GeriSeyahat Mucizeler şehri Pisa, ortaçağ güzeli Siena
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Mucizeler şehri Pisa, ortaçağ güzeli Siena

Mucizeler şehri Pisa, ortaçağ güzeli Siena

Bu mevsimde İtalya’nın Toskana bölgesi bütün güzelliklerini sergilemeye başlıyor. Ağaçlar çiçekleniyor, tarlalar yeşeriyor, bağlar yapraklanıyor. Manzara insana yaşama keyfi sunuyor. Toskana, bu kriz ortamından sıyrılıp, 4-5 günlüğüne de olsa kaçıp gitmek isteyenler için ideal bir rota. Bu bölgeye gezi düzenleyen acenteler fiyatlarını neredeyse yarı yarıya indirdiler. Bu fırsattan yararlanmanın tam zamanıdır. Size Toskana’da yaptığım yolculuğun ilk bölümünde yer alan Floransa’yı geçen hafta anlatmıştım. Sıra gezinin devamına geldi.

Floransa’dan girdiğim otoyolda gözümü yol tabelalarından ayıramıyordum. Sapağı kaçırıp kaybolmak istemiyordum çünkü. Tabelalar yolculuğumun en güvenilir belgeleriydi. Hiç görmediğim, bilmediğim yazılara bakıp başka yerlerde olduğumun farkına varıyordum. Veya bildiğim kentlerin adını görünce, düşlere dalıyordum. Önüme çıkan ilk tabelada Bologno, Livarno ve Cenova yazıyordu. Cenova adını okuyunca, yıllar öncesine gittim. Cenova limanındaki sarhoş olduğum küçük meyhaneyi anımsadım.
Pisa’ya, ünlü eğik kuleyi görmeye gidiyordum ama, önce Leonardo da Vinci’nin doğduğu Vinci köyüne uğrayacaktım. Empoli’den otoyolu terk edip, okları izledim. Baharın başında olmamıza rağmen etraf yeşermeye başlamıştı. Birkaç ay sonra çevre rengarenk bir tabloya dönüşecekti. Vinci köyü bir tepenin üstünde, bağların ortasında kurulmuştu.
Leonardo, 15 Nisan 1452’de köyün iki kilometre uzağındaki Anchiano’da, küçük bir evde doğmuştu. Okları izleyip evi buldum. Yeşilliklerin (baharda gelincik tarlasının) ortasındaki ev, taş duvarları ve birkaç küçük penceresi ile evden çok bir depoyu andırıyordu.

LEONARDO MÜZESİ’NDE RAHMİ’NİN İMZASI

Aslında Vinci Köyü’nün, ünlü sanatçının gelişiminde pek rolü olmamıştı. Burada doğmuş, 16 yaşına kadar burada büyümüş, okula gitmişti. 1468’de Floransa’ya taşınıp, yaratıcılığın basamaklarından zirveye doğru tırmanmaya başlamıştı. Yine de bir dünya dahisinin doğduğu evi görmek, onun koşuşturduğu tepelere bakmak beni heyecanlandırmıştı.
Daha sonra köyün merkezinde, 13. yüzyıldan kalma bir şatoda kurulan Leonardo Müzesini gezdim. Bu müzede Leonardo’nun buluşlarının maketleri sergileniyordu. Maketler sanatçının defterindeki çizimlerden yola çıkılarak yapılmıştı. Neler yoktu ki: Su üstünde yürümek için kayaklar, uçmak için kanatlar, makineli tüfekler, kaldıraçlar, dokuma tezgahları, dalgıç giysileri, zırhlı bir tank... Hele bir bisiklet maketi vardı ki, karşısından uzun süre ayrılamadım. Leonardo bundan yaklaşık 500 yıl önce, bugünkü bisikletin aynısını tasarlamıştı. Bütün maketler çalışır durumdaydı.
Müzeden ayrılırken, çıkıştaki odanın şöminesinin kararmış duvarına kazınmış, kaligrafisi bozuk bir yazı dikkatimi çekti: “Türk Rahmi...” Gelmiş, görmüş, giderken de imzasını atmayı ihmal etmemişti. Otomobile binerken, Leonardo’nun insan kılığına bürünmüş bir tanrı olduğuna karar verdim.
Pisa kentine geldiğimde vakit öğleye yaklaşmıştı. Hava güneşliydi ve ısıtıyordu. Floransa’da üşüten ayaz, burada insafa gelmişti. Otomobili park edip, köşeyi dönünce, ünlü eğri kule Torre Pendente ile karşı karşıya geldim. Kentin kıyısındaki Campo Dei Miracoli-Mucizeler Bölgesi denen yeşil alanda yükselen eğik kule beni hiç şaşırtmadı. Çünkü yıllardan beri onu fotoğraflarda görüyor, macerasını (veya reklamını) yakından takip ediyordum.

EĞER KULE EĞİLMESEYDİ

Meydanda Duomo, Vaftizhane ve Campo Santo mezarlığıya duran eğik kule, turistlerin ilgi odağıydı. Aralarında Türklerin de bulunduğu kalabalık, kule çevresinde poz vermek için birbirleriyle yarışıyordu. Parkın bir noktasında, fotoğraf çektirme kuyruğu oluşmuştu. Burada ellerini kaldırarak poz verenler, yıkılan kuleyi tutuyormuş izlenimini veriyordu.
Meydanı bir aşağı bir yukarı dolaşıp, fotoğraf için en güzel açıları aradım. Duomo’nun kubbesindeki freskleri, zemindeki mermer süslemeleri, vaiz kürsüsünün oyma desteklerini, vaftizhanede mermer vaiz kürsüsündeki kabartmaları seyrettim. Eğik kuleye tırmanmaya cesaret edemedim. Meydana bakan bir kahvede espressomu yudumlarken (zaten bir yudumdu), kulenin kent için ne kadar büyük bir şans olduğunu düşündüm. Yaklaşık 700 yıldır, yıkıldı yıkılacak diye gündeme gelen kule sayesinde Pisa kenti turist akınına uğruyordu. Ben bile kilometrelerce yol kat edip, kulseyi görmeye gelmiştim. Eğer kule düz dursaydı, kimse buraya uğramazdı. Çünkü İtalya’nın dört bir köşesi böylesine kulelerle doluydu.
Aşı boyalı sokakları aşıp, Arno Irmağı’nın kıyısına çıktım. Daha önce buralara gelmiş damağı kuvvetli bir arkadaşımın önerdiği restoranda (Al Ristoro Dei Vecchi Macelli) karnımı doyurmak istiyordum.

Siena kadın olsaydı, ona sırılsıklam aşık olurdum

Lezzetli bir ziyafetten sonra Pisa’yı terk edip, direksiyonu dünyanın en güzel kentlerinden Siena’ya doğru çevirdim. Ama bu kez otoyol yerine ara yolları tercih ettim. İyi ki de etmişim. Zeytinliklerin, üzüm bağlarının arasından geçen kıvrım kıvrım yol, dere-tepe Toskana Vadisi’ni aşıp gidiyordu. Yol üstünde hayal ettiğim her şeyi görüyordum: Küçük
/images/100/0x0/55eaf6e8f018fbb8f8a21b40
köylerde kapısında Trattoria yazılı küçük lezzet mekanları, uçsuz bucaksız üzüm bağları, yeni yeni yeşermeye başlamış buğday tarlaları, peynir imalathaneleri, et tütsülenen kulübeler, şaraphaneler, sıra sıra zeytin ağaçları... Toskana’nın gerçek görüntüsü de bir düş gibiydi. Manzara, baharın başında insanı bu kadar tahrik ederse, yaz başında kim bilir nasıl çıldırtırdı.
Döne dolaşa Siena’ya vardım. Arabayı sur dışındaki bir otoparka bırakıp, kentin Ortaçağ görünümlü dar sokaklarına daldım. Sokakları süsleyen 2-3 katlı tuğla ve taş evlerin gölgesinde, geçmiş yüzyıllara doğru yürüdüm. Geçmişe önce, İtalya’nın en görkemli katedrallerinden biri olan Duomo’da rastladım. Katedral kent halkının, kent dışından taşıdığı siyah-beyaz taşlarla inşa edilmişti. Yapımına 1136 tarihinde başlanan katedralin Hıristiyan dünyasının en büyük tapınağı olması planlanmıştı. 1348’deki veba salgını kentin nüfusunun yarısını yok edince inşaat yarıda kesilmek zorunda kalmıştı.
Duomo’yu gezdikten sonra, ara sokakları arşınlayıp, yelpaze formunda yapılmış olan Piazza del Campo’ya vardım.

MEYDANDAKİ YARIŞ

Etrafı saraylarla çevrili meydanda, kimsesiz kahvelerden birine oturup, “buralara keşke ağustosta gelseydim” diye hayıflandım. Bir belgeselde bu meydanda düzenlenen bir at yarışını izlemiştim. 16 Ağustos’ta başlayan Palio Festivali’nde yapılan bu yarışın kökeni 1283 yılına dayanıyordu. Toscana’nın 17 bölgesini temsil eden jokeyler, eğersiz atlarla meydanda yarışıyorlardı. Başlangıcı Romalılar dönemine dayanan bu yarışta, kimin hangi ata bineceği kura ile saptanıyordu. At ve sürücüsü yerel kiliseler tarafından kutsandıktan sonra kostümlü geçit töreni başlıyor, önde yürüyen bayrakçıların gösterileri seyredenleri coşturuyordu. Günlerce hazırlıktan sonra yarış sadece 1,5 dakika sürüyor ve kazanan ipek bir flamayla ödüllendiriliyordu. Sonra seyirciler çevredeki meyhanelere dağılıyor, içki eşliğinde sabahlara kadar yarıştan söz ediyorlardı. Bu festival sırasında Siena, tam bir ortaçağ görünümüne bürünüyordu.
Siena’ya fazla zaman ayırmadığım için kendime lanetler okudum. Bir pastaneden Siena’nın ünlü acı badem ezmesi ile yapılan kurabiyesinden aldım. Dar sokaklarda döne döne park yerine vardığımda, üstümün başımın, kurabiyenin üstündeki pudra şekerine bulandığını fark ettim. Aldırmadım... Roma’ya doğru uzaklaşırken, “Siena bir kadın olsaydı, ona sırılsıklam aşık olurdum” diye düşündüm. Kentin dar sokaklarında kalan aklımı, fikrimi ve gönlümü geri alabilmek için, buralara bir sefer daha yapmaya karar verdim.
False