Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    ‘Yazdıklarımın üzerinde her zaman kara bir bayrak dalgalanır’

    EFNAN ATMACA efnanatmaca@gmail.com
    10.11.2017 - 12:53 | Son Güncelleme:

    Öfkeli bir yazar Ebru Ojen. Öfkeli çünkü kendi deyimiyle cin gibi: “Her şeyin farkındayım! Bizi öldürenlerin, sürenlerin, görmezden gelenlerin, asimile edenlerin adlarını biliyorum. Bu yüzden öfkeliyim. İnsanların kendi türüyle beraber doğadaki bütün türlere karşı bu kadar zalim olmasına karşı öfkeliyim.” Yeni romanı ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ üzerine konuştuk...

    Ebru Ojen

    İki kapı komşusu, sırt sıra vermiş iki antikahraman. Hikâyeleri birbirinden farklı, yaşadıkları ilgisiz. Ama bir yerlerde aynı kaderin gazabına uğramış gibiler. Et yiyenlerin gazabına... Farklı bir ses, farklı bir ton, farklı bir hikâye ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’. Ebru Ojen’in ikinci kitabı. Oldukça sert, sansürsüz ve gerçekçi. Öfkeli bir tonu var çünkü yazar da kahramanları da öfkeli. Fonda pek çok hikâye var. Politik yaşanmışlıklar, iktidarla sevişmemiz, güç sahibi olmanın dayanılmaz çekiciliği, ikiyüzlü ilişkilerimiz, sahtekâr yaşamlarımız, kadın olmak, erkek olmak ama hepsinin ötesinde insan olmak. Henüz keşfetmediyseniz Ebru Ojen’le tanışmanızı şiddetle tavsiye ederim. Keşke sayfalarca yerimiz olsaydı da bu kitabı satırlarca konuşup dip köşe tartışabilseydik. Şimdilik, tadımlık bir Ebru Ojen söyleşisi yaptık.

    Romanın iki kahramanı ve onların birbirine bağlanan hikâyeleri var. Hiç görüşmeden, hiç tanışmadan birbirlerine aynı eleştirileri yapıp aynı rolü uygun görüyorlar. İkisi de birbiri için tamamen bir rahatsızlık timsali. Ama bir anlamda da benzer hikâyelerden geçmişler. Tanıdık mı bu iki ruh?
    Evet, tanıdık. Ben ve siz gibi. Ya da etrafımızda gördüğümüz birçok insan gibi. Buna rağmen insanlar çoktan birbirine yabancı. Bizler yakınlarımızı, sevdiğimizi sandığımız insanları, yaşadığımız coğrafyayı gerçek anlamda tanımıyoruz. Dahası kendimizi de tanımakta güçlük çekiyoruz. Romandaki karakterler de öyle. Gerektiği yerde olması gereken tepkiler veremiyor, çatışmamız gereken her şeyle yüzeysel olarak uzlaşıyoruz. Uzlaşma bizi kendi gerçeğimize tecavüze zorluyor ve sonuçta yığınlar halinde çoğalan biçare işçilere dönüşüyoruz.

    İktidar sahibi tüm değerlere muhalif bir duruşunuz var. İkiyüzlü ilişkilerden tiksinme satırlarınızda ağır basıyor. Bu kitaptaki kahramanlar bu ilişkilerin kurbanları mı?
    Romanımdaki karakterler hepimizin olduğu gibi işi bitmiş insanlar. Bu karakterler için olduğu gibi bizim için de yapılabilecek hiçbir şey yok artık. Biz kurban da değiliz. Bizler ölüyüz. Artık hiç kimsede hayat pırıltısı göremiyorum. Çünkü yalan ve dışkıdan başka bir şey değiliz. Bizler için artık çok geç.

    Biri zıtlaşıyor, biri iktidarla anlaşma yapıyor. Hangisi doğru, hangisi yanlış? Nedenleri ne sizce?
    Doğru olan nedir bilmiyorum. Ama şu var ki zıtlaşmak, çatışmak, bir şeyleri yok etmek ve yakmak, kurtuluş olabilirdi. Ama artık onun için de çok geç olmuş gibi görünüyor. Dünyada insan odaklı özgürlük anlayışı hâlâ bu kadar sorgulanamaz bir şekilde büyümeye devam ediyorken ve bunun üzerinden korkunç bir şekilde yeniden ve yeniden iğrenç bir sömürü kültürü yüceltiliyorken, özgürlük adına savaşır gibi görünüp çoktan hayvan cesetleri çiğneniyorken ve başka türlere, doğaya tecavüzü, cinayeti meşrulaştırmış, sıradanlaştırmışken bizi ne kurtarır, hiçbir fikrim yok. Belki bokumuzda boğulmak, kendi iğrenç kokumuzla zehirlenmek. Ama artık bunlar için de geç. Çünkü o berbat koku bizi zehirlemiyor.

    Kahramanların hayatına girdikçe ülkemizde yaşanan politik olayları, Maraş katliamından Gezi olaylarına kadar insanların ruh sağlığını nasıl da katlettiğini görüyoruz. Ne yaptı ruhumuza tüm bu yaşanan politik iklim?
    Bizi onlara benzetti. Asıl korkunç olan bu oldu işte. Biz de bizleri yakanlar, sürenler, tecavüz edenlerle aynı tarafa geçtik. Biz de tecavüz etmeye, önümüze çıkan her şeyi öğütmeye, sonsuzluğa doğru uzanan bir bağnazlığın içindeki konfora kendimizi teslim etmeye başladık. Artık herkes, insan yavruları bile zulüme, sömürüye, cinayete ortak. Artık hepimizin elinde pislik var. O yüzden artık çok geç. Özgürlük şarkıları söyleyenlerin et yemeye devam ettiğini görmek bana artık yapılacak hiçbir şeyin olmadığını gösteriyor. Bunca politik olay sadece insan özgürlüğü için umut vaat ediyorsa bu beni ilgilendirmiyor. Kalabalıklar hakları ve özgürlükleri için yürürken akşam yemeğinde hayvan tecavüzüne, cinayetine, sömürüsüne ortak olmaktan geri kalmıyor, tabağında duran şeyin aslında ne olduğunu sorgulamıyorsa, vazgeçin o kokmuş kalabalıktan.

    ‘ETRAFI KARANLIK BİR BATAKLIKTA DURUYORUZ’

    Sanrılar ve gerçekler bazen hikâyede birbirine giriyor. Nasıl ayırt edeceğiz sanrılarla gerçekleri?
    Aslında romanda sanrılar ve gerçekler çok net bir şekilde birbirinden ayrılıyor. Ama bu bizim romanı anlamamız için çok da önemli bir nokta değil. Çünkü roman bir soru soruyor. Konforumuz tehdit altındayken devlet ve onun kurumlarıyla işbirliği yapar mıyız ve et yemek bunun neresinde durur? Okumayı bu sorunun üzerinden yaptığımız takdirde bu durumun nasıl doğal kişiliğimizi elimizden aldığını, bizi nasıl gerçek olmayan bir hayat içinde bir yarışçıya çevirdiğini anlayabiliriz.

    Edebiyatın sempatik yüzüne değil karanlık dehlizlerine dalıyor, insanı tüm iğrençliğiyle, çirkinliğiyle çıkarıyorsunuz okur karşısına. Nedir buna sizi yönelten?
    Ben edebiyatın bizi gerçekle çok sert bir biçimde karşılaştırdığına inanırım. Bu inanç benim için Tanrı inancından ve başka bin türlü inançtan daha kuvvetlidir. Ve şu anki gerçeğimiz nedir? Keskin bir netlikle yalandır, tacizdir, baskılanmadır, hayvan sömürüsüdür, cinsiyetçilik, türcülük, betonlaşma, savaş, asimilasyon vs.’dir. Edebiyat bana bunları göstermişken benim bunları yazmamam saçma olurdu. Ben karanlığı yazıyorum. Çünkü etrafımda ışıyan bir şey göremiyorum. Biz ne kadar iyimser olmak saçmalığına kendimizi kaptırsak da etrafı karanlık bir bataklıkta duruyoruz ve artık debelenemiyoruz bile.

    Kitabın kahramanlarından Enver Uçma insanların atıklarını kendi benliğinde biriktirmiş ve sonrasında da hepsinin önünde bu pisliği içinden atmış gibi. Bu metafor için neler söylersiniz?
    Enver Uçma önemli bir karakter. Beni yazarken etkilemişti. O her şeyin sonunda kusuyor. İşbirlikçilerin üzerine kusuyor. Et yiyenlerin, tecavüz edenlerin ve devletçilerin üzerine kusuyor. Bu bizim gerçekte durmadan işbirliği yapıp durmadan bundan tiksinmemizin ve üstelik tiksintimizin üzerini özgürlük çığırtkanlığı yaparak örtmeye çalışmamızın resmi.

    Bir kadın ve bir erkek gözünden insana, aileye, komşuya, hayata bakıyorsunuz. İkisi de gördüklerinden pek memnun değil. Siz memnun musunuz?
    Hayır, memnun değilim.

    Neden ton olarak öfkeyi seçiyorsunuz kendinize?
    Öfkeye doğduğum içindir. Öfkelenmekte haklı bir halkın çocuğu olduğum içindir. Öfkeliyim çünkü gözlerim görüyor ve kafam ayık. Kime silah doğrultuluyor, kime haksızlık ediliyor, kim ceset yiyor, kim gerçekte kendini neyin üzerinden var ediyor tüm açıklığıyla görüyorum. Cin gibiyim. Her şeyin farkındayım! Bizi öldürenlerin, sürenlerin, görmezden gelenlerin, asimile edenlerin adlarını biliyorum. Bu yüzden öfkeliyim. İnsanların kendi türüyle beraber doğadaki bütün türlere karşı bu kadar zalim olmasına karşı öfkeliyim. Bu yüzden yazdıklarımın üzerinde her zaman kara bir bayrak dalgalanır.

    Şubat ayında Hürriyet Kültür Sanat’ın yaptığı bir haberde ‘geleceğin 10 yazarı’ arasında gösterildiniz. Bu sizin için ne ifade ediyor?
    Hoşuma gitti.

    ET YİYENLER BİRBİRİNİ ÖLDÜRSÜN ‘Yazdıklarımın üzerinde her zaman kara bir bayrak dalgalanır’
    Ebru Ojen
    Edebi Şeyler, 2017
    364 sayfa, 29 TL.

     

     

    Etiketler: Kitapsanat
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı