GeriSeyahat Şeytan tüyü var: Saraybosna
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Şeytan tüyü var: Saraybosna

Şeytan tüyü var: Saraybosna

Uzun hafta sonu tatili için de gidebilirsiniz, koca bir hafta da geçirebilirsiniz. İlk ziyaretinizi kaç günlüğüne yaparsınız bilmem ama yeniden görmek isteyeceğiniz kesin, çünkü bu şehirde şeytan tüyü var. Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna, matruşka bebekler gibi; içinden sürekli sürprizler çıkarıyor. Hem tanıdık hem farklı, hem yorgun hem hareketli, hem hüzünlü hem eğlenceli, hem çok genç hem tarihin yükünü sırtlanmış... 16 Ağustos’ta başlayacak 24. Saraybosna Film Festivali, ziyaretinizin gerekçesi olabilir mesela. 1995’te Saraybosna kuşatması devam ederken başlatılan festival, bugün Güneydoğu Avrupa bölgesinin önde gelen film festivallerinden biri.

“Bir Sırp gencinin Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’a, Saraybosna’da, 1914’te düzenlediği suikast ile Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir.” Hepimiz çocukken böyle öğrendik tarih kitaplarından; Saraybosna, ‘Cihan Harbi’nin başladığı yerdi. Suikastın yapıldığı, Miljacka Nehri (Milyatska) üzerindeki Osmanlı mimarisi Latin Köprüsü, bugün şehrin en önemli ziyaret noktalarından biri.
Zaten Bosna Hersek’in başkentine bir ziyaret planlayıp da ‘savaş’ mevhumunu tamamen akıldan çıkarmak mümkün değil. Milyatska boyunca uzanan Saraybosna Vadisi, orman kaplı yüksek tepelerle çevrili. Kentin tarihi merkezi, Osmanlı mirası Başçarşı’da dolaşırken yukarılara bakıyorum kuşatılmışlık hissiyle. Bir zamanlar bu çarşıyı çevreleyen tepeler keskin nişancılarla doluyken kaçacak yer olmadığını fark ediyorum. Nehir boyunca yürürken biraz dikkatli bakınca, binaların cephelerinde mermi ve şarapnellerin açtığı delikler hâlâ görülüyor. Ya da bir sokağın köşesini dönecekken kaldırımda sonradan boyanmış izler çıkıyor karşınıza. Tam orada bir bomba patladığı ve birinin hayatını kaybettiği anlamına geliyor bu.

Şeytan tüyü var: Saraybosna

Milyatska kıyısındaki Avrupa mimarisi tarihi yapılar

Ama işte Saraybosna zıtlıkların kenti, sadece savaşın anılarından, kayıplardan, hüzünden ibaret değil. Sokakları o kadar canlı, cıvıl cıvıl ki, yüklü geçmişini unutturuveriyor. Gün Saraybosna’da mutlaka bir fincan kahve ile başlıyor. İtalyan şehirlerinde olduğu gibi, sabah 07.00’de bile kafeler dolu. Ama kimse elinde kâğıt kahve bardağı ile işe, okula yetişmeye çalışmıyor. Böyle birini görürseniz kesin turist veya yabancıdır. Bosna’da kahve adabıyla, acele etmeden, tadını çıkararak içiliyor. Bosna kahvesi, Türk kahvesinin aynısı. Ancak bizdeki gibi sade-orta-şekerli pişirilmiyor. Tüm kahveler sade geliyor, isteyen içine şeker atıyor. Masaya mutlaka tepsi içine yerleştirilmiş şeker, fincan, çay kaşığı ve cezve ile geliyor. Önce köpüğü cezveden alınıp fincana bırakılıyor, sonra kahve servis ediliyor.

Şeytan tüyü var: Saraybosna

Başçarşı’daki sebil kentin en önemli sembollerinden

Arnavutkaldırımıyla döşeli Başçarşı, tüm Balkanlar’da en iyi korunmuş Osmanlı çarşısı. Müslüman mahallesinin merkezini oluşturan, dar sokaklardan örülü bir ağ... Zanaatkârlara ait küçük dükkânların pek çoğu bugün turistik eşya satıyor. Saat Kulesi, sebil ve Gazi Hüsrev Bey Camii önemli mimari durakları. Lezzetli bir tabak börek yemek istiyorsanız da gitmeniz gereken yer Başçarşı. Börek Bosna’da üzerine konan kaymakla yeniyor ama kaymak da bizim bildiğimiz kaymaktan çok yoğurt gibi. Yemekten bahsetmişken, Saraybosna mutfağında etin başrolde olduğunu da söylemek lazım. Vejetaryenlerin restoran seçimine önem vermesi, dersine çalışması gerekiyor. Yoksa aç kalmak veya her gün patatesli börek yiyip kilo almak işten bile değil.

Şeytan tüyü var: Saraybosna



Müslüman mahallesi ile şehrin kalanı, mimari ve sosyal bakımdan çizgi çekilmiş kadar net ayrılıyor. Zaten belediye de yayalaştırılmış Ferhadiji Caddesi üzerinde, Müslüman mahallesinin bittiği noktada yol düzenlemesi yapmış. Yerde ‘Kültürlerin buluştuğu yer’ yazıyor. Başçarşı’dan batıya doğru tek bir adım sizi farklı bir kente taşıyor. Avusturya-Macar mimarisi bir anda sokaklara hâkim oluyor. Özellikle nehir kıyısındaki bazı binaların cephesi, kabartmalar ve heykelleriyle seyredilmeyi hak ediyor. Bunun için de nehrin karşısındaki bahçelerden birine oturup çınar altında soğuk biranızı yudumlayabilirsiniz. Saraybosna’ya gittiğinizde ilk fark ettiğiniz şeylerden biri, bizim çoktan unuttuğumuz her yere sinmiş sigara kokusu olabilir. Burada hemen her yerde sigara içmek serbest. Saraybosnalılar da sıkı tiryaki. Yazın bahçelerde, açık alanlarda oturulduğundan sorun olmuyor ama kışın dikkat etmek gerekebilir.

Şeytan tüyü var: Saraybosna

Ferhadiji Caddesi... Kültürler ve mimari Saraybosna’da bir çizgi çekilmiş gibi ayrılıyor

Eski sinema salonunda pazartesi çılgınlığı

Kino Bosna, Saraybosna’nın en sıradışı mekânlarından biri. Burası savaştan önce bir sinema salonuydu. Bir vakitler Hollywood filmleri gösterilen salonda son zamanlarda porno filmler oynuyordu. Savaş patlak verince sahibi ülkeyi terk etti ve bir daha geri dönmedi. Savaştan sonra eski çalışanlardan biri bar olarak yeniden açtı Kino Bosna’yı. İşlevini değiştirmek dışında pek de dokunmadı salona. Eski sinema koltuklarının yerinde bugün kırmızı-beyaz pötikareli örtü serili tahta masalar, etrafında dizili beş benzemez sandalye ve küçük bir bar var. Boyası dökülü duvarlarda afişler, film şeridi şeklinde süslemeler olduğu gibi duruyor. İstanbul’un yok edilmiş sembollerinden Emek Sineması’nın tavernaya dönüştüğünü hayal edin; öyle bir şey.

Şeytan tüyü var: Saraybosna

Kino Bosna

Mekânın en hareketli zamanı pazartesi akşamları çünkü canlı müzik var. Kapı 18.00’de açılsa da dört kişilik grup 22.00’de sahne alıyor ve tüm gece sevdalinka çalıyor. Tam 22.00’de bir gün önceden rezerve edilmiş masamıza oturuyoruz. İçerisi çoktan dolmuş. Gelenlerin yaşı 20-40 aralığında. Bizim gibi birkaç turist olsa da çoğunluğu Saraybosnalılar oluşturuyor. Tişört ve şortla gelen de var, gösterişli giyim ve makyajına hayranlıkla bakacağınız genç kadınlar da... Masamıza hemen bira ve rakia geliyor. Farklı meyvelerden üretilebilen rakia’nın alkol oranı, ev yapımıysa yüzde 50’ye kadar çıkıyor. O nedenle yanında su-maden suyu içmeyi unutmamak lazım. Program hüzünlü bir sevdalinka ile başlıyor. Müzik, insanlar, mekân...

Etrafta olan biten her şey çok tanıdık ama başka bir dilde. Bosna doğumlu Sırp yönetmen Emir Kusturica’nın ‘Çingeneler Zamanı’ filmi sayesinde Romancasını ezbere bildiğimiz ‘Ederlezi’yi söylüyor aynı zamanda akordeon çalan solist. Tüm salon Boşnakça, biz bildiğimiz kadar Romanca eşlik ediyoruz. Yarım saat sonra müzik hareketlenmeye, konuklar dans etmeye başlıyor. Elbette danslar da tanıdık. Bizi aralarına alıyorlar. Yan yana dizili halde yerinde dans edenlerin arasındayken biri elime kağıt mendil tutuşturuyor, işaret diliyle bir şeyler anlatıyor. Sıranın başında durduğumdan bunun halay çekilmesi gerektiğine dair bir işaret olduğunu düşünerek harekete geçiyorum. Salonun yarısı el ele tutuşup peşime takılıyor. İki ucu birleşen dev insan dairesi dört tur dönüyor mekânda, bu sırada havadaki tüm oksijeni de emmiş olmalıyız ki nefessiz kalıp duruyorum. Kino Bosna’ya sık giden bir arkadaşım, bugüne kadar hiç halay çekildiğini görmediğini söylüyor. Acaba o mendili terimi sileyim diye mi vermişlerdi diye düşünmeye başlıyorum.

Umut Tüneli 26 yaşında

kinci Dünya Savaşı sırasındaki Leningrad Kuşatması’ndan bile bir yıl uzun süren kuşatma sırasında Saraybosna’nın dünyanın kalanıyla tek bağlantısı, 800 metre uzunluğunda, bir metre eninde ve 1,6 metre yüksekliğinde bir tüneldi. Havalimanı apronunun altında uzanıyordu. Adını Umut Tüneli koydular. Kuşatma sırasında havaalanının tarafsız ve BM (Birleşmiş Milletler) kontrolünde olmasına rağmen buraya elini kolunu sallayarak gitmeyi denemek intihardı. Ancak soğuktaki Saraybosna halkı da yiyecek ve ilaç olmadan bir kışı daha atlatacak durumda değildi. Böylece bir tünel yapılmasına karar verildi. Yiyecek ve mühimmat yardımı bu tünelden şehre sokuldu. Bu sayede kuşatmaya dört yıl dayandılar.

Şeytan tüyü var: Saraybosna



Tünelin inşaatı Mart 1993’te ‘BD Objekt’ adı altında gizlice başladı. Planlarını Bosnalı inşaat mühendisi Nedžad Brankovic hazırladı. 260 işçi, her iki uçtan, 8 saatlik vardiyalarla 24 saat boyunca kazdı. İşçilerin ödemesi eşya takası ve günde bir paket sigara ile yapıldı.
Bugün en önemli ziyaret yerlerinden biri olan tünele her gün şehir merkezinden tur düzenleniyor. Tünel girişinin evlerinden yapılmasını kabul eden ve savaştan sonra müzeyi kuran Kolar ailesi ise milli kahraman gibi.

Şeytan tüyü var: Saraybosna



Savaş zamanı çocuk olmak

Saraybosna’nın çok genç ama ödüllü bir müzesi var: War Childhood (Savaşta Çocukluk) Müzesi. 5 Nisan 1992’de başlayıp 1425 gün süren Saraybosna kuşatması’nın hayatlara ve kente verdiği hasar hafızalarda hâlâ taze. Kiminle konuşsanız bir yakınını yitirmiş. Kuşatma boyunca şehirde binlerce sivil öldürüldü, 1500’den fazlası çocuktu. Hayatta kalmayı başaran yaşıtları ise elektrik, su, ilaç, gıda, eğitimden uzak, ölümle burun buruna 4 yıl geçirdi. War Childhood Müzesi, o çocukların müzesi. Savaşta büyümek zorunda kalmış çocukların...

Şeytan tüyü var: Saraybosna



1988 Saraybosna doğumlu Jasminko Halilovic, o çocuklardan biriydi. 2013’te müzeyle aynı adı taşıyan kitabını yayımladı. İçinde kuşatma sırasında şehirde bulunan ve o sırada çocuk olan binden fazla kişinin tanıklığı vardı. Anılarıyla birlikte bazı eşyalar da emanet ettiler Halilovic’e. Pelüş bir tavşan, kartondan yapılmış bir kurşun geçirmez yelek, şarapnel isabet etmiş bir yazı tahtası, ölen babanın kokusunu hâlâ taşıyan bir parfüm şişesi, hiç binilememiş bir salıncak, yanmış bir kitap... O eşyalardan ödüllü bir müze doğdu. 4 Mayıs 2016’da kapılarını açan müze, 2018’de Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Ödülü’ne layık görüldü. Saraybosna’da size Bosna Savaşı’nı anlatacak başka müzeler de var. Ama burası en ufak bir kan lekesi, kopmuş uzuvlar, toplu mezarlar göstermeden savaşın şiddetini, acısını, yarattığı boşluğu hissettiren bir yer. Bağışlanan eşyaları görmenin yanı sıra 100 saate yakın video kayıtlarını da izleyebiliyorsunuz. Ekranda beliren dünün çocukları, savaşta çocuk olmanın onlar için ne anlama geldiğini anlatıyor:

“Gerçek oyuncaklar yerine mermi kovanlarıyla oynamaktı.”
“İlk aşkının bir bombayla öldüğünü görmekti.”
“Büyükbabamın eve dönmesini beklemekti... Hâlâ bekliyorum.”
“Tavada yumurta resmi yaptığım için annemin birkaç yumurtaya servet ödemesiydi.”
“Şarapnel koleksiyonu yapmaktı.”
“Rutubetli bodrum kokusuydu.”
“Yaşım tutmadığı halde cepheye gönderilmekti.”

Bunlara dikkat!

Özellikle Müslüman mahallesi ve Başçarşı’yı gezerken topuklu ayakkabı veya kösele tabanlı ayakkabı giymeyin. Sokaklar yüzlerce yıllık arnavutkaldırımı olduğundan topuklu ile yürümek zor. Kösele tabanlar da özellikle yokuşlarda kayıyor.

Sigara kullanmıyorsanız yemek rezervasyonunuzu yaptırırken dikkatli olun. Bosna’da iç-dış mekân fark etmiyor, her yerde sigara içiliyor.

Yanınıza matara alın ve suya para ödemeyin. Sokaklardaki çeşmelerden akan kaynak suyu rahatlıkla içilebilir.

Şeytan tüyü var: Saraybosna



Mutlaka yapın...

Başçarşı’daki avlu kafelerden birinde Bosna kahvesi için.
Her konuda acele ederek Saraybosna’nın ahengini bozmayın. Burada telaş etmek, şehre karşı işlenmiş suç gibi bir şey.
Teleferik ile Trebevic Dağı’na çıkıp şehri yukarıdan izleyin.
Günbatımında Sarı Kale’ye çıkın.
1984 Kış Olimpiyatları’ndan sonra terk edilen yarış pistlerini görün.
Rakia’nın ve kuru etin tadına bakın.

Şeytan tüyü var: Saraybosna

Dveri

Nerede yemeli

Geleneksel mutfak için Dveri
Balık ve deniz ürünleri için Luka
Börek için Buregdžinica Bosna
Sigara dumanına maruz kalmamak için Klopa

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle