Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Resim benim varlık nedenim

    ERKAN AKTUĞ erkan.aktug@hurriyet.com.tr
    11.05.2017 - 17:03 | Son Güncelleme:

    Aydın Doğan Ödülü’ne değer görülen Türkiye’de figür resmin özgün ismi Neş’e Erdok, “Resim yapmak için yalnızlık önemlidir. Hayatım boyunca yalnız yaşadım. Resim yapmak benim için varlık sorunuydu. Bizde değişmeyen bazı evlilik biçimleri var. O zaman resim yapamazsınız, resim hobi olarak kalır” diyor.

    Neş'e Erdok /Fotoğraf: Emre Yunusoğlu

    Öncelikle Aydın Doğan Ödülü’yle ilgili duygularınızı öğrenmek istiyorum.
    Hayatımın son döneminde gelmiş güzel bir ödül bu. Biraz şaşırdım, beklemiyordum. Onur duydum. Bu ödülü alabilecek çok insan var. Bana gönderdikleri listedeki isimleri gördüm. Mesela, Nuri Bilge Ceylan vardı, benim çok sevdiğim bir yönetmen. O zaman çok daha fazla sevindim.

    Aileniz sizi Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne göndermeye tereddüt etmiş. Onları nasıl ikna ettiniz?
    Akademi’ye girmeme neden, liseyi bitirdikten sonra geçirdiğim tifo hastalığı oldu. Büyükada’da yediğim dondurmadan dolayı hastalandım. Önce anlaşılamadı hastalığın tifo olduğu. Tabii yorgun düştüm. Ailem Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki eğitim daha rahattır ve beni yormaz diye düşünüp izin verdi. Yoksa Alman Filolojisi’ne yazılmıştım, oraya gidecektim.

    Paris’e gitmenize de itiraz etmişler...
    Evet, tek başına ve aileden uzak olacağım için istemediler ama ağabeyim “Gönderin” dedi. Kendisi de resim yapardı, çok severdi resim yapmayı. Benim gitmeme neden olmuştur.

    ‘68 hareketinin başladığı dönemde Paris’te olmak nasıldı?
    Öğrenciler her yere, duvarlara yazılar yazmışlardı, resimlerin üzerine bile... Bazı hocalar okulu terk etmişti. Öğrenciler dışarıdan kendi istedikleri ressamları hoca olarak getirmişlerdi. Onun için oradaki atölye sistemi eskisi kadar çalışmıyordu. Mesela desen atölyesini kaldırmışlardı. O dönem epey karışık ve dağınıktı. Buradaki Akademi’de hocalarımız çok ilgilenirdi bizimle. Atölyelerin yoklaması vardı, sabah öğle... Daha disiplinli bir çalışmaydı buradaki.

    Figür ve portre ressamı olarak Türkiye resminde çok güçlü ve özgün bir yeriniz var. Tarzınızı baştan beri hiç değişmediniz. Bu tarzı oluştururken nelerden etkilendiniz, neler besledi sizi?
    Figüratif resim alanında benim resimlerim. Önce tabii Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki hocalarımın eğitimi önemliydi. Neşet Günal... Hiçbir zaman kendi resmini bize örnek göstermedi Neşet Günal. Mezun olana kadar onun resimlerini görmedik ama insana olan bakışı bizi etkiledi. Daha sonra burslu olarak İspanya’ya gitmem, oradaki İspanyol ressamlarla müzelerde tanışmış olmam... Goya, Velazquez, Zurbaran... Çok etkilendim tabii. İspanya’dan da etkilendim. Biraz bize benzeyen tarafları var İspanya’nın. Sonra da tabii Fransa geliyor ama İspanyol ressamlarından daha fazla etkilendim.

    RESİMDE HİKÂYE ANLATMAKTAN ÇEKİNMEM

    Figürde en çok neye önem verirsiniz, ifade midir sizi çeken? Alttan alta hep bir şeyi hikâye ettiğinizi düşünüyorum...
    Resimde konunun önemli olduğunu kabul ederim. Hikâye anlatmaktan da çekinmem. Genelde ressamlara eleştiri olarak “Hikâye anlatıyorsun” falan derler. Tabii ki insanların hikâyeleri vardır. Ama bu dolaylı bir şekilde anlatılır. Tabii biçimler aracılığıyla ifadeye ulaşılır. Bende renk biraz ikinci planda kalıyor, daha çok desen ve biçim ön planda. İnsan figürlerinde ise bir çeşit deformasyon var ama bu çok uç bir deformasyon değil. Daha çok ifadeye yönelik, ifadeyi vurgulamak için...


                                  Resim benim varlık nedenim                                                       Fotoğraf: EMRE YUNUSOĞLU

    Bir de Neş’e Erdok resmi dendiğinde hep büyük gözler akla gelir. Göz ne ifade eder sizin için?
    Bakış önemli tabii. Bakış ve bakışın yönü insanı ele veren bir durum. Göz, insanın iç dünyasını açığa çıkaran bir araç.

    Sanat dünyasında sırtını kimseye yaslamadan tek başına bir kadın olarak ayakta kalmakla ilgili neler söylersiniz?
    Özellikle Türkiye’de bazı şeylerden vazgeçmek gerekebiliyor. Öyle şehir şehir dolaşarak resim yapamazsınız, yerleşik olmak önemlidir. Bir de yalnızlık önemlidir. Ben içe kapanık bir çalışma yapıyorum. Onun için bütün hayatım boyunca yalnız yaşadım. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum, öyle gerekiyordu. Resim yapmak benim için önemliydi, varlık sorunuydu. Türkiye’de bu işi yapıp devam ettirmek için normal hayatın biraz tersini yaşıyorsunuz. Mesela Avrupa’da evli ve dört çocuklu kadın ressamlar vardır. Çünkü oradaki evlilik anlayışı da farklı. Bizde hala değişmeyen bazı evlilik biçimler var. O zaman resim yapamazsınız, resim hayatınızda yalnızca bir hobi olarak kalır.

    Çok fazla otoportreniz var. Kendi bedeninizi didik didik ediyorsunuz. Bu bir anlamda kendinizle hesaplaşma mı?
    Tabii bir hesaplaşma var. Bir de insan en çok kendisini tanır, tanımaya çalışır. Ben iç dünyamı araştırmaya çalışıyorum. Bir çeşit günce gibi de oluyor bu durum. Benim yazarlığım yok, şimdiye kadar hiç günce de tutmadım. Bu çalışmalar hayatımızın çeşitli dönemlerinden geriye kalan şeyler. Bunun narsisizmle alakası yok, kendinize bakıyorsunuz. Bir de ben hiçbir zaman aynaya bakıp portre yapmadım. Portrelerimde her zaman fiziki benzerlikler de yoktur, daha çok iç dünya benzeşmesi var.

    Bir söyleşinizde, bir koleksiyoncunun “Daha mutlu resimler yap, daha çok satın alalım” dediğini anlatıyorsunuz. Satış kaygısı hissederek resim yaptığınız oldu mu hiç?
    Hiç olmadı. Daha kolay satın alınsın ya da insanın içini açan resimler yapayım derdim hiçbir zaman olmadı. Bir de düşünürüm, “Mutluluk nedir?” diye...

    Resim benim varlık nedenim                                                           Neş'e Erdok, Gölköy

    KARAMSARIM AMA ÜMİTSİZ DEĞİLİM

    Figürlerinizin dramatik yönü hep ağır basıyor, kasveti hava belirgin. Neden böyle?
    Ben aslında karamsar biriyim. Ama bir ümitsiz bir karamsarlık değil. Önce bir şeyin en kötü tarafını düşünürüm. Mesela bazı resimlerim var, ‘Gölköy’ diye, deniz kıyısında. Onları çok mutlu sanıyorlar ama aslında dikkat ederseniz öyle değil. Biraz hayata böyle baktığım için resimlerimde öyle. İspanya’yı da onun için seviyorum zaten. Onların da hayatı trajik algılama gibi bir özellikleri var.

    Son dönem resimlerinizde göçmenler, Suriyeli çocuklar öne çıkıyor. Toplumsal olayları resimlerinize dahil ederken nasıl bir süreç işliyor?
    Aslında benim ailem de göçmen. Balkan Harbi döneminde Balkanlar’dan kaçıp gelen ve onun neticelerini yaşamış bir aile. Basında duyduklarımız, sokakta gördüklerim, duyduklarım beni çok etkiliyor, sonunda da resimler ortaya çıkıyor. Bana göre ülkesini, evini terk edip gelip buralara gelmek çok acı geliyor.

    RESİM, ROMAN BİTTİ DİYORLAR, ÖYLE BİR ŞEY YOK

    Genç kuşak sanatçıları takip ediyor musunuz?
    Biz okuduğumuz yerden çıkan birçok genç ressamı izliyoruz, konuşuyoruz, sergilerine gidiyoruz. Ama emin olun, bir sürü genç kadın ressam var. Hepsi çok yetenekli ancak genç oldukları için işlerini sergileyecek yer bulamıyorlar. Hayatlarını çok zorlukla sürdürüyorlar. Şimdi tabii çağdaş sanat denilirken güncel sanata geçildi. Başka şeyler de gelişiyor. Grafikerlerin daha çok ressam gibi ortaya çıktıkları bir dönem var. Ressamlar biraz geri plana itildi aslında. Çok yetenekli ressamlar var. Destek görmüyorlar. Roman bitti, şu bitti, resim bitti diyorlar. Aslında öyle bir şey yok. Resim, yapıldığı sürece vardır.

    Video sanatını sevmediğinizi söylüyorsunuz…
    Video sanatının da iyi örnekleri vardır ancak ben bir video işini görmek yerine bir filme giderim. Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmini izlerim. Çok anlamlı bulmuyorum. Yapılıyor, yapılacak tabii ama çok etkilendiğimi söyleyemem. Video yerine kısa film, belgesel ya da film izler daha tatmin olurum. Eylemi de sanat yaptılar dikkat ederseniz. Bana göre değil ama artık eylemi de sanat olarak sunuyorlar.

    Etiketler: kitap sanat
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı