GeriKelebek GÖÇEBE TÜRK'ÜN PSİKOLOJİSİ
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

GÖÇEBE TÜRK'ÜN PSİKOLOJİSİ

GÖÇEBE TÜRK'ÜN PSİKOLOJİSİ

Türk göçebeliği, tarihsel süreç içinde yerleşikliğe doğru yönelmiştir ama yerleşmek nispeten kolay olsa da, kentlileşmek, göçebe alışkanlıklarını hele hele göçebe ruh halini bırakmak çok ama çok zordur. Toplumsal yaşantımızda halen süren göçebelik izlerini geçen yazımızda ele aldık. Şimdi ise, önce göçebe ruh halinin, göçebe psikolojisinin Türk grup davranışında süren etkileri konusunda öncelikle genel olarak gördüklerimizi söyleyecek, bazı çok önemli göçebe psikolojisi özelliklerini ayrıntılarıyla daha sonra inceleyeceğiz.

Göçebe yaşam tarzı, kendine özgü bir zihniyet, davranış kalıbı ve savunma düzenekleri oluşturur. Türk grup davranışını oluşturan bileşenlerden birini teşkil eden bu zihniyet ve davranış kalıplarından ilk bakışta görüleni, göçebenin mekanla iğreti ilişkisiyle ilgilidir Göçebenin ruh halini, büyük ölçüde, yaşadığı mekanla kurduğu iğreti ilişkisi belirler. Göçebe, yarın buralardan çekip gidiverecek gibidir; zihninde denkleri hep sarılı, kervanı her an hazırdır. Demokrasimizin kurumlarla halk egemenliği arasındaki karşılıklı ahenge dayalı bir yönetim biçimi olarak anlaşılıp bir türlü yerleşememesinde, şöyle pırıl pırıl güzel şehirler kuramayışımızda, bırakın bir şehri yirmi metre düzgün döşenmiş bir kaldırım bile yapamayışımızda, kültürümüzün modernlikle bağdaşmayan bazı olumsuz toplumsal özelliklerinden kurtulamayışımızda büyük ölçüde pay sahibidir göçebe zihnimizin mekanla iğreti ilişkisi. 

Mekanla iğreti ilişki, ilk bakışta çelişkili gibi duran bazı tutumlara yol açar. Göçebelik üstüne düşünen kimi yazarlar, göçebeliğin "göç yolda düzülür" anlayışı nedeniyle genel yaşamda bir plansızlık doğurduğundan söz ederken, bazıları da bozkır kültüründe insanların düzene çok önem vermelerinden bahseder ve hatta bu obsesif düzen merakının Türk dilinin ana niteliğini verdiğini söyleyecek kadar ileri giderler. Göçebenin yaşam tarzı ve koşulları üzerinde düşünüldüğünde, bunların hepsi de doğru ve yerinde tespitler olduğu görülecektir. Göçebe zihniyeti, mekanla iğreti ilişkisini sürdürebilmek için bazı savunma düzeneklerine başvurur. Bunların başında ise, dünya hayatında yaşanan alt-üst oluşlara, sise ve kaosa yerleşiklerin oldukça tuhaf karşılayabileceği bir kayıtsızlıkla cevap vermesi, sabrederek baş etmeye çalışması gelir. Nasıl olsa kalıcı olunmadığı bilindiğinden tüm olup bitenlere programını daha kısa zaman dilimleri için yaparak cevap vermeyi çok kolayca becerebilir göçebe zihni. Mevsimin değişmesini, hareket vaktinin gelmesini heyecansız, telaşsız beklemeyi ve yapılması gerekeni kendiliğinden, doğal bir seyir içinde yapmayı bilir göçebe. Acıya, kaosa, kalkıp yine yollara koyulmaya alışıktır, bu yüzden inanılmaz bir sabır ve tahammülle bekler. Umursamazlık değildir göçebenin bu hali, sabrederek direnmektir. Olaylar karşısındaki tepkisizliğimizi birçok kimse görmüş ve onu farklı nedenlere bağlamıştır. Bizce göçebe ruh halimiz de bu nedenler arasında sıralanmalıdır.

Mekanla iğreti ilişkinin yanı sıra göçebe psikolojisinin bir başka işareti, göçle bağlantılı "yön", "gidiş", "hareket" gibi kavramların hayatımızda tuttuğu yer hakkındadır. Bizim yaşamımız da, ölümümüz de daima yolla, yönlenmeyle, gidişle ilgilidir; gözümüz hep yoldadır. Yerleşik olmasına yerleşiğizdir görünüşte ama ne biz bir mekanda sebat ederiz ne de meskun mahallerimizin yöneticileri. O mahalleden bu mahalleye, şu şehirden bu şehre taşınır dururuz; yollarımızda, yerleşimlerimizde kazılar bir türlü bitmez. Şehirlerimiz bir şantiye yeri gibidir her zaman.

Gerek mekanla iğreti ilişkimiz, gerek hareketin hayatımızda tuttuğu yer nedeniyle, Talat Halman'ın dediği gibi, ütopyamız, dünya cennetimiz hep ötede olmuş, bulunduğumuz yerde kendimize bir cennet yaratmak düşüncesi, tarihimizde hemen hemen hiç görülmemiştir. Göçebe zihniyetinin kültürümüze verdiği en büyük zararlardan birisidir bu. Kent yerleşimlerini, çoğu kere isimlerini bile değiştirmeden başkalarının oluşturdukları planlar üzerine kurduk, kendimize uygun kent yaşamı üzerinde fazlaca düşünmedik. Büyük Osmanlı uygarlığımız bile sıfırdan bir şehir yaratamadı.

Göçebenin psikolojisini onun yaşam koşulları belirler. Göçebe, doğaya kulak vermek, hayvanının ihtiyaçlarını kollamak, düşmanın saldırılarına karşı sürekli tetikte durmak zorundadır. Bu nedenle metafiziğini de dostluğuna muhtaç olduğu doğadan çıkarır. Doğa kültleri nedeniyle bir yandan bulunduğu coğrafyayı kutsallaştırır; bu kutsallıktan müthiş bir, vatan bağlılığı türetmesini bilir ama göçebe, bir yandan da bulunduğu coğrafyayı hep aşmak ister. Göçebenin psikolojisini onun yaşam koşulları belirlemekle kalmaz, bir yandan da sürekli destekler, yeniden üretir. Yaşadığı doğa acımasızdır, her an kuraklık olabilir, yeşil otlaklar onlara küsüp hayvanlarını aç bırakabilir. Etrafları çok kalabalık düşmanlar tarafından çevrilidir. Sayı azlığının olumsuzluklarını ancak savaşçı niteliklerini geliştirerek ve hızlı hareket edip sürekli yer değiştirerek telafi edebilirler. Zaten önlerine Gök-Tanrı, tüm yeryüzünü sermiştir; onların ulaştıkları her yer vatan olduğuna göre bu vatanda nizamı sağlama görevini de kendi kendilerine tevdii ederler. Yaşadığımız coğrafyayla ve bizim dışımızda kalan dünyayla ilişkimizde göçebe ruh halinden kaynaklanan bu izleri görmemek mümkün değildir.

 Dilimizde "ev-bark" anlamına gelen "konut" sözcüğünün kökünde "konmak" fiili bulunmakta; "göçmek" "konmak" fiili ve bu fiillerden türetilmiş sözcükler (örneğin göç, göçebe, göçebelik, göçelge, göçer, göçeri, göçmen; kon, konak, konaklamak, konuk, konuklamak, konukluk, konu-komşu, konuksever, konulmak, konum, konumluk, konuş, konut, kondu, gecekondu) ister kentli ister köylü olsun halkımız tarafından değişik anlamlarda yoğun biçimde kullanılmaktadır. Ölümü de, kendimizi bildi bileli göç olarak düşünür; "Göçtü gitti," deriz. Bu nedenle Arapçadan göç karşılığı olan "rıhlet", "irtihal etmek", "ölmek" anlamında kolayca dilimize girivermiş, edebiyatımızın çok kullanılan kelimeleri arasına yerleşmiştir. İslamlaşmamızda, Türklerin eski dini ile İslam benzerliği üzerinde durulmuş, savaşçılık ve cihad ilişkisine dikkat çekilmiştir. Bizce İslam'ın temel kavramsal çatısında yer alan "hicret" ve "hac"cın göçebe ruh halimizde yarattığı olumlu esinler de hesaba katılmalıdır. Aynı şekilde savaşçılık özelliğimizle göçebeliğimizin kesişim yerinde bulunan "sefer", "fetih" "fütuhat" kavramları da dilimizde sağlam bir yere sahiptir.

Göç ettiğimiz gibi göç etmenin zorluklarını bilir; göç edeni bağrımıza basarız. Bize sığınmış Maniheistlere, Nasturilere, Karaimlere, Yahudilere nasıl kol kanat gerdiğimiz tarihle ilgili herkesin malumudur.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle