« Hürriyet.com.tr

Ediz ve Ötesi

Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
X

Üniversitede tanıştığım en iyi arkadaşlarımdan birini, uzun süredir hastalıklarla boğuşan yaşıtım Ediz Doğan’ı kaybettim dün.

 

Cenazesi bugün Bursa’da toprağa veriliyor ve ben, onca sevdiğimi son yolculuklarına uğurlamış, hatta o zor anlarda insanın içinden yükseliveren bir metanetle kefenli bedenlerini -gözlerim dolu dolu da olsa- hüngür hüngür ağlamadan taşıyabilmiş olmama rağmen Ediz’i defnetmeye cesaret edemedim.

 

Çünkü ailesinin, yakınlarının, dostlarının, Ediz’in görmeyi isteyeceği türden bir huşu ile tamamlayacağına emin olduğum o törende kendimi kontrol edememekten, kadere isyanla orada, o evde, o camide, o mezarlıkta sükûneti bozmaktan korktum.

 

* * *

 

Ediz ile 2002 yılında, İstanbul Siyasal’ın arka bahçesinde bir ders arasında bankta oturup, Süleymaniye Camii’nin, ana kubbesi ve onun etrafındaki kubbecikleriyle oluşan o taştan şelalesini seyre dalmışken tanışmıştım.

 

Ediz ile birkaç ortak dersimiz vardı ve çoğu siyaset, felsefe ağırlıklıydı. Temiz havada, tarihi yerleşkedeki o muhteşem manzarayı izlemek, belki hakkında bir şeyler okumak içimizi ferahlatıyordu.

 

O gün tesadüfen yanımdaki banka oturan Ediz, bir Süleymaniye’ye, bir de elimdeki kitaba baktığımı görünce ne okuduğumu sormuştu. Murat Belge’nin ‘İstanbul Gezi Rehberi’ni gösterdim; içinden, caminin yapımına dair birkaç anekdotu aktardım.

 

Ediz elbette hepsini biliyordu. Benden katbekat fazla okuyup yazan bu parlak genç; kısa boyu, sakalını kesiş tarzı, yuvarlak çerçeveli gözlükleriyle bana toy bir üniversite öğrencisinden çok, SSCB’nin ilk yıllarındaki o muhalif Rus aydın tipini, belki biraz Menşevikleri hatırlatmıştı.

 

Oysa Ediz, kendisi hakkında böylesine “yabancı” bir benzetme yaptığımı bilse hiç şüphesiz beni fırçalardı. Biraz da sağlık sorunları yüzünden kısa ömründe uzun bir süreyi yatakta geçirmesi nedeniyle edebiyatımızın en seçkin eserlerini hatmetmiş olması sayesinde ne güzel bir Türkçe konuşuyordu.

 

Ona sadece tek bir kez “edebi bir ukalalık” yapabilmeyi, tabiri caizse caka satabilmeyi başarabildim.

 

Zannederim 2004’te bir gün Beyazıt’taki çınar altında otururken kadın-erkek ilişkilerinden, evlilikten bahsediyorduk. O günlerde benim bir kız arkadaşım vardı ve Ediz kendisini bu açından başarısız sayıyor, tavsiye istiyordu.

 

Kısmet” gibi Ediz’in muhtemelen ne bilimsel, ne de estetik bulacağı, dolayısıyla kendisini hiç de ikna etmeyecek bir kavramla konuyu kapatmaya çalıştım. Sonra ikimizin de çok sevdiği ve bir anlamda dostluğumuzun mihenk taşı olan Ahmet Hamdi Tanpınar’dan şu cümleleri ezbere okudum:

 

“<ı style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin mutlaka hayatta bir devam istemeli ve neden bir ihtiras sahibi olmalı? Bütün bunların lüzumu ne? Bütün pınarlardan içmiş olsam bile ne çıkar? Lezzetle bitirdiğimiz her kadehin ardında hep aynı ifrit, kül rengi hadekalarında (gözbebeği) hiçbir aydınlığın gülmediği kayıtsız, sabit gözlerle sarhoşluğumuza gülecek olduktan sonra… Ömrümüzü idare eden kudretler, arzularımıza ne kadar uygun olursa olsunlar, bizi ondan kurtaramazlar. Bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur.”

 

Ediz’in zekâ fışkıran gözleri parladı. Bu alıntının Tanpınar’dan olduğunu hemen anlasa da, hangi eserinden olduğunu hemen çıkaramamıştı. “Huzur” mu yoksa? Çokbilmiş bir edayla cıkcıkladım, “Bir Bursalı olarak bilmemen ne kadar ayıp. Elbette ‘Bursa’da Zaman’ denemesinden” dedim.

 

* * *

 

Mezuniyetin ardından Ediz Bursa’ya döndü. Giderek daha az görüşür olduk. Ara sıra birbirimize kitaplar gönderirdik. Bunlar genelde ucundan da olsa Tanpınar’a dokunan yeni yayınlar olurdu. Ona en son Deleuze’den ‘Bergsonculuk’u gönderdiğimi hatırlıyorum.

 

Ben internetten aldığım bir kitabı doğrudan Ediz’e gönderirken, o armağan verme konusunda bile çok daha incelikliydi. 27 Mayıs 2005’te Tanpınar’ın ‘Yaşadığım Gibi’sini bana yollarken, kapak içine şunları yazmış:

 

“<ı style="mso-bidi-font-style: normal">Sadece üç senedir tanıdığım, fakat kısa kısa da olsa birlikte geçirdiğimiz nitelikli zamanlarla arkadaşı olmaktan çok keyif aldığım Emre’ye; sağlık, mutluluk ve Tanpınar’la dolu bir yaşam dileğiyle…”

 

Ediz’in iyi dileklerini sıralarken sağlığı başa koyması, kendi sıkıntılarıyla yoğrulan bilinçaltının samimi bir dışavurumuydu muhtemelen…

 

O kadar istememe rağmen uzun süredir belki ben de bu yüzden, bu konuda içten içe duyduğum bir korku nedeniyle, “Ya onu daha zayıf bulursam” diye korkarak ve belki biraz daha görüşmemem halinde bir dahaki sefere onu karşımda daha sağlıklı görebileceğime dair totemsi bir inançla Bursa’ya gitmeyi erteliyordum.

 

* * *

 

Elbette her ölüm erkendir ve sevdiklerini kaybeden herkesin son dönemde onlarla yeterince görüşememiş olmak nedeniyle kadere hazin serzenişlerde bulunduğunu biliyorum, ama benimki daha acı bir hayıflanma... O kadar kopmuşuz ki, Ediz’in geçen yılsonundan beri “Bursa Haber” için köşe yazıları yazdığını ve kısa süre önce kritik bir ameliyata girdiğini bile ölümünden sonra fark ettim.

 

Hayat” başlıklı son yazısında, “<ı style="mso-bidi-font-style: normal">Yaşam eşek şakalarıyla karşımıza çıktığında bir manevrayla sıyrılma gayreti içine giriyoruz doğal olarak. Ben bu manevra için biraz zaman talep ediyorum. Bir süre izin isteyeceğim. Geri geleceğim... Şimdilik güle güle” diyor Ediz.

 

Ediz bana hiç yalan söylemediğinden, bu sözleri, bu dünyanın ötesindeki bir dünyaya inancımı artıyor.

 

İnsanlığın okumadığı bir kitap olarak -şimdilik- rafa kaldırılmış sayıyorum bu güzel insanı.

 

Onun gibi, tarihe geçmesi, daha fazla iz bırakması gerektiği halde hayatın bize bunu çok gördüğü kim bilir daha nice insan var…

 

Bana hediye ettiği “Yaşadığım Gibi” kitabında, “İnsan ve Ötesi” başlıklı denemesinde Tanpınar’ın dediği gibi:

 

“<ı style="mso-bidi-font-style: normal">Bu insanları bir uykusuzluk gecesinde sadece bir gölge gibi görmüştüm; şimdi bu gölgeler beni yavaş yavaş, daha ötelere, daha derinlere çağırıyor. Başlarının etrafındaki aydınlık değişiyor, muammalarını çözmeye çalıştıkça bir yığın çetrefil meseleyle karşılaşıyorum. Bu meseleleri buldukça elimde insan gücü denilen şey külçeleşiyor, mücerret ve müphem kavramlar halini alıyor. Ortaya insanı yapan kaderin asıl mekanizması çıkıyor ve ben anlıyorum ki, insandan ötede bir şey, onu zaaf ve kudretleri ile, talih ve talihsizlikleri ile yaratan ve idare eden çok kuvvetli bir şey var.”

 

Öyle değil mi, sevgili dostum?

 

* Hürriyet Gazetesi Dış Haberler Şefi Emre KIZILKAYA’nın iletişim bilgileri ve bloguna http://about.me/emrekizilkaya adresinden ulaşılabilir.

Kaynak: Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI

Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Medeniyetin uğramadığı yer! (Wakhan Koridoru)
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Şanlıurfa’dan gastronomi atağı
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Chistmas’a geldik biz...
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Koltuğunuzu manzaraya göre seçin
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
36 saatte Trieste
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Avrupa’nın en güzel noel pazarları