GeriSeyahat Çarşıları, sokakları rengarenk üstelik vizesiz gidilebiliyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Çarşıları, sokakları rengarenk üstelik vizesiz gidilebiliyor

Çarşıları, sokakları rengarenk üstelik vizesiz gidilebiliyor

Dimitri Stoyanof (60) İstanbul Anadolu Yakası’nda bir kült haline gelmiş Beyaz Fırın’ın dördüncü kuşak sahibi. Genç yaşından beri başını alıp seyahate gitmeyi seven, gittiği her yerde yüzlerce kare fotoğraf çeken bir gezgin. Şimdiye kadar pek çok ülke gezmiş. "Avrupa artık bitti. Çünkü Türkiye çok gelişti ve artık ülkemizin her yerinde Avrupa’daki her şeyi görmek mümkün. Bu yüzden Vietnam, Kamboçya, Hindistan ya da Fas gibi yerlere gitmek lazım" diyor.

Ailem 1830’larda Makedonya’dan İstanbul’a göç etmiş. Büyük dedem George Stoyanof, Balat’ta bir simit fırını kurarak pastacılığa ilk adımı atmış. 1864’te oğlu Kozma, meşhur Sarıyer Börekçisi’ni, 1874’te diğer oğlu Grigor ise Karaköy Börekçisi’ni açmış. Yani meşhur Sarıyer ve Karaköy börekçilerinin yaratıcıları bizimkiler. 1900’lerin başında Kadıköy’e taşınmışlar. 1948’de Kadıköy’de doğdum. Ailenin en muzuruydum. St. Joseph Lisesi’ndeki zorlu yıllarımdan sonra üniversite okumak istemedim. Askerlikten sonra 1972’de bir toptancı açtım. 1978’de babam ve amcam rahatsızlanınca da Beyaz Fırın’da diğer amcamla birlikte çalışmaya başladım. Birkaç yıl sonra burayı bölüştük. O Beyaz Pastane’yi aldı, ben de Beyaz Fırın’ı. Hálá işimin başındayım.

SANDIK ÜZERİNDE UYUDUK

Yıllardır gezmeye pek meraklıyım. Sanırım şimdiye kadar 100’e yakın ülke gördüm. Gezginlik ailemden miras. Mesela 90’larındaki dedeme hasta yatağında "İyileş de seyahate gidelim" dediğimde kesinlikle "gelmem" demezdi. Ancak çocukluğumda imkanlarımız kısıtlıydı. 1960’larda otomobil, daire fiyatına satılırdı. Amcamlarla ortak minibüs aldıktan sonra Sapanca ya da Kemerburgaz’a gitmeye başladık. O zamanlar buralar şehirdışı sayılırdı.

17 yaşında, St. Joseph’ten Mustafa ve Süleyman adlı iki arkadaşımla İzmir’e gittik. Hatta en büyükleri ben olduğumdan anneleri bana sıkı sıkı tembihler etmişti. Vapurla Bandırma’ya gidip trenle İzmir’e geçtik. Meğer fuar dönemiymiş, otellerde yer yokmuş. Bir tanıdığın ofisinde, bir hafta limon sandıkları üzerinde uyumuştuk. Ama İzmir ve civarında gezmediğimiz yer kalmamıştı.

TUR ARAR, ATLAR GİDERİM

İzmir’den sonra çok gezdim. 1975’te kolumu kaldıramayacak şekilde bir sinir ucu iltihabı geçirdim. Yataktan çıkacak enerji bulduğumda, tam iyileşmeden, eşimle Avrupa seyahatine çıktım. Paris, Amsterdam, Londra, Madrid, Roma ve Atina’ya gittik. Pek çok entresan olay yaşamıştık. O yıllarda Türkiye’den yurtdışına çok kısıtlı miktarda döviz çıkarılabiliyordu. İstanbul’da verdiğimiz parayı Paris’te döviz olarak teslim edecek birini bulduk. Paris’te bir Rus çıktı karşımıza. Sokak ortasında tomarla parayı çıkarıp saymaya başladı. "Ne yapıyorsun! diye bağırdım. Bunun üzerine "Merak etme, Avrupa’da paran garanti altında" dedi.

Son beş yıldır çok geziyorum. Geçen şubatta 28 günde üç kez yurtdışı gezisine gitmişim. Çünkü tur şirketleri beni bilir. Son dakika iptalinde arar. Hayır, demem. Fas’a da bu vesileyle gittim.

Aslında turlara katılmayı sevmem. Kişisel gezi daha ekonomik olabiliyor. En kötüsü herkesin gördüğü yerleri görüyor, herkesin çektiği fotoğrafı çekiyorsunuz. Bir de yerlilerle konuşma, tanışma, kaynaşma imkanınız çok az oluyor.

II. HASAN CAMİİ BİR SARAY GİBİ

Fas’a mart ayında gittim. İstanbul’da havalar çok soğuk olmasına rağmen Fas bahar gibiydi. Kışın Fas’ın en güzel yanı ılık olması. Vize de istemiyor. Turumuz Kazablanka, Rabat, Fez, Erfoud, Verzazat, Marakeş üzerinden oldu.

Önce Kazablanka’ya gittik. Fas, Afrika’dan çok bir Fransız kültürü almış gibi. Dar sokaklar, taş yollar, iki-üç katlı mavi beyaz evleri çok güzel. Örneğin Tunus’ta sokaklarda gezerken çölün etkileri görülüyordu, her yer toz içindeydi. Ama Kazablanka’da buna rastlanmıyor, oldukça temiz. Tarihi eserlere çok daha saygılılar, dünyaya daha Avrupalı gibi bakıyorlar.

Satıcılarıyla rengarenk sokakları, sıcak güneşi bir harika. Şehir 1900’lerde Fransızlar’ın da gelmesiyle ikiye ayrılmış gibi. Bir bölümde medina denilen eski mahalleler, diğer yanda geniş caddeler ve modern mimari var. Ülke monarşiyle yönetiliyor, İslam’ın kuralları geçerli. Sokaklarda her tarzda giyinmiş insan görmek mümkün. Kazablanka’da gördüğüm en çarpıcı şey, gözlerimi bir türlü alamadığım ve incelemekten bıkmadığım II. Hasan Camii oldu. Bizim mimarlarımız hálá Sultanahmet, Ayasofya gibi tarihi eserlere benzeyen işler yapmaya çalışıyor. Ama o zamanki sanatı, işçiliği yakalamaya çalışmaya gerek yok. Büyük beton, cam, çelik gibi modern zamanın malzemeleri kullanılarak yeni şeyler üretilebilir. Kazablanka’dakiler pek çok konuda bizden çok gerideler ama yaptıkları cami görülmeye değer, bir saray gibi. Burası Kral 2. Hasan tarafından inşa ettirilmiş. Mekke’deki Mescid-i Haram’dan sonra dünyanın en büyük ikinci camisi. Fransız mimar Michel Pinseau tasarlamış, Atlantik kıyısında deniz doldurularak kazanılan alanda Bouygues inşa etmiş.

Aynı anda 25 bin kişi namaz kılabiliyor. 210 metreyle dünyanın en uzun minaresine sahip.

YEMEKLER ET VE BAKLAGİL AĞIRLIKLI

Fas denince aklıma bu camiden sonra deri atölyeleri, tabakhaneler geliyor. Küçük havuzlarda derinin işlendiği atölyeleri turlardan kaçıp keşfettim. Fransızca bildiğim için zorlanmadım. En ilginç olay, turdan kaçıp arka sokaklarda fotoğraf çekerken bana kadın satmaya çalışmalarıydı. Güzel bir kapının fotoğrafını çekerken, turist olduğumu anlayınca teklifte bulundular. Dar sokaklarda gezerken ibrikle su satanlara, seyyar satıcılarda rengarenk terlik, şapkalara rastladım. Pek çok yerel lezzet sunan restoran gördüm. Sağlık sorunum olduğu için tadamadım ne yazık ki. Gördüğüm kadarıyla yemeklerinde et ve baklagil ağırlıkta. Sebze pek kullanmıyorlar.

Çok güzel eski, avlulu, taş evlerden bazıları turistlerin gezmesi için açılmış. Şehrin otelleri de evleri kadar güzel. Örneğin bizim kaldığımız eski görünümü verilmiş yeni bir oteldi. Ama isteyenler yerlilerin işlettiği otantik pansiyonlarda kalıp hem yöresel yemekleri yiyebilir, hem de insanlarıyla rahat rahat sohbet edebilir. Bunlardan bir tanesine gezerken uğramıştım. İçerisi beklediğimden çok daha temiz ve bakımlıydı. Turla gitmiş olmasam burada kalmayı tercih ederdim. Çünkü yerlilerle yan yana yaşamak bambaşka bir şey.

ÇÖLE GİDERKEN KARLI YOLLARDAN GEÇTİK
/images/100/0x0/55ea3077f018fbb8f8707587

Fez, hálá Ortaçağ atmosferinde. Kapalıçarşı ya da Mısırçarşısı benzeri pek çok çarşısı var. En çok ilgimi çeken kapılardaki tokmak çeşitleriydi. Kadınlar için küçük, erkekler için büyük tokmak takılıyor kapılara. Misafir tokmağı çalınca, ev sahibi kadın mı erkek mi anlıyor. Farklı kokular barındıran, rengarenk satıcılarıyla şenlenen Fez sokaklarında dükkan önünde çalışan bakırcı, iplikçi, aynacı, kumaşçı ve terlikçiler şehre ayrı bir hava katıyor.

Fez’den sonra yolumuz Erfoud’a düştü. Burada dağ yolu üzerinde bir manastıra giderken enteresan bir kanyona uğradık. İsteyenler buraya şehirden araç kiralayarak da ulaşabilir. Manastırın dikkat çekici özelliği giriş kapısıydı. Eğilerek girilmesi için alçak yapılmış. Bana Mardin’i anımsattı. Erfoud evlerindeki el işçiliği, oymalar harika. Kentin ardındaki karlı tepeyi aştıktan sonra çöle ulaştık. Çoğu kişi çölü sıkıcı bulur, bence bozkırdan çok daha güzel. Kumdaki ışık oyunları fotoğrafçı için çok cazip. Doğası kendine özgü: Böcekleri, develeri, rüzgarı, sıcaklığı... Çölü gezmek birkaç saat alıyor. Mutlaka dize kadar çizme giymek şart. Kumda bata çıka yürümek gerekiyor. Çölde Tuaregler’i, taş evlerini, deve kervanlarını da görebilirsiniz.

DERİ VE AYNA ALABİLİRSİNİZ

Fas’taki son durağımız efsanevi Marakeş oldu. Nüfusu 1,5 milyondan fazla. Atlas Dağları’nın eteğinde kurulmuş. Diğer şehirlere nazaran çok daha renkli ve hareketli bir yaşam tarzı var buranın. Geleneksel çarşısı, Jemaa El Fnaa Meydanı, Bahai Sarayı, Palmeraie (Palmiye) Koruluğu, Koutoubia Camii, Aguedal Bahçeleri görülmesi gereken yerler arasında. Jemaa El Fnaa Meydanı’nda kobra oynatıcıları ve maymun terbiyecileri izlenebiliyor. Meydandan içeri girince hediyelik eşya satan mağazalara ulaşabilirsiniz. Fas’tan hediye getireceklere tavsiyem deri, ayna ve renkli terlikler...

FOTOĞRAFLARI KİTAP OLDU
/images/100/0x0/55ea3077f018fbb8f8707589


Dimitri Stoyanof, amatör fotoğrafçı. Sevenleri ve ailesinin "Mitko" diye hitap ettiği Stoyanof’un 16 yaşından beri çektiği fotoğraflar Beyaz Fırın’ın Kadıköy, Çiftehavuzlar, Erenköy, Suadiye ve Ataşehir şubelerinde sergileniyor. Yoğun istek üzerine de bunu "Mitko’nun Objektifinden / Nature" adıyla kitaplaştırdı. 97 ülke ve yaklaşık 400 şehir gezen Stoyanof, Boyut Yayın Grubu’ndan çıkan ilk kitabında doğada çektiği detay fotoğraflara yer verdi. Kitabı, Beyaz Fırın’ın şubelerinde kasa yanında bulmak mümkün.

en sevdiği 5 yer

Vietnam, Kamboçya, Peru, Divriği (Sivas), Las Vegas

ne yiyor ne içiyor

Yöresel yemekler ve içecekler

ne giyiniyor

Rahat, spor kıyafetler

nerede kalıyor

Merkezi konumdaki temiz pansiyonlarda

kimle seyahat ediyor

Yalnız ya da eşiyle

neyle seyahat ediyor

Uçak ve otomobil

ne alıyor

Kibrit biriktiriyor

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle