GeriKitap Sanat Eyüp Aygün Tayşir'in son romanı 'Tuhaflıklar Fabrikası'ndan tadımlık
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Eyüp Aygün Tayşir'in son romanı 'Tuhaflıklar Fabrikası'ndan tadımlık

Eyüp Aygün Tayşir'in son romanı 'Tuhaflıklar Fabrikası'ndan tadımlık

İlk kitabı '4 Hane 1 Teslim'le dikkat çeken Eyüp Aygün Tayşir'in ikinci romanı 'Tuhaflıklar Fabrikası' yayına hazır. Kitap çıkmadan önce 'Tuhaflıklar Fabrikası'ndan tatımlık bir bölüm yayımlıyoruz...

“Hakkımda konuşanların hiçbiri tanımıyor beni” yazıyordu on kısa satırdan birinde
(bir nesirdi bu şiir değil)
“ve konuştuklarında kara çalıyorlar bana...”
– Javier Marías, Yarın Savaşta Beni Düşün

“Sen Büyük Âlim ismini hiç işittin mi?”
Ardından odasına girip kapıyı usulca kapadığımda Danışman Hocamın bana sorduğu ilk soru bu olmuştu. Elbette işitmiştim. İnsan Tuhaflıklar Fabrikası’nda ne kadar yeni olursa olsun, Büyük Âlim ismini duymamış olması mümkün değildi, hâlâ da değildir. Eski zamanlarda okulumuzun hocalarından ve hem de en önemlilerinden biriymiş Büyük Âlim. Peki ne kadar eski? Şunu söyleyebilirim ki, arayışımın başladığı o günlerde, okulun en yaşlı hocaları ve hatta onların hayattaki akrabaları arasında dahi Büyük Âlim’i görmüş kimse yaşamıyordu. Fakat bu elbette bir bakış açısına göre böyleydi. Bilgiyle uğraşmayanlar bilemeyebilir diyerek açıklamak isterim ki bizde işler böyle yürür; bir görüş varsa ve bir şeyin ak olduğunu iddia ediyorsa, o şeyin kara olduğunu –en azından olabileceğini– iddia eden bir diğer görüş de mutlaka vardır. Hatta bu ikisini uzlaştırmaya çalışan bir üçüncü görüş de... Dolayısıyla, aslında Büyük Âlim’in hep aramızda olduğuna, onun bizi hiç terk etmemiş olduğuna inananlar da vardı. Bu akımın kurucu önderi ve yılmaz savunucusu ise Baş Müstahdem’di.

O günlerde Baş Müstahdem binamızın yüksek tavanlı ahşap tabanlı koridorlarında yürüdüğünde, ortalık boynu çanlarla donanmış geyikler tarafından çekilen ışıltılı bir kızak aramızdan kayıp geçiyormuşçasına şıngırdardı. Tuhaflıklar Fabrikamızdaki tüm odaların anahtarlarını, bulundukları katlara göre farklı desteler içinde ve farklı ceplerde taşıyan Baş Müstahdem’in esas vazifesi, bu anahtarları ihtiyaçları doğrultusunda diğer müstahdemlere vermek ve geri almaktı. Anahtarların deste içindeki ve ceplerdeki dağılımı ise binamızın mimari planına uygundu. Uzatmadan anlatmak icap ederse, alt katların anahtarları pantolon ceplerinde bir desteye sıralanırdı ve bu deste içinde de koridorun başındaki odanın anahtarı destenin ilk sırasında olurdu. Üst katlara çıkıldıkça anahtar desteleri kemere, ceket yan ve iç ceplerine dağılırdı. Ancak, asla bir başka müstahdeme emanet etmediği, Baş Müstahdemlik Nişanı olarak anılabilecek, ısıtma tesisatının havasının alınması için gerekli olan minik anahtarı ve bir oda anahtarını, mimari plana uygunsuzluğuna aldırmadan, sürekli boynunda taşırdı. Bir kolye misali... O günden bugüne değişen pek bir şey olmadığını söyleyebilirim. Ben bu satırları yazarken, benden yaşlı ama benden dinç ve resmî açıdan emekli olan Baş Müstahdem hâlâ görevinin başındadır ve aynı kıyafetler içinde –bir hocamızın çok uzun yıllar önce verdiği ve başta epeyce bol gelen bir takım elbise, yine aynı hocamızın verdiği bir gömlek, bir çift kösele ayakkabı ve en arka delikten başlayarak gitgide en ön deliğe sabitlenen bir kemer– sabahları temizlik saatinde anahtarları dağıtıp, sonra gün içinde peyderpey toplamaktadır. Yıllar içinde değişen tek husus, Baş Müstahdem’in artık bir eve dönüştürdüğü odasından hiç çıkmamaya başlamış olmasıdır.

Baş Müstahdem öyle inanıyordu ya da inanır görünüyordu ki, Tuhaflıklar Fabrikası hâlâ ayaktaysa ve üretimini sürdürebiliyorsa bu bizim gibi içinde çalışan kanlı canlı insanlar sayesinde değil, Büyük Âlim gibi, devlet başkanları, din âlimleri yetiştirmiş kudretli hocaların ruhlarının hâlâ aramızda olması sayesindeydi. Yani Baş Müstahdemimize göre gerçek ilim, binamızın odalarında, dersliklerinde, bahçelerinde, kütüphanelerinde ve deney alanlarında değil, tüm bunların bir nevi damarları olan ısıtma tesisatı borularında yapılıyordu. Geriye kalan her şey, yani bizler, yani yapılar, ruhun örtünmesini sağlayan bir beden gibi, tüm bu derin bilginin örtülüp gizlenmesini sağlayan unsurlardık sadece. Baş Müstahdem, Büyük Âlim’in sesini kulaklarıyla da duymuştu. Bu hikâye, soğuk kış günlerinde odalarımıza ziyarete geldiğinde bizleri ama bir battaniye altında ama kat kat kıyafetlere sarılı, hatta kimi zaman tenekede yanan bir ateşin kıyısında ısınmaya çalışırken gören misafirlere de sürekli anlattığımız sıradan bir hikâye olsa da, burada bir kez daha paylaşmayı gerekli görmekteyim. Unutmadan eklemem gerekir ki, Tuhaflıklar Fabrikamıza dışarıdan gelenler, kimi zaman ısıtma tertibatı boruları başında ellerinde büyükçe bir ağ, kapan ya da sesleri kaydettiklerini iddia ettikleri cihazlarla bekleyenleri görüp merak içinde mihmandarlarına baktıklarında da hep anlatılır bu hikâye.

Bu olay benim çocukluk çağımda, o zaman henüz göreve yeni başlamış genç bir müstahdem olan Baş Müstahdem ile ona itikatları açısından ikizi derecesinde benzerlik gösteren bir hocamızın dekanlığı döneminde vuku bulmuştur. Dolayısıyla ben de bu hikâyeyi binamızdaki anlatımları esnasında başkalarından dinledim. Duyduklarımdan anladığım kadarıyla, binamızda yaşayanların sadece bizler olmadığından adı gibi emin olan Baş Müstahdemimiz, ısıtma tesisatına ait borulardaki havayı tahliye etmek için binamızın sonsuza yakın sayıdaki odasını –kimi odaların içinde başka odalar da bulunmaktadır– dolaştığı bir kış günü, bir süredir iddia ettiğini ispat etme fırsatını bulduğuna inanarak bir odadan fırlamış ve “Duydum, duydum!” diye bağırarak o dönem dekanlık görevini yürütmekte olan hocanın odasına koşmuştur. Elinde kalemi, önüne bırakılmış kâğıtları ne olduklarını anlayamadan imzalayan dekan, Baş Müstahdem’in odaya destursuz girişine içten içe kızsa da mizacı gereği bunu belli edemediğinden, “Hayırdır?” diyebilmiştir. Ancak bu sözü eder etmez de pişman olmuştur çünkü Baş Müstahdem’in suratındaki ifade binada bir yangın çıkmış olabileceğini düşündürmüştür dekana. “

Duydum hocam duydum,” demiştir Baş Müstahdemimiz ve soru sormasına izin vermeden dekanın koluna girip onu çekiştirmeye başlamıştır. Konuyla ilgisi olmasa da, o gün dekanı genç bir müstahdem tarafından çekiştirilirken gören kimi hocalar, Baş Müstahdem’in aslında müfettiş olduğu ve dekanımıza suçüstü yapıldığı söylentisini de çıkarmışlardır. Durumun öyle olmadığı çoğunluğun malumu olsa da, bugün bile, bahsi geçen dekanın bir usulsüzlüğe karıştığını ve ardından hücrelerde yattığını gözüyle görmüş ya da görenden işitmiş gibi hikâye eden pek çok kişi mevcuttur.

Eyüp Aygün Tayşirin son romanı Tuhaflıklar Fabrikasından tadımlık

TUHAFLIKLAR FABRİKASI

Eyüp Aygün Tayşir

İletişim Yayınları, 2018

201 sayfa, 24 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle