Sporda sponsor reklamını tartışalım

Hürriyet Haber
14.02.2011 - 01:31 | Son Güncelleme: 14.02.2011 - 01:31

Galatasaray’ın yeni stadı açıldı ama ismiyle ilgili karmaşa sürüp gidiyor.

Stadın ismi Ali Sami Yen Spor Kompleksi mi, yoksa Türk Telekom Arena mı? Üstelik sorun sadece taraftarların vefa duygusu ve takımın gelenekleri de değil.
Galatasaray yönetimi de bir ikilem içinde. Bir yanda Türk Telekom, stadyumun “Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena” olarak anılmasına karşı isim tespiti için hukuki süreç başlattı. Öbür yandan Galatasaray, UEFA’nın “statlara sponsor isimleri vermeme kuralı” nedeniyle stadın ismini UEFA’ya “Ali Sami Yen Stadı” olarak bildirdi. Hatta Türk Telekom’a kızan Başkan Adnan Polat da, şirketin ismini anmayacağını söyledi.
İyi de stadın adı Avrupa’da “Ali Sami Yen” diye anılacaksa, Türkiye’de medya neden sponsorun ismini her haberde zikretmek zorunda olsun? Nitekim Uğur Dündar, “Türk Telekom Arena ismi beni fena halde rahatsız ediyor. Galatasaraylılara haksızlık yapıldığı duygusuna kapılıyorum. İşte bu nedenle yeni stadyuma sadece Ali Sami Yen Spor Kompleksi diyeceğim” açıklaması yaptı. Hiç kimse çıkıp Dündar’ın buna hakkı olmadığını söyleyemez.
Buradan hareketle sponsor isimlerinin medyada yer alma biçimini tartışmaya açmaktan yanayım. Galatasaray’ın yeni stadyumunun dışına çıkıp, soruyu spor haberlerinin tümüne yayalım; sponsor isimlerini her haberimizde kullanmakla doğru yapıyor muyuz?
Benim tereddütlerim var bu konuda. Öncelikle habercilik açısından bakıyorum konuya. Birincisi, haberle reklam iç içe giriyor, spor haberlerini okuyan herkes bu “örtülü reklam”a muhatap oluyor. Spor dışı haberlerde büyük günah kabul edilen reklam ile haberin iç içe geçmesinin, spor haberlerinde olağan karşılanması bir çelişki değil mi?
İkincisi reklam tekniği açısından şüphelerim var. Sponsorlar isimlerini medyada kullandırarak reklam yaparken bu reklamın bedelini kime ödüyor? Gazetelere, televizyonlara mı? Hayır. O şirketler, lig ve kupa isimleri için Futbol Federasyonu’na, takım ve stat isimleri için kulüplere ödeme yapıyor; federasyon ve kulüpler sonra medyaya dönüp “Sponsor isimlerini haberlerinizde kullanın” dayatmasında bulunuyor. İyi de medya bedelini almadığı, anlaşmasına imza atmadığı reklamı neden yapmak zorunda olsun?
Gördüğüm kadarıyla burada gerekçeler hep aynı. Avrupa ülkelerinde, Amerika’da da benzer uygulamalar olduğu söyleniyor bir. Spora, özellikle de futbola desteğin önemi vurgulanıyor iki.
Bu gerekçeleri de anlayamıyorum. Başka ülkelerde uygulanıyor olması bunun doğruluğunu kanıtlamaz. Ayrıca medya, spora bazı şirketlerin reklamını yapmadan da destek olabilir. Hem burada sözü edilen amatör sporlar değil hem de futbolun bir endüstri haline geldiğinden, futbolun marka değerinin arttığından söz edilmiyor mu? Ticari işlerde ticaretin kuralları geçerli olmalı.
Tanıl Bora, sezon başlarken Radikal’de kaleme aldığı yazısında sponsorluk konusundaki durumun çerçevesini şöyle çiziyordu:
“2005’te, sponsor Turkcell’in adı, lakap olarak eklendi Süperlig’in başına. Şimdi futbolun Kırkpınar ağalığını Spor Toto almış görünüyor. 1. Lig futbolu, 5 sezon boyunca ‘Spor Toto Süperlig’ adı altında eda edilecek.
Futbolun endüstrileşmesi denen süreç gitgide bünyeyi sararken, herkes bir, iki, üç, daha fazla sponsorluk ayarlamak için seferber. Futbol, bütün tarihi ve coğrafyasıyla, ‘Bu alana ilan verebilirsiniz’ yazılı bir boş billboard’a dönüşmüş gibi. Avrupa’da son yıllarda kulüplere büyük meblağlar kazandıran stat isim hakkı pazarlaması, Türkiye’ye de sirayet etti.
Bursaspor Süper Kupa finaline forma reklamsız çıkarken, sponsor peşinde gözünü budaktan sakınmayışıyla dikkat çeken kulüp: Antalyaspor. Bizzat kulübün isim hakkını sattılar, Medical Park Antalyaspor oldular.”
Aslında sponsorluk konusu futbol dışında daha da yaygın. Voleybol, basketbol gibi dallarda şirket isimlerinin takımlara verilmesine alışıldı. Böyle giderse korkarım, spor haberlerinde şirket isimlerinden geçilmeyecek. İyisi mi, bu konuyu şimdiden tartışalım ve ilkeler belirleyelim, standartlar oluşturalım...

Kıbrıs örneği üzerinden gazetecilik

Kıbrıs’ta yaşayan Türkiye kökenli bir gazeteci ve Tv programcısı olan Can Sarvan, orada yapılan büyük mitinge Türkiye medyasının ilgi göstermediğinden yakındığında takvimler 2 Şubat’ı gösteriyordu. Mitingin üzerinden beş gün geçmişti. Sarvan, bana gönderdiği elektronik postada şaşkınlıkla, “Nasıl olur da bu kadar çok insanın katıldığı bir miting, Türkiye’de haber olmaz” diyordu.
Miting, Hürriyet internette, aynı gün, “KKTC’de hayat durdu” başlığıyla haber olmuştu. Hürriyet’te ise Tunus ve Mısır’daki gelişmelerin de etkisiyle yer bulamamıştı. Tabii sadece Hürriyet’te değil, gazetelerin çoğunda mitingle ilgili haber yoktu. Protesto eylemi, bir gazete ve iki televizyon kanalı dışında Türkiye’de medyanın dikkatini çekmemişti.
Oysa Sendikal Platform’un düzenlediği “Toplumsal Varoluş mitingi”nin yapılma nedeni, Türkiye’nin baskısıyla gündeme gelen “ekonomik paket”ti. Daha ilginci, mitingin düzenlendiği tarihti. Eylem için Kıbrıs Türklerinin, İngiliz Sömürge İdaresi’ne başkaldırısının 53. yıldönümü olan 28 Ocak günü seçilmiş ve Türkiye’ye karşı oldukça sert pankartlar açılmıştı.
Sarvan ile yazışmamızdan iki gün sonra bir gelişme daha oldu. Başbakan Erdoğan, “‘Türkiye buradan çek git’ diyor. Sen kimsin be adam? Şehidim var, gazim var, stratejik olarak ilgiliyim. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır” diyerek, mitingi düzenleyenlere çıkıştı. Medya da o zaman keşfetti mitingi! Kıbrıs ve miting ile ilgili haberler, gündemin ilk sıralarına taşındı!
Ne kadar enteresan değil mi? Burnumuzun dibindeki bir mitingin önemi, aradan bir hafta geçtikten sonra, ancak Başbakan “demeç verince” algılanabiliyor! Oysa habercilerin, değil o mitingi izleyip ayrıntılı haberler yapmaları, o mitinge giden süreci ve orada “ekonomik paket” ile ilgili olarak oluşan atmosferi çok önceden okurlarına yansıtmaları gerekmez miydi?
Maalesef, olaylar kadar olguları da dikkatle izleyip, algılamak için kafa patlatan, her olayın öncesini ve sonrasını da araştıran gazetecilikte bir gerileme söz konusu. Medyada, bir yerden iyicene duman tütene, alevler bacayı sarana kadar orasıyla ilgilenmeme hali var. Ortalık yangın yerine dönünce de medya bu kez hiperaktif çocuklar gibi giriyor devreye. Birkaç gün abartılı biçimde ilgilenip, sonra aniden unutuluyor her vaka...

İllerin nüfus artış hızı

İllerİn nüfus artışıyla ilgili TÜİK açıklamasını, Ekonomi Servisi’nden Nilgün Karataş haberleştirdi. Karataş, “Şimdi herkes kendi memleketinin nüfusunu bilmek ister, hemen kendi şehrinin rakamlarına bakar, bir yanlış görürlerse tepki verirler” diye düşünüyordu. O yüzden de rakamları yazarken çok titiz davrandı.
Ama yine de olan oldu. “Nüfusumuz 73 milyonu aştı” haberi ve illerle ilgili tablonun 29 Ocak’ta yayımlanmasının ardından iki okurdan itiraz geldi.
Okurumuz İrem Demir, Isparta’nın nüfusunun tabloda yanlış olduğunu yazıyordu. Demir haklıydı, TÜİK’in geniş tablosundaki 2009 rakamı ile 2010 rakamı gazetede yer değiştirmişti. Doğrusu, Isparta’nın 2010 nüfusu 448,298’di. Tablodaki artış oranı ise doğru yayımlanmıştı.
Nedim Arıboğa ise tablodaki nüfus artış hızlarının yanlış olduğunu savunuyor, buna da Bilecik ve Isparta örneklerini veriyordu. Ancak gazetedeki artış oranları, TÜİK’in web sayfasında yer alan tabloda da aynı. Yanlışlık yok yani. Çünkü illerin nüfus artış hızları, iki yılın nüfus rakamı arasındaki yüzdesel değişimden farklı olarak özel formüllerle hesaplanıyor. O nedenle TÜİK’in verdiği oranlar için değişim oranı yerine artış hızı deniliyor...
Ayrıca bir hata da benim gözüme çarptı. Tablodaki yüzde (%) işaretinin %0 (binde) olması gerekiyordu.
Etiketler:


    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı