GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

İşte o sözlerin küresel şifresi 

Mesajı aylar öncesindeki bir yemekte almıştık. 

Kısa süre önce Pekin ve Şanghay’daydım.

AK Parti’nın dış ilişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehdi Eker’le Çin Komünist Partisi’nin bir toplantısına katılmıştık.

Mehdi Bey davet etmişti. Sağolsun, neredeyse bütün toplantılara katılma hakkı almıştım. 

O nedenle çok sağlıklı izlenimler edinmiştim.

ÖĞLE YEMEĞİ VE ELÇİMİZ

En dikkat çekici gözlemi ise kongre binasında yediğimiz bir öğle yemeğinde edinmiştim...

Parti temsilcisi söze şöyle başlamıştı:

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Büyükelçi olarak en yakın danışmanı ve milletvekilini göndermiştir. Bu bizim için onur vericidir. Ayrıca işbirliğimizin en yüksek düzeyde birinci ağızdan süreceğine olan güvenimizi pekiştirmiştir...”

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “yeni dostlar” sözünün ilk mesajıydı duyduğumuz...

Dahası var...

Pekin’de neredeyse her görüşmede “Türkiye ile yakın işbirliği” kavramı kullanılıyordu. 

Ama öyle klasik bir diplomasi diliyle değil...

NEDEN UZAKDOĞU 

Pekin Büyükelçimiz A. Emin Önen genç ve dinamik bir isim. Bir ara şöyle demişti:

“Neden Uzakdoğu deriz ki? Oysa ABD de Çin kadar uzakta değil mi?”

Bu sorunun elbette bir cevabı var. Ama Türkiye’nin siyasi tarihiyle birlikte başka bir yazı konusu olur. 

Emin Önen hemen kolları sıvadı. O günden beri Türkiye-Çin projeleri için büyük bir hızla çalışıyor... 

VE BAŞKANIN MÜTHİŞ MESAJI

Şimdi aktaracaklarımın bugün ABD ile yaşadıklarımız açısından çok dikkat çekici olacağını düşünüyorum. 

Çünkü mesele yalnızca bizimle ABD arasındaki bir mesele değil. 

ABD ile dünya arasında bir mesele bu. 

İşte o nedenle Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in, “Dünya Siyasi Partiler Yüksek Düzey Diyalog Toplantısı”nda verdiği mesajlar bugünü anlatması açısından çok değerli...

Başkan Jinping soruyor:

- Bu gezegende bir aile olarak uyum içinde nasıl yaşayacağız?

- Güvenlik içinde nasıl yaşayacağız?

- Refah ve huzur için ortak geleceğimizi nasıl paylaşacağız?

Ve ortaya attığı şu kavram:

İnsanlığın ortak kaderinin yeniden inşaası...”

Dikkat edin...

Bu sözleri BM’nin daimi güvenlik konseyi üyesi bir ülkenin devlet başkanı söylüyor.

Üstelik bunu BM genel kurulunda değil, orada olmayı meslek edinmiş diplomatlara değil...

O ülkelerin siyasi parti temsilcilerine söylüyor...

Eritre’den İngiliz İşçi Partisi’ne kadar dünyanın 120 ülkesinden 200 siyasi parti temsilcisi orada.

Bunun adı şudur.

“BM’yi halklara açmak...”

İşte bugün yaşadığımız ABD ile Çin arasındaki “eko-savaş”ın asıl nedeni budur.

“Yeni dostlar, yeni müttefikler” sözünün derinlerinde de bu gelişmeler ve yeni işbirlikleri yatıyor.

Mesele yalnızca Türkiye ile ABD arasındaki kriz değildir...

Dünyanın artık bu sistemle yönetilemeyeceği meselesi her geçen gün dünyayı kuşatıyor.

Pekin’de Çin Savunma Sanayii Fuarı’nı gezme olanağını da bulmuştum.

İnanılmazdı. 

Robot askerlerden son model savaş uçaklarına, uçak gemilerine... Nükleer denizaltılardan aklınıza gelebilecek her türlü füze teknolojisine kadar tümüyle kendi yapımı muazzam bir güç...

Dışa bağımlı değil...

Dikkat edin...

Rusya da öyle. Savunma sanayisinde dışa bağımlı değiller.

Türkiye son dönemde bu konuda da müthiş hızlı projeler geliştiriyor. 

Yılda 600 milyar dolar bütçe fazlası veren Çin’le Türkiye yakınlaşması hızla artıyor...

Mesele ABD’den kopmak ya da kopmamak meselesi değildir...

Birisini diğerine tercih değildir...

Uzakdoğu’yu artık “yakın doğu” olarak görmektir...

İşte “yeni müttefikler” sözünün “küresel şifresi”...

Bu konuya devam edeceğim...

Yazının devamı...

Haftanın manşetleri

Sizin manşetleriniz yani.

Bu hafta da örneklere devam ediyorum:

BİRİNCİ MANŞET: ‘KENDİNE GÜVENEN BİR KADININ ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ’

- LİSEYE başlamadan önce, bir eczaneye yardımcı olarak girmişti.

Getir götür yani.

Sonra ilaçları, hastalıkları ve kozmetik dünyasını tanıdı.

İşte o an sevdi mesleği. Ama bırakın üniversiteyi, lise mezunu değildi.

Eczanenin estetik bölümüne yardımcı olmaya başladı. Yavaş yavaş...

Geceleri okuyarak, gündüzleri öğrenerek devam etti. Günler, geceler, yıllar...

Liseyi bitirdi. 10 yıl boyunca gözünü kırpmadan çalıştı. 

Sonunda kendi işyerini açmak için KOSGEB’e başvurdu. 

Şeyma Bağrıaçık.

29 yaşında ve şimdi estetik konusunda çok başarılı bir işyerinin sahibi.

Genç girişimciler için iki şey söylüyor:

Eğitim hiç bitmiyor, her gün yeni bir şey öğrenin.”

“Hayallerinizin peşinden koşun. Mutlaka sevdiğiniz işi yapın.”

İKİNCİ MANŞET: PARTİ DÜNYASININ PRENSESİ

- Kader Aksu’nun sokak arasında küçük bir dükkânı vardı. Hayali parti süsleri yaratmaktı. Ve süsler dünyasında büyümek istiyordu. Bir belediyeden destek istedi. Yine bir kadın kuruluşunun da desteğiyle, alın terini estetikle birleştirdi. İSMEK’ten yardım aldı.

Ve şimdi partilere, organizasyonlara yetişemeyecek kadar işi var. İşyerini merkezi bir yere taşıdı. 

Kader, kendi hayalinin peşinde koştu.

Kendi kaderini yarattı.

ÜÇÜNCÜ MANŞET: TÜRLER ARASI İHANET

- Onur Baştürk, geçtiğimiz hafta çok güzel bir yazı kaleme aldı. Fethiye Körfezi’nin gerçekten muhteşem bir koyunda...

Bir yemek. 

İşte o yemeği anlatırken, belki de bilmeden çok büyük bir yaraya parmak bastı.

Özetle şöyle yazdı:

Günün balığı lagos, harikaydı...”

Onur, Turunçpınarı’nda Balıkçı Osman’ın lokantasını anlatıyordu. 

Ama o öyle yazınca, denizcilerden bana mesaj yağdı:

Fatih Bey, siz denizlerimize sahip çıkan bir çevrecisiniz. Bildiğiniz gibi Türkiye denizlerinde 5 yıldır lagos avı yasaktır. Çünkü lagos türü tükenme riskindedir. Lütfen bu konuyu yazın.”

Mesajı gönderen denizci/çevreci arkadaşımız haklıydı. 

Önce şunu söylemeliyim ki...

Yıllardır tanıdığım Balıkçı Osman tam bir doğa tutkunudur. Onca varlığına rağmen, koyunlarla, hayvanlarla, köpeklerle, sığırlarla, keçilerle birlikte yaşar. En büyük tutkusu doğadır. Denizde av mevsiminin sadık bekçisidir... Nice zamanlar, denizdeki türlerin korunması için sohbetlerimiz olmuştur. Bu mesaj gelince koyu satın alan Timur Savcı’yı aradım. O da gerçek bir doğa tutkunudur. Sonuç olarak o lagos ithalmiş ve faturaları da varmış...

Ancaaaak...

Bu demek değildir ki her lokanta ithal lagos satıyor. 

Birçok yerde yasadışı avlardan gelen ve nesli tükenmekte olan lagoslar büyük paralara servis ediliyor.

Yasaklanınca sosyete balığı olan lagosa ilgi de arttı.

“Abi sizin için ayırdık” türünden bol bahşişli sözler arttı.

Geçenlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kaçak deniz avcılarına yaptığı baskın bu nedenle alkışlanacak bir harekettir.

Ama mesele yalnızca kaçak avcıları yakalamakla çözülmüyor.

İş yine bize düşüyor.

Parası olup da lagos yiyecek arkadaşım.

Eğer bir lokantada lagos servis ediliyorsa lütfen ithal faturasını iste.

Yoksa ihbar et...

Çünküüüü...

İnsanlık doğaya ihanet ettikçe...

Başka türleri yok ettikçe...

Kendi lanetini de yaratıyor.

Nuh’un gemisi boş bir efsane değildir...

Unutma...

Yazının devamı...

Bugün gözüm, kulağım ve kalbim Berlin’de

Çünkü geçen defa meslektaşlarıma hitap ederek şöyle yazmıştım:

Gelin, Alperen bir ilk olsun. Onu manşetlerle alkışlayalım.

Bu çocukların morallerini yükseltelim.

Helal olsun sana Alperen.

Göğsünde ay-yıldızla...

Daha da yükseklere çık aslanım.”

Yüksek atlamada 2.30’u geçip Türkiye rekoru kıran Alperen için böyle yazmıştım.

Bu rekor aslında yalnızca Türkiye için değil, dünya sıralamasında ilk 3’e potansiyel olmak da demekti.

O nedenle bir de kendimize sitem etmiştim.

Yani medyaya.

Bir genç çıkıyor, inanılmaz bir özveriyle dünya çapında bir rekor kırıyor. 

Ama gazetelerde bırakın manşetleri, birinci sayfada tek sütun bile yer bulamıyor.

Kendimi de katarak kızmıştım.

Falanca futbolcunun milyarlık transferi internet sayfasında foto galeri halinde, kullandığı arabadan sevgilisine kadar sayfa sayfa verilirken...

Bizim Alperen’in başarısı yok, hayatı yok, özverisi yok. Teri, azmi, acısı, korkusu yok...

Buna isyan etmiştim.

Geldik bugüne...

Dün Alperen Berlin’de göğsünde ay-yıldızla çıktı sahaya, Avrupa’nın sayılı atletleri arasında finale kaldı.

Bugün Berlin’de yüksek atlamada 12 atlet yarışacak.

Birisi de Alperen...

Eğer 2.30’u aşarsa ay-yıldızı kürsüde görebiliriz.

O şanlı bayrak gönderde yükselirken ve bütün Avrupa izlerken Anadolu’dan bir evladımızın gururunu yaşayabiliriz.

“Demek ki biz de yapabiliriz” diyebiliriz.

Alperen’in çalışması, inancı ve azmi mükemmel... Eğer formu da yerindeyse elbette yüzümüzü güldürecek.

Hadi aslanım...

Gözüm, kulağım ve kalbim bugün Berlin’de...

 

MARİNALAR VE DÖVİZ 
ÖNCEKİ hafta denizcilerden gelen birkaç uyarı üzerine yazmıştım.

Konusu marinalarda uygulanan fiyat sistemiydi.

13 metre teknesi olan bir amatör denizci dostum isyan ediyor:

Bu marinalar neden Euro üzerinden kiralama yapıyor? Vergilerini Euro mu ödüyorlar? Çalıştırdıkları işçilere maaşları Euro mu ödüyorlar? Elektriği suyu bile Euro ile satıyorlar... Döviz aldı başını gidiyor. Devlet buna bir şey söylemeyecek mi? Burası Türkiye mi yoksa Yunanistan mı? Neden Euro ödüyoruz?”

Bu eleştiriler giderek artmaya başladı. 

Bir başka amatör denizciden şu mesaj geliyor:

Marinaların bu Euro ile satış ve kiralama yöntemi isyan çıkarıyor. Geçen yıl ödediğim Euro’nun karşılığı 27 bin TL idi. Bugün Euro karşılığında benden 48 bin TL istiyorlar. Böyle bir kâr olabilir mi? Kâr diyorum, çünkü marinaların Euro gideri yok. Gideri TL, geliri Euro... Aradaki fark fahiş kâr...”

Amatör denizcilerden gelen bu uyarılar nedeniyle geçen defa “Umarım Marinalar Birliği’nden makul bir ses gelir” diye yazmıştım.

Şimdi aynı soruyu şöyle soruyorum:

Umarım Maliye Bakanlığı’ndan, Turizm Bakanlığı’ndan bir ses gelir.”

Ben yine de meselenin marinalarla denizciler arasında çözülmesini tercih ederim...

Yazının devamı...

Türkiye-ABD krizi nereye gider?

Karşılıklı bakanların mal varlıklarının dondurulmasına kadar ulaştı.

Önce soruları soralım:

- NATO’dan ikili ilişkilere kadar “en kuvvetli müttefik” olarak birbirini gören Türkiye ve ABD arasındaki bu kriz nereye gider?

- Rusya ve Çin Türkiye için ABD’ye karşı alternatif bir rol alır mı?

- Kriz derinleşir ve ipler kopma noktasına gelir mi?

- ABD Türkiye’ye yaptırım uygular mı?

İki gündür çok güvendiğim diplomatlara soruyorum.

Genel kanı şu:

- Evet Trump yönetimi çok sert gidiyor. Türkiye elbette bu kararlara cevap vermek, karşılık vermek durumundadır. Bağımsızlığından ödün verecek değildir.

- Ancak bunca yıllık ittifak bu şekilde son bulamaz.

- ABD’nin bölgedeki çıkarları açısından, dünya dengeleri açısından Türkiye’yi kaybetmesi söz konusu değildir.

- Bu nedenle zaman içinde mutlaka bazı aracılar devreye girecek, diplomasi işleyecektir.

- Bu olayı iki ülke arasında bir bilek güreşi gibi sunmak isteyenler olabilir. Çünkü bu durum onların çıkarınadır.

- İki ülke dışişleri bakanlarının yaptığı son görüşme, iplerin kopmadığına, tam tersine normalleşme için umut ışığı olabilecek bir işarettir.

- Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Trump oyuna getiriliyor” sözü de aynı zamanda diplomatik açıdan kapıyı açık bırakmak anlamına gelebilir. Yani doğrudan Trump’ın suçlanmaması önemlidir.

 

EKONOMİK ETKİSİ

Bu krizin elbette ekonomik etkileri oluyor. Doların yükselişi, Türkiye’nin kredi kaynaklarına olan basınç... Yükselen faiz baskısı...

Türkiye bütün bunları atlatabilecek güçtedir elbette.

Ama niye bu çapta bir kaynak ve zaman israfı yaşansın...

Türkiye’nin önünde, 100 günlük program ve projeler vardır.

2023 hedefleri vardır.

Elbette Türkiye bu hedeflere ABD ile zaman ve kaynak israfı yaratacak bir çatışma gündemiyle ulaşmayı tercih etmez.

Ancak başta FETÖ olmak üzere, Halkbank gibi olaylar, Türkiye’nin enerji güvenliği ve nükleer santral tercihleri, S-400, PYD/PKK ile mücadele gibi milli çıkarları açısından yaptığı haklı tercihler söz konusu.

 

PRATİK ÇÖZÜM

- Peki nasıl bir çözüm olabilir?

Yakın zamanda, ön görüşmelerin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Trump arasında baş başa bir görüşme olabilir.

- Bu görüşmenin zamanının çok fazla uzaması krizin derinleşmesine yol açar mı?

Bu da elbette haklı bir soru.

Burada önemli olan Trump’ın, Türkiye’nin samimiyetine inanmasıdır.

Ancak çevresindeki bazı lobiler, bunu zorlaştırmak için çaba gösteriyor.

Görünen odur ki, ne kadar derin olursa olsun Türkiye - ABD ilişkileri bir miktar yara alsa da, kopmaz.

Kriz mutlaka çözülür...

Sonuç olarak devletler arasında arkadaşlık değil ortak menfaatler esastır.

Yazının devamı...

Haftanın manşetleri: Kanser tedavisinde müthiş bir buluş

Her sabah laboratuvara gidiyor, arıların kovanı kapladıkları o propolis maddesini değişik sıvılarda çözmeye çalışıyordu.

Sabır, umut, kararlılık, disiplin ve yorgunluk. 

Tam 25 yıl...

Bu sürede 300 den fazla uluslararası ödül almıştı. 

TÜBİTAK ödülleri... Takdirler, övgüler...

Ama onun aklı kanser tedavisinde kemoterapinin etkilerine karşı bulacağı umut ışığındaydı..

Sonunda zeytinyağında çözeltiyi sağladı. 

Prof. Dr. Sibel Silici...

Kanser tedavisi gören hastalara kemoterapi öncesi gıda takviyesi olan ürünü hazırladı.

Erciyes Üniversitesi Tarımsal Biyoteknoloji Bölümü öğretim üyesi Dr. Sibel Silici. Kayseri’den  arkadaşımız Oktay Ensari’ye bu müthiş buluşu şöyle anlatıyor:

Özel üretim bir eczacı tarafından hazırlanan zeytinyağını biyoteknolojik yöntemlerle çözdük. (Propolis) Son üründeki aktif madde olan kafeik asit fenetil ester’i elde ettik. Buna göre de dozlama yaptık. Koruyucu ve tedaviye destek amaçlı kullanılıyor. Birçok hastanenin onkoloji servisindeki hastalar kemoterapi öncesi bu ürünü kullanıyorlar ve son derece başarılı sonuçlar elde ediyoruz. Kemoterapiden önce kullanılması, bu tür ilaçların yan etkilerini ortadan kaldırması anlamında da çok başarılı...”

Ne kadar sade bir anlatım değil mi?

Ama 25 yıllık inanılmaz bir çalışmanın eseri...

Şu anda kemoterapinin yaratacağı olumsuz etkilere karşı 13 proje yürütüyor.

Prof. Dr. Silici, bu başarınız bana göre haftanın, hatta ayların manşetidir.

Sizi büyük bir saygıyla alkışlıyorum.

İKİNCİ MANŞET: HER GÜN 260 KM YOL GİDİP BÖLÜM BİRİNCİSİ OLDU

SİZLERDEN gelen başarı öykülerini, manşet önerilerini yazacağımı duyurmuştum. 

İşte Çanakkale’den gelen bir örnek:

Merhaba Fatih Bey. Ben emekli sınıf öğretmeniyim.58 yaşındayım. Çanakkale’de oturuyorum. Butik zeytinyağı üretiyorum. ‘Zeytinin Türküsü’ olarak marka tescilim var. Bu işi iyi yapabilmek için 2010 yılından beri birçok eğitimlere katıldım. 2015 yılında üniversite sınavlarına katılarak Balıkesir Üniversitesi’ne bağlı Edremit M.Y. Okulu Zeytin ve Zeytin İşleme Teknolojileri Programı’na kayıt yaptırdım. İki yıl Çanakkale’den Edremit’e geliş gidiş yaparak (gidiş geliş 260 km) okudum. 2017 yılında da bölüm birincisi olarak okulu bitirdim. 2016 yılında ürettiğim zeytinyağı ile gümüş madalya aldım.

Köşenizde, ‘Ey okur bir manşet de sen göndersen’ başlıklı yazınızı okudum.

Belki ilginizi çeker diye yazdım.”

İlgimizi çekmez olur mu sevgili öğretmenim. 58 yaşında... Emekli olduktan sonra üniversite sınavlarına girip istediğiniz bölümü kazanmışsınız.

130 kilometre uzaktaki okula gitmiş ve bölüm birincisi olarak mezun olmuşsunuz. Ardından zeytinyağınız gümüş madalya almış.

Sizi yürekten alkışlıyorum sevgili öğretmenim...

HER DERDE DEVA BİR UYARI!

1) Karpuz kabuğunu rendeleyin.

2) Bir tülbent yardımıyla suyunu süzün.

3) Birkaç damla limon, 2-3 yaprak nane, bir çay kaşığı tarçın ve nar şerbetiyle karıştırın.

4) Serin bir yerde üç gün bekletin.

Hazırladığınız bu karışım...

Ülser, diyabet, eklem ağrıları, kansızlık gibi birçok hastalığa kesinlikle iyi gelmez...

Siz en iyisi bu ve benzeri paylaşımlara itibar etmeyin. Bazı TV kanallarındaki korsan “deva pazarlamaları”na kapılmayın. 

Zekânızla alay ettirmeyin. 

Hasta olduğunuzda lütfen doktora gidin.

(Bu da sevgili dostum Meriç Köyatası’ndan bir manşet önerisi.)

Yazının devamı...

‘İçeriden ve içten konuşmalar’ CHP’deki bu kurultay bilmecesi gösteriyor ki...

- 600 bilmem kaç... Belli değil...

- Peki kaç imza lazım?

- 600 bilmem ne. O da belli değil?

- İmzayı toplayanlar saymamış mı?

- O hiç belli değil. Çünkü bazı delegeler imzalarını doğrudan genel merkeze göndermiş.

- Peki genel merkez bunları söylemiyor mu?

- Hayır, saklıyor...

- Yani...

- Yani ıslak imza, noter falan derken ortada tam bir imza bilmecesi var.

- Garip olan nedir biliyor musun?

- Nedir?

- Peki arkadaş, bu genel merkez o zaman neden Muharrem İnce’yi aday gösterdi?

- Belki de böyle bir performans göstereceğini beklemiyordu.

- Nasıl yani? 

- CHP kendi adayını nasıl olsa kazanamaz diye mi aday gösterip kampanya yaptı?

- Aynen öyle.

- Vay anasını. Demek ki... Dünya siyaset tarihinde ilk kez bir parti kendi adayı kazanmasın diye seçime girmiş oldu.

- Ama sonuçta, Muharrem İnce partiden çok daha fazla oy aldı. Şimdi seçimi kaybeden CHP’liler kurultay istiyor.

- Peki Muharrem İnce seçilseydi ne olacaktı?

- İşte en önemli soru da bu zaten? O yüzden “Dünya siyaset tarihinde ilk kez bir siyasi parti adayı kazanmasın diye seçime girdi” diyorum. Çünkü genel merkezin bu görüntüsü anlatıyor ki... Muharrem İnce’ye cumhurbaşkanlığı yaptırmayacaktı. Partisinin “yarı desteği”yle seçime giren İnce, seçilseydi partisiz kalacaktı.

- Mesela bakanları kim atayacaktı? Bugün İnce’yi görmezden gelen genel merkez mi?

- Bu kurultay bilmecesi gösteriyor ki bakan atamalarında da kaos olacaktı. “Senin adamın, benim adamım” tartışmaları ayyuka çıkacaktı. Bir kere genel merkez, yani Kılıçdaroğlu, İnce’nin iradesini tanımayacaktı. Genel başkan yardımcıları İnce’ye talimat verecekti. 

- Çünkü İnce adaydı ama milletvekili adaylarını o seçemedi.

- Diyelim ki kazansaydı, şimdi belediye başkan adaylarını belirlemek için parti ona danışır mıydı?

YA İMZA MESELESİ

- Kimisi diyor ki, 8 imza eksik. Kimisi, 30 imza fazla.

- Bu 8 rakamı ne garip bir tesadüftür. 

- Niye?

- Çünkü Muharrem İnce CHP’den yüzde 8 oranında daha fazla oy almış durumda. 

- İnanılır gibi değil. Yani 8 delege imzasıyla ölçerseniz... Halkın milyonlarca oyuna karşılık 8 delege imzası...

- Geldik mi yine aynı noktaya. Siyasi partilerde yönetimi halk mı belirleyecek, yoksa delege mi? Ah İsmail Cem. Rahmetli hep bunu yazmıştı, anlatmıştı. Eğer delegeleri genel merkez seçiyor, genel başkanı da delegeler seçiyorsa, nasıl olacak bu demokrasi.

- Yahu arkadaş, siyasi parti genel merkezini bürokratik bir yapı gibi görenler oldukça...

- Evet değişmez...

- İşte aynı soru. Muharrem İnce seçilseydi parti ona nasıl davranacaktı? 

- Kılıçdaroğlu halkın seçtiği bir cumhurbaşkanına genel başkan yardımcısı muamelesi mi yapacaktı..

- İşte CHP yönetiminin bile kendisine soramadığı soru budur.

- Özetle.

- Şimdi artık Muharrem İnce çıkıp da genel başkan adayı olsa ve kurultay olsa ne değişir. 

Sence ne olur arkadaşım. 

Madem bu yazıyı okudun...

Bir ses ver...

Ne diyorsun?

Yazının devamı...

Aziz Kocaoğlu’nun değişim isteği Kılıçdaroğlu için neden önemli?

İşte o nedenle yazıyorum..

Bu kurultay için..

İzmir şehrinden bir ses geliyor.

Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’ndan.

Yani.

Yıllardır o şehrin seçilen belediye başkanıdır. Sevilen belediye başkanıdır.

Benim tanıdığım kadarıyla da..

İçi neyse dışı o olan, doğrucu bir insandır. İşte o doğrucu başkan şimdi “Seçimli kurultay” istiyor.

İsteyen kim?

İzmir.. Yani, “CHP’nin kalesi” diye bilinen İzmir.

Peki niye istiyor?

“Değişim ihtiyacı var” diye..

Değişimden bazıları, “sadece genel başkan değişikliği” anlıyor.

Ama öyle değil..

Başkan Kocaoğlu, “partide bir ruh” değişikliği istiyor.

Bir zihniyet değişikliği istiyor.

Partinin yönetiminde, tabanının sesini duymak istiyor.

Tabanın sesi İzmir’den böyle geliyor..

Aslında başka bir gerçek daha var..

“İzmirli nasılsa seçer” diye İzmir’le alakası olmayan kişilerin vekil yapılıp;

Genel başkan yardımcısı ilan edilmesine olan tepkiyi de dile getiriyor.

Kaldı ki.. Kemal Kılıçdaroğlu da İzmir milletvekilidir.

İşte o nedenle İzmir’in sevilen doğrucu başkanından gelen sesi;

 “ıslak imzaya” gerek kalmadan;

Bir imbat duruluğunda iyi anlamalıdır.

İzmir milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, kendi seçim bölgesinden gelen bu sesi dinlemezse..

Nasıl bir sağırlık olacaktır bu..

 

SAYIN ADALET BAKANI GÜL BU SESİ DİNLER MİSİNİZ?
Bu yazıyı, hukuk okumuş bir gencin adalete olan güvenini sağlamak için yazıyorum.

Sayın Bakan, lütfen gelen şu mesajı okuyun: “Fatih Bey, ismim Hikmet Akkuş..

öncelikle saygılarımı sunarım. Geçen pazartesi günü 2. kez hakimlik savcılık mülakatında elendim. 8 kardeşli terör mağduru bir ailenin en küçük çocuğuyum.

Bu maili 28 temmuz tarihli yazınız üzerine yazmak istedim.

Bir abim 2007 yılı ÖSS de yabancı dil sınavında 14. olmuştu  Boğaziçi çeviribilim bölümü mezunu. Birincilik derecesiyle ve şu anda ABD de YALE   üniversitesinde hocalık yapmakta..

Diğer abim İstanbul üni. Siyasal bilimlerde doktora öğrencisi..

Büyük abim ise Bilkent hukuk mezunu..

Dün Londra’ya kazandığı burs vesilesiyle Kings of College ta yüksek lisansını yapmaya gitti (ÖSS de 333. Olmuştu kendisi).

Ben ise ÖSS de 1487. Olmuştum.

2011 yılında Kültür üniversitesi Hukuk fakültesinde tam burslu olarak okudum ve şu anda tam burslu olarak yüksek lisans yapmaktayım.

Tüm bu bilgileri resmi belgelerle kanıtlayabilirim.

Bu yazıyı yazma sebebim şudur:

Ermeni kökenli ve terör mağduru bir ailenin çocuğu olarak 1993 yılında Bitlis’ten İstanbul’a göç etti ailem. Terör mağduru olduğuma dair resmi belge elimde mevcuttur, köyümüzün terör olayları sebebiyle yakılması sonucu. Ailemde kimsenin Fetö terör örgütü ile en ufak bir bağlantısı olmamasına rağmen elenmemdir. Acaba torpilim mi yoktur.  Herkes böyle söylüyor diyebilirsiniz ancak bir avukatın fetö terör örgütü ile en ufak bir bağlantısı tespit edildiği anda avukatlık yapma hakkı da elinden alınmakta böyle bir bağlantım olsa 2 sene emek verip 2017 yılında yapılan 2 sınavı da kazanır mıyım. Ne olursunuz bu liyakatsizlik durumunu köşenize taşıyın. Emniyet genel müdürü gibi namuslu insanlar ne olur bu ülkede daha fazla mağdur olmasın. Saygılarımla Fatih Bey”

Genç bir avukattan gelen bu mektubu aynen yayınladım.

Sayın Bakanım;

Yıllarca FETÖ nedeniyle, sorular çalındı, hâkimler belirlendi.. Savcılar atandı..

Benim bu mektubu paylaşma nedenime gelince;

öncelikle, artık bu tür torpillerin olmadığını, Cumhurbaşkanımızın dediği gibi, liyakatın esas olduğunu bütün genç hukukçulara anlatma gereğidir.

Lütfen inceleyin.. Çok merak  ediyorum..

Yazının devamı...

Ey okur! Bir manşet de sen göndersen... Haftanın manşeti İlkay ve Mustafa

Daha doğrusu.

Bizdeki manşetleri. 

Siyasetin ve günlük polemiklerin ötesinde, insan hikâyeleri olacak bunlar.

Eğer sizler de önerilerinizi gönderirseniz, çok mutlu olurum.

Böylece yeni bir şey yaratmış olacağız.

Okurların manşeti”, yazarların duyguları aynı çizgide birleşse...

“İnsan üzerinden”, “hayatlarımız” üzerinden bir ortak manşet, bir ortak gündem çıkarmış oluruz.

Gönderirseniz isminizle birlikte paylaşırım.

Tek isteğim var...

Lütfen, kamplaşmalardan, siyasi polemiklerden uzakta, hakaret içermeyen, doğrudan insan öykülerini içeren manşetler önerelim...

Mesela size göre geçen haftanın manşeti ne olmalıydı?

Ben iki örnek veriyorum.

BİRİNCİ MANŞET
İLKAY ÖĞRETMENİN MUCİZESİ BORÇ ALDIĞI 20 LİRAYLA BAŞLADI
1990’da 9 Eylül Üniversitesi Müzik Bölümü’nü kazandı. Eğitime başladı. Ama evlenince, okulu bıraktı.

İki çocuğu oldu. Aradan yıllar geçti. Eşinden ayrıldı. Aklı müzik öğretmenliğindeydi. Çalışmak zorundaydı. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nde temizlik görevlisi olarak işe başladı. Her sabah müzik fakültesini temizliyordu. Piyanoyu silerken öğretmenlik hayali öylesine kırbaçlıyordu ki..

Sonunda 4 yıllık aftan yararlandı. Bir arkadaşından aldığı 20 lira borç ile çalıştığı üniversitenin müzik bölümüne kaydını yaptırdı. Bir yandan iki çocuğuna bakıyor, aynı anda, derslere giriyor. Dersler bitince de çalıştığı sınıfta temizliğe başlıyordu...

Yıllar böyle uykusuz gecelerle geçti.

Ve İlkay öğretmen sonunda kepi havaya fırlattı. Mezun oldu. Ardından KPSS’ye girdi. Bir sabah haber geldi:

Bitlis 8 Ağustos Ortaokulu’na müzik öğretmeni olarak tayin oldunuz.”

Bakanlıktan gelen yazının devamını gözyaşlarından okuyamadı..

İlkay Kayadibi... İki kızıyla birlikte hayata karşı inanılmaz bir mücadele verdi. 

Onun bu azmi, tayin bekleyen bütün öğretmenlere...

Bir şekilde umutsuzluğa kapılmış herkese umut olsun...

İKİNCİ MANŞET
HELAL SANA TAKSİCİ MUSTAFA
Bu olayı yazmıştım. Adana’da 14 yaşındaki bir kız, ablasıyla kavga edip evden kaçıyor. 

Vakit gece yarısı...

O sırada mezarlığa doğru giden taksici Mustafa Bey, yalnız başına yürüyen kızı görüyor. Kız el kaldırıp taksiye biniyor. 

Bundan sonrası şöyle gelişiyor:

Mustafa Bey kızın evden kaçtığını anlıyor. Sorular sorarak, nerede oturduğunu öğreniyor. O sırada bütün mahalle ayakta. Polis kızı arıyor. Mustafa Bey, kızı evine teslim ediyor.

Bunca tacizin, tecavüzün arasında Mustafa Bey kalbimizin manşeti oldu...

Evet iki örnek aktardım.

Gönderirseniz, önümüzdeki hafta da sizlerden aktarırım.

İyi pazarlar...

 

MARİNALAR NEDEN EURO İSTER
DENİZCİ dostlarımdan yine ağır şikâyet var. Amatör denizciler. Öyle milyonlarca dolarlık yatlardan söz etmiyorum.

13-15 metre arasında tekneleri var. Kimisi yılın yarısını o teknede yaşar. 

Ama bu marina ücretleri hepsinin belini büküyor. 

Tekne bağlamak için astronomik ücretler alan marinalar, bir de Euro üzerinden işlem yapıyor.

Hatta suyu, elektriği Euro üzerinden satıyor. Niye?

Bu marinalar devlete kira olarak Euro mu ödüyor? Vergilerini Euro mu ödüyor.

Suyu, elektriği Euro üzerinden mi alıyor? İşçilerine maaşları Euro mu ödüyor.

Marinaları lüks AVM’ler haline getiren, pahalı lokantalar kurdurtan bu sistem, yabancı yatçıları da kaçırıyor.

Devlet ya da belediyeler, amatör tekneler için barınak yapmadığı için...

Amatör denizciler marina ücretlerinin altında eziliyor...

Marinaların da amatör denizcilere saygı duyduğunu biliyorum.

Zaten bütün marinalarda deniz resimlerinin üzerinde motoryat değil, yelkenli tekneler olur.

Çünkü deniz resimleri martılardan ve yelkenlilerden oluşur.

Umarım marinalar birliği de bu sıkıntıyı anlayacaktır.

Yazının devamı...