok aktiviteyi birden gerçekleştirmeniz mümkün. Örneğin, ormanların içinde yürüyüş, foto safari, ara yollarda off-road, temiz havada nefes egzersizleri ve en önemlisi yeme-içme üzerine çeşitli çalışmalar. Bir hafta sonunuzu bu parkura ayırmanızı öneririm.

Dünyanın en güzel otelleri

LA MAMOUNIA

ADRES:

Bab Yid Meydanı, Marakeş-Fas

FİYATI:

Seçtiğiniz odaya göre değişiyor.

STİL:

Winston Churchill bu otel için şu tanımlayaı yapmış: ‘‘Dünya üzerindeki en muhteşem yer.’’ 1920'leri andıran dekoruyla Marakeş içinde adeta bir vaha. Geniş arazisi sayesinde, kentin keşmekeşinden kendini kurtarabiliyor. Otel Agatha Christie'nin romanlarına da sık sık konu olmuş. Yapıldığı günkü özelliklerinin tümünü koruyan La Mamounia'da yer ayırtabilmek için şansızınızı zorlamanız gerekiyor.

KONUKLARI:

Winston Churchill, bir çok kraliyet ailesi, Mossad ajanları.

ÖZELLİĞİ:

Otelin ana restoranında Fas mutfağından çeşitli örnekler bulabilirsiniz. Yemek yerken kıvrak dansözler etrafınızda dans edecek.

CARAKOSA SERİ NESARA

ADRES:

Taman Tasik Perdana, 50480 Kuala Lumpur, Malezya.

FİYAT:

198 sterlin ve üstü.

STİL:

Ülke İngiltere'nin sömürgesiyken vali konağı olarak inşa edilen bina şimdi konuk başkanları ve başbakanları ağırlıyor. Yüksek tavanlı odalar, birbirinden zarif mobilyalar ve kavisli merdivenler iç dekorasyonun karakteristik özellikleri. Otel yetkilileri sizi havaalanında karşılayıp, odanıza kadar getiriyorlar. Odada ise sizi bir uşak bekliyor. Bu uşak orada kaldığınız sürece size hizmet ediyor.

KONUKLARI:

Kraliçe Elizabeth, devlet başkanları ve adını gizleyen bir takım ünlüler.

ÖZELLİĞİ:

Kente hakim bir tepede yer aldığı için manzara muhteşem. Özellikle güneş batımının dünyada en güzel izlendiği yer.

GEÇİYORKEN

Bu fotoğrafı Dubai çöllerinde gezinirken çektim. Yer, bir prensin şahin çiftliği. Ön plandaki şahıs, şahinlerin antrenörü. Akşama kadar kuşları av konusunda eğitiyor. Hafta sonlarında ava çıkan prens kuşunun performansından memnun kalmazsa antrenörün işine son veriliyor.

KİTAP

Mehmet Öğütçü, Milliyet Yayınları'ndan çıkan, ‘‘Geleceğimiz Asya'da mı?’’ adlı kitabında, on yıl boyunca diplomat, gazeteci, akademisyen olarak bulunduğu Asya'yı mercek altına alıyor.

Öğütçü kitabında sadece ekonomiye, politikaya değinmiyor. Çinlilerin ölülerini nasıl gömdüklerini, Hainan Adası'nda maymun beyninin neden ve nasıl yendiğini, yağda kızarmış akrebin hangi hastalıklara iyi geldiğini, köpek etinin yararlarını, 4 bin yıldan beri bozulmayan cesetlerin sırlarını, uyuşturucu cenneti ‘‘Altın Üçgen’’i merak ediyorsanız bu kitabı okumanızı öneririm.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle