« Hürriyet.com.tr

Kehribar renkli kekik adası

Bu adada geçmişle bugün arasında düşsel yolculuklara çıkmak, renklere, kokulara, lezzetlere hayran kalmak da mümkün sıkıntıdan bayılmak da. Ben ilkini yaşadım, unutamadım. İkincisine adadan ayrılırken tanık oldum, kulaklarıma inanamadım. Hisarönü Körfezi’nin girişinde, Bozburun Yarımadası’na sadece 6,5 kilometre uzaklıktaki Simi (Sömbeki), kehribar rengi evleri, Osmanlı’nın takdirini kazanan denizcilik geleneği, misafirperver halkıyla Akdeniz ruhunu yaşatan biblo gibi bir ada.

Serhan YEDİG
X

Rodos’tan bindiğim denizotobüsü Bozburun’un güney ucundaki kayaları neredeyse yalayarak geçerken ufukta, kara bulutların toplandığı bölgeden gökgürültüleri geliyordu. Mayısın üçüncü haftasıydı, Ege’nin ünlü poyrazı esmeye başlamıştı. Teknenin hızıyla birleşince saatte en az 60 kilometreye ulaşan rüzgarda, güverteden uçmamak için sıkı sıkıya tutunmuştum. Dalgaların üstünden sekerek ilerliyorduk. Sadece 24 saatim vardı hızla yaklaştığımız Simi’yi keşfetmek için. Bu da yağmur altında geçecekti.
Gialos Limanı’na açılan körfeze girdiğimizde rüzgar azaldı. Gökova yönünden hâlâ gökgürültüleri geliyordu. Bulutların arasından inen ışın kılıcının altında kehribar renkli Simi evleri parlıyordu. Körfezi, evleri, avuçiçi büyüklüğündeki rıhtımıyla ilk bakışta aşık olunacak adalardandı Simi.
Denizotobüsü tarihi fener kulesinin dibindeki Gialos İskelesi’ne yanaştı. Bayram tatili için gelen 20 civarında Yunanla indim. Herhalde aralarındaki tek yabancı bendim. Sünger, deri işleri ve diğer hediyelik ürünler satan dükkanların sıralandığı rıhtımdan, koyun dibindeki limana doğru yürürken bir yandan da kıyıya bağlı yatları inceliyordum. Bazıları Datça, Marmaris’ten gelen tur tekneleriydi. Türkçe konuşmalar çalındı kulağıma.

FİNCANDAKİ BALİNA

Merkezdeki balıkçı heykelini geçip, karşı kıyıdaki Pitini rıhtımına geçtim. Kafeler, restoranlar yeni açılıyordu. Ağını temizleyen balıkçılar kıyıdaki kafelerde oturmuş, frapelerini yudumlayıp, sohbet ediyordu. Tarifeyi okumak için minibüs durağına girdiğimde yanıbaşımdan bir kadın sesi geldi. “Yardıma ihtiyacınız var mı?” Siyah giysili, başörtülü, 60 - 70 yaşlarında iki tonton teyze, ellerinde pazar çantaları, duvarın kıyısına oturmuş, minibüs bekliyordu. Yüzlerinde, sevecen bir tebessüm vardı. Biri iyi düzeyde, diğeri aksanlı ama anlaşılır konuşuyordu İngilizce’yi. Ben hiç sormadan iki minibüs hattının rotalarını, saatlerini söylediler. Öyle şaşırmıştım ki, söylediklerin yarısını algılayabildim ancak. Uzun yıllar Avustralya’da çalışmış, birkaç yıl önce dönmüşlerdi adalarına. Giysilerine bakılırsa ikisi de duldu. Neşeli ve bilge bir halleri vardı. Ayaküstü sohbete daldık. Türk olduğumu öğrendiklerinde tavırları hiç değişmedi. Bana torunlarını, adadaki yaşamlarını anlattılar. Sabah ışığında, kehribar renkli evlerin arasında, masmavi bir denizin kıyısındaki bu daracık rıhtımda melek gibi iki kadınla karşılaşmak beni o anın gerçekliğinden kopardı. Mutlu başlayıp, mutlu biteceğini bildiğim bir filmi izlemek için girdiğim sinemada ansızın filmin içine yuvarlanmıştım sanki.
Gümrükçülerin sabah kahvesini yudumladığı ofisi, rıhtıma yanaşmış hücumbotu geçip adanın içlerine doğru yükselen yolu tırmanmaya başladım. Yükseldikçe manzara güzelleşiyordu. Sol tarafımdaki çayırlarda katır tırmakları açmıştı. Rüzgar kokularını burnuma taşıyordu. Derken mor çiçek öbekleri çarptı gözüme. Yaklaştığımda bunların kekik olduğunu gördüm. Birkaç yaprağı koparıp, parmaklarımın arasında ezdim. Başdöndürücü kokunun eşliğinde, tırmanmayı sürdürdüm.
Daracık taş sokaklar, terk edilmiş, kimileri yıkılmak üzere olan hüzünlü evler, yazlıkçıları bekleyen restore edilmiş, küçük, şirin yapıların arasından geçip limandan yaklaşık 100 metre yükseldiğimde hava açmıştı. Derinden gelen, güçlü bir vapur düdüğü tüm koyda yankılandı. Birazdan kahve fincanına düşmüş balina misali Ro-Ro gemisi belirdi. 200 metre genişliğindeki körfeze müthiş bir manevrayla yanaşıp kıçtan karşı kıyıdaki rıhtıma bağlandığında, burnu neredeyse benim bulunduğum kıyıya değiyordu.

AŞIK İHTİYAR BALIKÇI
 
Asırlık bir çınarın, sakız ağaçlarının altından yürüyüp Kali Strada’nın 500 basamağına yavaş yavaş çıktım. Gialos’u kuşbakışı görebileceğim, adanın en görkemli manastırı Panagia’nın bahçesine girdim. Limandan yukarıya saptıktan sonra, yol boyunca sadece üç kişiye rastlamıştım. Demir parmaklıktan atlayıp, manastırın ön bölümüne geçtim. Geçmişte okul olarak kullanılan yapı 1944’de adadan ayrılmak zorunda kalan işgalci Almanlar tarafından havaya uçurulmuş, daha sonra yeniden yapılmıştı. Bayrak direğinin dibine vardığımda, ayaklarımın altındaki manzara soluğumu kesti. 120 metre yüksekten rıhtım, fener, karşı kıyıdaki taş evler, yanıbaşımdaki tepeye sıralanan eski rüzgar değirmenleri tablo gibi görünüyordu. Adanın üstündeki bulutlar uzaklaşmış, Gökova’ya doğru çekilmişti. Datça kıyıları, elimi uzatsam dokunacakmışım kadar yakındı. Sadece rüzgarda bayrak direğine çarpan ipin sesini ve uzaktaki gökgürültülerini duyuyordum.
Manastırın bulunduğu Rodos Şövalyeleri Kalesi’nden çıkıp, arkadaki Chorio Mahallesi’ne girdim. Daracık sokaklardan, omuzlarım neredeyse duvarlara değiyordu. Bir bakkaldan su, muz, elma aldım. Tabelaları izleyip Simi Arkeoloji ve Folklor Müzesi’ni buldum. Avlusu podima kaplı, küçük kuyusu ve çıkrığı hâlâ duran eski ev müzeye dönüştürülmüştü. Odalarındaki danteller, eski giysiler, fotoğraflar insanı sarıp sarmalıyor, bir eve konuk olmuş duygusu uyandırıyordu. Sıkıntıdan patladığını tahmin ettiğim müzeci kızla sohbet ettim. Bahçesinde oturup, geçmişin hayalini kurdum. Balkonundan denizi seyredip tekrar yola koyuldum.
Kalenin surlarını izleyip, arka taraftan merkeze inecektim. Kibrit kutusu kadar evlerin, taş duvarların arasından yeni yapılmış merdivenin başına vardığımda geniş bir vadi belirdi önümde. Merdiven kenarları adeta kekik bahçesiydi. İşte o anda fark ettim. Üç farklı türdeki kekik aynı anda çiçek açmıştı. Herbirinin moru farklı tonda, kokuları farklı güçteydi. Cennet bahçesinden tepelerdeki görkemli kayaları seyrederek aşağıya indim. Aşağıdaki evlerin birinin bahçesinde, 70’lerinde bir balıkçı ayağındaki çizmelerle güllerine bakım yapıyordu. Çiçekleri koklayıp adeta okşuyor, dökülen yaprakları temizleyip bir torbaya dolduruyor, elindeki kovayla bahçeyi suluyordu. Öylesine sevecen bir üslupla çalışıyordu ki bahçede, 50 yıldır adasına, evine hasret yaşadığını sanırdınız.

YURÜYÜŞÇÜLERİN CENNETİ
 
Aralardan meydana indim, burası geçmişte adanın tersane bölgesiydi. Simi’nin meşhur ustaları 1522’den 1912’ye burada Osmanlı’ya gemi inşa etmişti. Karşılığında Sultan Süleyman’ın fermanıyla adaya ticari özerklik, tüm sularda sünger arama hakkı sağlanmıştı. Simi ticaret ve süngercilikle zenginleşmiş, refah içinde yaşamıştı.
Saatime baktım. Adanın arkasındaki görkemli Panormitis Manastırı’na son minibüsün kalkmasına beş dakika vardı. Koşarak meydanı geçip rıhtımdaki minibüse atladım. Araç hareket etti, Chorio’ya doğru tırmandı, tepeyi aşıp yaklaşık bir kilometre aşağıdaki Pedi Mahallesi’nde durdu. Hata yapmış, yanlış araca binmiştim. Durağa döndüğümde, tek seçenek taksiydi ve şoförler 50 Euro istiyordu. Manastırdan vazgeçip, ada turumu sürdürdüm. Merkezdeki dar sokakları, restoranları keşfettim. Birkaç pansiyona uğrayıp, en uygun fiyatı veren Nikos&Eva’ya yerleştim.
Pansiyondaki komşum 50 yaşlarındaki bir Alman çiftti. “Tam 20 yıldır, yılda iki kez bu adaya gelir 15’er gün kalırız. Bu güzelliği Ege’nin hiçbir adasında bulamazsınız” diyorlardı. Anlattıklarına göre, Simili bir gazeteci emekli olduktan sonra adaya yerleşmiş, şarapçılığı canlandırmış, yürüyüş rotaları hazırlamış, harita içeren bir kitap yayımlamıştı. Bu sayede ada yürüyüşçülerin gözdesi haline gelmişti. Kitaba göre, iki hafta boyunca her gün farklı rotadan yürümek, farklı manzaralarla karşılaşmak mümkündü. Issız koylarda yüzüyor, doğayla başbaşa bir gün geçirdikten sonra sahildeki restoranlarda deniz ürünlerinin tadını çıkarıyorlardı. “Merkezdeki küçük kitapçıda bulabilirsiniz bu kitabı” dedi komşum.
Bahsedilen kitapçı sandıkodası büyüklüğündeydi, kapıdan başımı uzatıp kitabı sordum. Kitapçı mutlu bir yüz ifadesiyle ve gururla Kritikos Sarantis’in yazdığı üç cep kitabını uzattı: Simi’nin Taştan Üzüm Presleri, Sessizlik Anları, Simi’yi Yürüyerek Keşfedin. Son ikisi şarapçılık, süngercilik üzerineydi. Akşam yemekten sonra sahilde yürüyüşe çıkıp, kehribar rengi evleri gün batımında seyrettim. Sonra odama çekilip süngercilerin, şarapçıların öykülerini okudum. Adayı daha çok sevdim.

BAY DG’NİN ŞİKAYETİ

Ertesi sabah adanın fırınından taze çörekler alıp, heykelin arkasındaki balıkçı kahvesine gittim. Duvarlardaki fotoğraflar adanın tarihini özetliyordu. Balıkçılarla sohbet edemesem de, onların haraketli sohbetlerini izledim. Kahvaltımı bitirip, koyun Mouragio ve Harani adlı kuzey mahallelerini keşfettim. Evlerin arasındaki boş, sessiz taş sokaklarda yürüdüm, saçaklarına yuva yapan kuşları dinledim. Rıhtımdaki bir kafede oturdum. Sahibi üç kadından başka ortada kimse yoktu. MP3 çalarımda Hacıdakis’in piyano için yazdığı 35 Şarkı’yı buldum. Doya doya karşı kıyıdaki evleri, manastırı, kiliseleri, kaleyi seyrettim. Kitaplarımı getirebilsem, bir sandalım olsa bu adada hayatımın sonuna kadar şikayet etmeden yaşayabilirdim.
Kilimli’ye gideceğim deniz otobüsünün saati gelmişti. Saat kulesinin dibine gidip, beklemeye başladım. Karşı kıyıdaki kehribar renkli evler, rıhtımdaki tekneleri hayranlıkla izlerken yanımdan 40 yaşlarında, tişörtünde mümkün olabilecek en büyük puntodaki harflerle DG yazan bir erkek telefonla konuşarak geçti. Talihsiz bir Türk tatilciydi bu. Arkadaşına yakınıyordu: “Simi’yi çok övdükleri için geldim. Kardeşim ne biçim ada bu, aşağı yürü rıhtım, yukarı yürü rıhtım. 15 dakikada gezdim bitirdim, dünden bu yana deniz otobüsünü bekliyorum kaçmak için, sıkıntıdan patladım...”

MANOS’UN SINIR AŞAN ŞÖHRETİ

Adanın merkezinde 10 civarında restoran, pek çok kafe bulunuyor. Ben aile işletmesi olduğunu tahmin ettiğim Trawler’ı (Trolcü) çok sevdim. Muhtemelen mutfakta pişiren kadınların eşiydi servis yapanlar. Ahtapot, kalamar ve mezeleri güzel, fiyatları uygundu. Fakat adanın en meşhur restoranı “Türk dostu” olarak bilinen Manos’un Yeri. Istakozu, denizkestanesi çorbası, lakerdası, karidesi Türk yatçılar arasında efsaneleşmiş. Hülya Avşar, Sezen Aksu, Emre Ergani gibi pek çok meşhur müşterisi var. Gece müşteriler Manos’un ekibinin çaldığı müzikle coşuyor. Fiyatlar diğer restoranlara oranla epeyce yüksek.
 
ADANIN YAZ KUTLAMALARI

Simi’de yaz boyu dinsel kutlamalar birbirini izliyor. Halkın geniş katılım gösterdiği festivallerdeki ritüeller izlemeye değer. Bunların bir kısma sadece manastırlarda düzenleniyor: * 24 Haziran: St. John Stafylla’da Pente sahili ve Chorio Mahallesi’ndeki Aya Triada’da kutlama. * 17 Temmuz: Limandaki adacıkta bulunan Aya Marina’da kutlama * 20 Temmuz: Megalos Manastırı’nda İlyas Peygamber Günü kutlaması * 6 Ağustos: Nimborio’daki Sotiros’ta kutlama * 15 Ağustos: Panagia Alithini ve Panagia Myrtariotissa’da kutlama * 24 Ağustos: Nymos’ta Panagia Ypakoi ve Panaga Aithini’de kutlama

Kaynak: Serhan YEDİG

Kaybolarak Gezdim, Daha Mutlu, Daha Severek
Dün, Bugün, Yarın Bu Binada
Markalar Şehri Gaziantep
Yine OSB Rekoru Kıracak
Bayazhan'da Tarihi Eğlence
Hışvahan'a Hayran Kaldım