« Hürriyet.com.tr

Güney Ege yaza hazırlanıyor

Yaz konuklarını ağırlamak için hazırlanan, son rotüşların yapıldığı Güney Ege’deydim geçen hafta. Kasabalarda, lokantalarda, plajlarda ve yazlıklarda hummalı bir koşuşturma vardı. Badanalar yapılıyor, balıklar vitrinlere diziliyor, mevsim otları mezeye dönüştürülüyor, yaz başı konuklarıyla eli kulağında olan mevsimin son provaları yapılıyordu.

Mehmet YAŞİN
X

Yaz başlangıcını yaşayan Güney Ege kıyılarında yaptığım geziyi anlatarak sizi kıskandırmak niyetinde değilim. Amacım masum. 15 gün sonra yaşamın nabzının gümbür gümbür atacağı bu cennetlerdeki son sakin günlerin görüntülerini sizlerle paylaşmak istiyorum.
İşe, bu mevsimin yol kenarı süslerinden başlamam lazım. Ağırlık sarı katırtırnaklarında. Zeytin ağaçlarından boş kalan her yerde onları görmek mümkün. Sonra zakkumlar. Yeni yeni açmaya başlayan kırmızı, pembe, beyaz çiçekleriyle zakkumlar, bu yörenin değişmeyen süsü. Aralarda gelincik kümeleri var. Kırmızı buketler halinde sıcak rüzgarla dalgalanıyorlar.
Ya kokular! Otomobilin camını açtığımda, önce kekik kokusu içeriye doluyor. Sonra taze ot, zaman zaman tespih ağaçlarının çiçeklerinden yayılan, ıhlamur benzeri yumuşak koku. Kokular kaçmasın diye camların tümünü açmıyorum. Seslere gelirsek. Yaz başı seslerini bilirsiniz. Kuşların cıvıltısı, erken mesaiye başlayan ağustos böceklerinin cızırtısı. Bir de ağaç dallarıyla ıslık çalan lodosun sesi.
Didim’e doğru gidiyorum. Yol kıyısından giden atların, eşeklerin sırtına odun sarılmış. Daha yazın başında kış hazırlığımı acaba? Yoksa taş fırınlarda ekmek, pide, börek, güveç pişirmek için mi yakılacak bu odun yığınları? Kim bilir! Geçtiğim köylerin caddeleri sakin. Çoğunluk kahve önündeki ağaçların gölgesine sığınmış. Büyük bir olasılıkla, yaklaşan seçimi konuşuyorlar.
Önce ufukta büyüyen kayalık Beşparmak Dağları’nı görüyorum. Geçmişten yüzlerce efsane biriktirmiş koca kayalar üst üste yığılmış, dağa başka dünya görüntüsü kazandırmışlar. Dağdan sonra karşıma hangi görüntünün çıkacağını biliyorum. Çünkü o kadar çok geçip gittim ki bu yoldan. İşte beklediğim manzara: Masmavi Bafa Gölü. Çarşaf gibi suların üstüne dağların görüntüsü yansımış. İki pelikan artarda uçuyor. Kanatları neredeyse suya değecek. Uzakta bir balıkçının kayığı gölün yüzünü yırtıyor. Yılan balığı avcısı olmalı. Meksika Körfezi’nden gelen yorgun yılan balıklarının peşinde dolaşıp duruyor. Kıyıya yakın kayalıkların üstüne tüneyen karabataklar, kanatları açıp, kara-kahve tüylerini kurutmaya çalışıyorlar.

ÖNCE EGE, SONRA DİDİM

Çift yol çalışması var. Onun için asfalt delik deşik, toz içinoe. Zift kokusu, çiçekleri bastırıyor. Hemen camı kapatıyorum. Bafa’yı seyrederken zift kokusunu ciğerlerime çekmek istemem.
Önce Ege denizi görünüyor. Kıyıdan açığa, mavinin tonları sıra sıra. Cam yeşiliyle başlayıp, lacivertle sonlanan bir diziliş. Ege hoş geldiniz dedikten sonra, yazlıklar yolun sağına soluna sıralanıyor. Çoğunun panjurları henüz açılmamış. Didim’e yaklaştıkça yollar kalabalıklaşıyor. Buralarda şortlar ve tişörtler artık gündelik giysi olmuş. Yabancı kadınlar biraz daha cesur. Vücutları her ne kadar kış fazlalıklarından kurtulmamış olsa da, şortların en minisini, dekoltesi en açık tişörtleri giymekten çekinmemişler. Bunlar Didimli İngilizler. Söylendiğine göre 3 bin 500 İngiliz, ev alıp buraya yerleşmiş.
Aktarlar çok meşgul. Dükkana sığmayan mallar, kaldırımda sergileniyor. Boya, badana, tamirat zamanı. Aktarlar başlarını kaşıyacak zaman bulamıyorlar. Bahçe eşyaları satanlar da öyle. Masalar, iskemleler, şezlonglar, hortumlar, boş saksılar. Hepsi kısa bir süre sonra bahçelerde yerlerini alacak. Çiçekçiler de dükkanlarını süslemiş. Her birinin çevresi rengarenk. Hangi renk çiçek ararsanız var. Anlaşılan evlerin önü çiçek bahçesine dönecek. Tek tatsız görüntü, bitmemiş inşaatlar. Rüzgar, beyaz inşaat tozlarını Didim’e doğru üflüyor.
Akbük ve Altınkum’un beyaz kumlu plajlarında, tek tük de olsa şemsiyeler açılmış. Ege’nin sıcaklığı henüz 19 derece civarında dolaşan sularına meydan okuyanlar denizle oynaşıyor.
Lokantalar da hazır gibi. Soğutucularda deniz çipuraları, levrekler, sinaritler, taş barbunları, kalamarlar, ahtapotlar müşterilerin ağzını sulandırıyor. Vitrine baktıkça ızgara, kızartma, tava kokularını duyar gibi oluyorum. Otları unutmamak lazım. Tam mevsimi: Deniz börülcesi, Arapsaçı, enginar, taze iç bakla, ısırgan otu... Sarımsaklı zeytinyağına bulanmış, seçilmeyi bekliyorlar.

MEDUSA’NIN TAŞLAŞTIRAN LANETLİ BAKIŞLARI

Didim, konuklarına sadece yemek, deniz, kum ve güneş sunmuyor. Apollon Tapınağı’nın, yüzyılların işkencesine göğüs germiş, yüzyıllardan beri yıkık dökük de olsa kutsallığından taviz vermemiş görüntüsü de ziyaretçileri büyülüyor. Bu taşların üstüne ne zaman çıksam ben hep büyüleniyorum.
Tapınağın girişindeki Medusa heykelinin kızgın gözlerine artık korkmadan bakıyorum. Ortasından kırılmış olan ve Didim’in sembollü olmayı üstlenen yılan saçlı, çatık kaşlı bu kabartmanın, baktığı insanları taşa çevirmesi efsanesi beni korkutmuyor.
Pers Kralı Darius’un öfkesini ne kabartmış olabilir ki? Tapınağı öylesine yıkmış ki, 180 yıl boyunca kimse taş üstüne taş koyamamış. Komşu Miletliler bu işe soyunmuşlar ama bütçeleri yetişmemiş. Hatta ücretlerini alamayan işçiler, tarihin ilk grevini burada gerçekleştirmiş.
Bodrum’a dönüyorum. Yol arkadaşım Zeki Kaptan (Alkoçlar), güneşin batışı, balıklar, bir iki kadeh içki, dolunay, sessizlik, yakamozlar üstüne öylesine çok şey anlattı ki, tahrik olmamak elde değil. Aslında gün doğumunu da anlatabilirdi. Karaada üstünden doğar doğmaz, gökyüzünü çivitten mora boğan güneşi de anlatması gerekirdi. Anlatmıyor. O görüntüleri kendine saklıyor sanki. Tüm bu güzelliklere kavuşabilmek için, 160 kilometrelik yolu bir an önce tüketip, Bitez Koyu’na kuşbakışı bakan terasa oturmak istiyorum.
Bodrum yolları hâlâ kazılıyor. Bu yaza yetişir mi acaba? Yollar çukur üstüne çukur, araçlar arkalarında samanyolu gibi toz bulutu uzatıyor.
Bitez Yalısı’na döndüğümüzde gün akşam oluyor. Ay karanlığı beklememiş. Karşı tepelerden portakal renginde yükseliyor. Terasa oturuyorum nihayet. Koy, simli bir örtüyle örtülmüş gibi pırıl pırıl parlıyor. Halikarnas Balıkçısı’nın bu parıltıya, “deniz sütü” dediğini anımsıyorum. Ona göre milyonlarca mikroskopik deniz canlısı bu parlaklığa neden oluyor. Balıkçı bu parıltıyı şöyle anlatıyor: “Deniz sütü, elektrikli bir aklıkla yanarak Akdeniz’i tam aylı gecelerdeki karlar gibi ılık bir kar denizine çevirir... Doğu-güney Akdeniz’in bu aydınlanışı, hayatın sabahıdır. İşte bu nedenle Akdeniz’e, Bahri-Sefid, denizin akı, Akdeniz denir...” Ege’yi seyrederken biraz aşağıdaki Akdeniz’i düşünüyorum.
Güney Ege hazır. Güzelliklerini sunmak için sizleri bekliyor.

EFSANELER BAFA KIYILARINDA SAKLANBAÇ OYNUYOR

Bodrum’a doğru gelirken veya Bodrum’dan Milas yönüne giderken kıyısından geçtiğimiz Bafa Gölü’nün karşı yakasını çoğunluk bilmez. Halbuki tüm efsaneler, tüm güzellikler o yakada saklanmıştır. Geçmişin söylencileri dev taşların kuytularında saklambaç oynar. Karşı yakayı iyi bilirim, her gezimde oralarda turlamayı ihmal etmem. Bu sefer de öyle yaptım. Milas-Söke yolunda, önce Euromos yazan oku izledim. Burası Karia bölgesindeki en önemli kentlerdendi. Güneyindeki ovalık arazinin büyük kısmını denetimi altında tutuyordu. Zeytin ağaçlarının arkasına gizlenmiş tapınak, Zeus Lepsynos’a adanmıştı. MÖ 2’nci yüzyıllın başında, Hadrianus döneminde inşa edildiği tahmin ediliyordu. Prof. Dr. Bilge Umar, yöreyi adım adım anlatan kitabında, bunun bir ana tanrıça tapınağı olduğunu öne sürüyordu. Kanıt olarak da, tapınaktaki Zeus heykelinin, tıpkı Efesli Artemis ve Afrodisiaslı Afrodit gibi çok memeli olmasını gösteriyordu. Tapınağın Korint başlıklı 16 sütunu hâlâ ayaktaydı. Yedisinin üstüne, bunların masraflarını karşılayan hakim Menecrates ile kızı Tryphaena’nın, beşine de hakim Leo Quintus’un adı kazınmıştı. Yani antik dönemde de sponsorluk kurumu çalışıyordu.

KAYA DERYASI

Kapıkırı - Heraklia tabelasının gösterdiği yöne saptım. Yol üstündeki Gölyaka Köyü yeni uyanıyordu. Kapıkırı’na giden ince yol, önce gölün kıyısına uğradı. Demir atmış kayıkların arasında yüzen pelikan ve meke kuşları, bizi bir süre süzdükten sonra, durgun sularda balık aramaya devam etti. Küçük koyu geçince birden kendimizi bir “kaya deryası”nın ortasında bulduk. Yuvarlak dev kayaların arasından yürürken bir masalın içinde dolaşıyormuş hissine kapıldım. Taşların çevresinde hala düzenli şekilde uzanan antik duvarlar göze çarpıyordu. Burası Karia kenti Latmos’tu. Adını, sırtını dayadığı Latmos (Beşparmak) dağından almıştı. Kral Mausolos tahta çıktıktan sonra buraya Heraklia adını vermişti. Ama Yunan dünyasında tanrı Herakles’in adını taşıyan o kadar çok kent vardı ki, onlarla karışmasın diye burası “Latmos’un Eteğindeki Heraklia” diye anılır oldu.
Antik çağda Bafa Gölü, Latmos Körfezi’nin doğu ucuydu. Batı yönünden gelen gemilerin son limanıydı. Körfezin batı bölümü, Menderes Nehri’nin taşıdığı alüvyonlarla dolunca, burası deniz kıyısından birkaç kilometre içeride kalan bir göl halini aldı. Suyu zaman içinde tuzunu yitirdi, bir tatlı su gölü haline dönüştü.
Hem Shakespeare’e hem İngiliz şair Keats’e ilham kaynağı olmuş Çoban Endymion efsanesi de, Heraklia’nın sırtını dayadığı Beşparmak Dağları’nda geçmişti. Ay Tanrıçası Selene, bu dağlarda sürülerini otlatan yakışıklı çoban Endymion’a aşık olmuştu. İki sevgili mağarada gizli gizli sevişmeye başladı. Zeus duyunca, çobanı bir daha asla uyanamayacağı ama sonsuzu kadar genç kalacağı büyülü bir uykuya yatırdı. Endymion, Hıristiyanlık döneminde yerel azize dönüştü.

KAYALAR ARASINDA MOTOKROS GÖLDE DALIŞ VE LEZZET AVI

Bafa Gölü, nedense bugüne kadar gözlerden uzakta kaldı. Oysa turizm pazarı için çevresinde “satılacak” o kadar çok etkinlik var ki. Örneğin, sekiz kişilik bir Fransız grubuyla karşılaştım. Altlarındaki kros motosikletlerle dağa tırmanmaya çalışıyorlardı. Beşparmak Dağları’nı tanıyanlar, ne kadar geçit vermez olduğunu iyi bilir. Üst üste yığılmış kaya bloklarının arasından inekler bile zor yürür.
Gurubun başındaki rehbere, nereye, nasıl gideceklerini sordum. Motosikletlerle kayadan kayaya atlayarak Çine’ye gideceklerini söyledi. Meğerse bu dağ, Avrupalı kros motosikletçilerin gözde parkurlarındanmış. Tanıtılmadığı için geleni gideni az oluyormuş. Rehber ayrıca, trekking için de heyecan verici rotaların, patikaların olduğunu söyledi. Yazın yine yabancı yürüyüşçüler bu yollardan zirveye tırmanıyormuş.
Göl rüzgarla da oldukça dost. Menderes Nehri’nden kopup gelen şeker tadında bir rüzgar hiç eksik olmuyor. Yani sörfçüler için yelken açacakları nefis bir alan. Suyun altını sevenler için de cazip. Etrafta dalan birkaç amatör dalgıç, suyun altındaki görüntüleri anlata anlata bitiremiyor.
Göl, balık açısından da zengin. Meksika Körfezi’nden gelip burada yumurtlayan yılan balıklarının lezzeti anlatılır gibi değil. Göl kefali beyaz etiyle damakta unutulmaz tatlar bırakıyor. Gölün az tuzlu suyunda büyüyen çipuralar, insanın damağını çatlatacak kadar lezzetli, gölün levreklerinin lezzeti ise dillere destan. Balıkçılığa meraklı olanlar, gölde balıkçılık yapanların kooperatifinden alacakları özel izinle, burada balık tutma zevkini tatmin edebilir. Tabii bunun için sayı, büyüklük gibi bir takım kriterler koymak gerekir. Böylelikle balıkçılar da ekstradan para kazanmış olur.
Kros motosikletleri, trekking, sörf, dalış, balık avı, tabii ki lezzetli yemekler, muhteşem manzara ve şaşırtıcı bir geçmiş ve o geçmişin kalıntıları... Bafa Gölü için düşünme üretilmeye başlanırsa, sanırım başka cazibe noktaları bulunabilir. Yeter ki gölün üstüne biraz kafa yoralım.

Kaynak: Mehmet YAŞİN

Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Safranbolu konakları beyaza büründü
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Kendinizi zengin hissedeceksiniz! 'Türk Lirası'nın değerli olduğu ülkeler...
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Hindistan'ın gizemli halkı! Öyle bir hayatları var ki...
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Bu köyde sıcaklık eksi 47 derece!
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Safran tadında bir rota
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Bir günde gezilecek ülke: Kosova