GeriSeyahat Bir pazar melankolisi testi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Bir pazar melankolisi testi

Bir pazar melankolisi testi

iPod’uma 16.5 saatlik müzik doldurdum.Hepsi sevdiğim şarkılar.En sevdiğiniz CD’de bile, beğenmediğiniz birkaç şarkı vardır.Bu öyle değil, her birini tek tek kendim seçtim.* * *Geçen gün otuz yaşlarının başındaki bir arkadaşım bu şarkıları dinledi.‘Gerçekten çok güzel şarkılar. Ama yenilerden beğendiğin hiç şarkı yok mu?’ diye sordu.Nostalji, insan ruhunun en ağır duygularından biridir.Bazı psikologlora göre ise, dozu arttığında ağır bir melankolik vakaya dönüşür.Anlayacağınız düpedüz hastalık...Allah’a şükür ruhumdaki yenilikçilik de en az onun kadar tedavisi olmayan bir hastalıktır.Böylece ikisi birbirini dengeler.Yine de düşünmedim değil.iPod’uma kendi ellerimle yüklediğim şarkıların çoğunun, biraz gerilere ait olmasının sebebi nedir?* * *Tam bunları düşünürken Erkan Özarman aradı.Enrico Macias’ı Türkiye’ye getiriyormuş.İçimdeki dünyalar savaşında durum birden değişti.iPod’uma baktım. Sekiz tane Enrico Macias şarkısı var.Meğer yenilikçi tarafım ricat etmek için bahane ararmış.Sanki gaipten gelen bu ilahi telefonla tekrar çocukluğuma döndüm.* * *1963, hepimizin hayatında çok önemli bir yıldı. Kızlarda hula hop, erkeklerde düşük belli pantolon ve ince yaldızlı kemer modası geçmek üzereydi.Beatles biraz gecikmeyle hayatımıza girmişti.Üç arkadaş, hayatımızın, aileden uzak ilk yaz tatilini yapıyorduk.Kızılay tipi çadırı alıp, İzmir’in Klizman bölgesinde deniz kenarında bir arsaya çadırımızı kurmuştuk.Yanımızda babamın Almanya’dan getirdiği Telefunken marka transistörlü radyo vardı.Saçlarımızı uzatmaya başlamıştık. ‘Love me do’ ve ‘She loves you’ ile Beatles artık hayatımızın parçasıydı.Ama o yıl iki şarkı daha listelerimizi zorluyordu.Adamo’nun ‘Tombe la neige’i ile Enrico Macias’ın ‘O guitare, guitare’ şarkıları. Ve tabii ‘Solerenza’sı...* * *O yıllar kafamız bugünkünden de karışıktı.Bir yandan Sartre’ın ‘İş İşten Geçti’sini okuyor, bir yandan Erico Macias’ı dinliyorduk.İçimizdeki ‘arabesk’i itiraf edebilmemize daha uzun yıllar vardı.Enrico Macias cıvıl cıvıldı.Yıllar sonra Coşkun Sabah’ın udunu da aynı Akdeniz keyfiyle dinleyeceğim aklımdan bile geçmiyordu.Enrico Macias, kendini beat generation olarak tarif eden bizlerin içindeki arabesk bölgeye yerleşen ilk varoş çocuğuydu.Yani müziğin Metin Oktay’ı gibi bir şey.* * *Ona Batılı demek doğru olur mu bilmiyorum.Önce coğrafyası.Kuzey Afrikalı bir göçmen.Gırtlağının rengi kadar teninin rengi ile de sapına kadar Kuzey Afrikalı.‘Vatanımı ve evimi terk ettim’ derkenki hüznüyle Fransa’da sanki hep ‘oturma izni’ ile ikamet eder gibi duran bir insan.Belki de o yüzden hep Türkiye ile Türklerle akraba kalmış.Belki de o yüzden ilk gençliğimizin Beatnik kasırgasında bile içimizde bir yerde öyle dimdik kalmayı başarmış.Hep o gırtlak, hep o ut gibi çalınan gitar.Hep geride bırakılanların hüznü. Ama hep şen şakrak bir şeyler.Hem ağlarım, hem yalvarırım, hem acırım, hem acındırırım, hem şıkır şıkır oynarım durumu.Arabeski bundan daha güzel tarif eden fiiller terkibi olabilir mi...* * *Oysa bu hafta ‘Paris Combo’ dinliyordum.De Dee Bridgewater’ın Anglosakson ismiyle hiç de mütenasip olmayan ağır Fransız şarkılarına takılıyordum.Görüyor musunuz kader beni yine nerelere sürükledi.Oradan oraya koşmaktan bitap düşmüş bir arkadaş telefonu, hop, aklım yine başka yerde.Hani bazı doktorların ‘Fazlası melankolik bir vakadır’ dediği o gerilere gitme duygusu.Meğer gitmesi ne kolay, dönmesi ise ne zormuş...