GeriSeyahat Sinop’un sürprizleri
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Sinop’un sürprizleri

Sinop’un sürprizleri

Sıradışı coğrafyası, bakir doğası kadar sosyal dokusuyla da Karadeniz sahil şeridindeki komşularından farklı bir kent Sinop. Geçmişte meşhur cezaevinde hapis yatan aydınlar, 1950’lerde Sovyetler’i dinlemek için Sinop’a yerleşen Amerikalılar günlük yaşamı çok etkilemiş. Ege kasabaları gibi dünyaya açık, modern, kültüre önem veren, misafirperver bir şehir çıkmış ortaya. Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” diyebilen Diyojen’in doğduğu topraklarda bugün kadınların işlettiği bir restoran “İçkime karışma” diye levha asabiliyor, genç kızlar gece geç saatte rıhtımda yalnız yürüyüşe çıkabiliyor...

İNCEBURUN FENERİ
Türkiye’nin kuzey ucu

Sinop’tan, Karadeniz’in içine uzanan İnceburun birkaç küçük yerleşimin dışında orman ve makiliklerle kaplı gerçek bir doğa cenneti. Yaklaşık 7 kilometre uzunluktaki yarımadada Norveç’teki fiyordları çağrıştıran Hamsaros Koyu bulunuyor. Öylesine bakir bir alan ki, araştırmacılara bakılırsa, yarımadanın kuzey doğu bölümü Türkiye’de buzul çağından kalma Akdeniz bitkilerinin en yoğun bulunduğu bölge. Bisikletliler ve yürüyüşçüler için harika parkurların bulunduğu bölgedeki sürprizlerden biri sıradışı güzelliğe sahip Akliman, diğeri ise İnceburun Feneri. Akliman’da doğaseverlere hitap eden bir kamping alanı bulunuyor. (www.akliman.com.tr) Türkiye’nin en kuzey noktası İnceburun Feneri, gün boyu körfezden ayrılmayan yunus sürülerinin uğrak yeri. Neredeyse elinizi uzatsanız dokunacağınız mesafeye kadar kıyıya yaklaşıyorlar. Fenerin bekçisi beş kuşaktır Çilesiz Ailesi. Şu anda görev, burada doğan Erol Çilesiz’de (47). Eşi, inekleri ve köpekleriyle dünyadan izole bir hayat yaşıyor. Gelenlere büfesinde ayran ikram ediyor. Fener, sert rüzgarların oyduğu uçurumlarla çevrili. Çevresinde biri denizden çıkan ceset, diğerleri Çilesiz Ailesi’nden olmak üzere üç mezar var. Çilesiz Ailesi, bu ıssız burunda bugüne kadar pek çok ilginç olay yaşamış. “Anılarımızı yazsak roman olur” diyorlar.

ANTİK OTEL
4 bin yılı iki odaya sığdırdı

Kimi oteller SPA’sı, eğlence merkeziyle övünür. 2009’da açılan üç yıldızlı Antik Otel ise müzesiyle... “Manzaramız ve restoranımızla da iddialıyız” diyor sahibi, diş hekimi sahibi Ali Yılmaz (68). Otelinin duvarları antik mozaikler, bahçesi lahitlerle donatılmış. Müze yazan iki katlı odada ise pek çok Avrupa müzesini kıskandıracak objeler bulunuyor: Tunç çağından mızrak uçları, Hititler’den seramik boğa heykelcikleri, paha biçilmez minyatür metal Roma heykelcikleri, antik gözyaşı şişeleri... Otelde Osmanlı’dan hat, tezhip, ebru, silahlar sergilense de Yılmaz’ın hobisi Sinop’taki Bizans çağı ve öncesi. Bu merak 25 yıl önce muayenehanesine getirilen Tunç Çağı’ndan kalma metal vazo ve mızrak ucuyla başlamış. “Satın alıp müzeye götürdüm. Müdürü arkadaşımdı. Bakanlığa başvurup özel koleksiyoner izni alabileceğimi söyledi. Güvenlik soruşturması 1,5 yıl sürdü. Nihayet koleksiyoner izni alabildim.” O günden bu güne 700 civarında obje toplamış. Bizans ve öncesindeki dönemlerin herbirinden bir obje var koleksiyonunda. Satın aldığı her parçayı müzeye götürüyor, kaydettiriyor. Eğer müze satın almak isterse, devrediyor. Gurur duyduğu parçalar: “Helenistik dönemden kalan, bir efendinin kölesi için yaptırdığı, başka örneği olmayan mezar taşı. Tunç Çağı’ndan mızrak, vazo. Savaştan sağ kurtulan Romalı komutanın adak taşı. Uzaylılara benzeyen bir büst ve taş üstüne çizim...” Hayalini kurduğu parça ise Anadolu birliğini kuran, 60 yıl Roma’ya meydan okuyan, Sinoplu 6’ncı Mitridat dönemine ait altın sikke. Bu merakı nedeniyle Ali Yılmaz’ın iki kez karakolda sabahlaması gerekmiş. Her ikisi de müzeden izinli lahitleri oteline taşırken yapılan ihbarlar nedeniyle... Bunca maceranın sonucunda koleksiyonundaki objeler iki kitaba girmiş: David French’in “The Inscriptions of Sinope”si ve Oğuz Tekin’in Antik Çağ ağırlık birimleriyle ilgili yeni kitabı... “Gücüm yettiğince koleksiyonumu genişletmeyi sürdüreceğim. Geçen ay 10 sikke ve teracota bir heykelcik daha eklendi” diyor Yılmaz. Peki bu koleksiyon otele müşteri çekiyor mu? Hayır. Sadece müşteriler ilgiyle geziyor, objeleri inceliyor... (www.sinopantikotel.com)

TATLICA ŞELALELERİ
28’i bir arada

Erfelek Barajı’nı besleyen çay, gölle birleşmeden önceki iki kilometrelik parkurda kimilerinin yüksekliği 20 metreyi aşan bir şelale takımı oluşturuyor. Tatlıca Şelaleleri, il merkezine karayoluyla 42, Erfelek’e 15 kilometre uzaklıkta. İlçe belediyesince işletmesi geçen yıl özel bir firmaya devredilen park alanında bir de restoran bulunuyor. Şelalelerden yukarı tırmanmak yaklaşık beş saat alıyor. Vadinin içine geçmişte küçük değirmenler kurulmuş. Çatıları yassı taşlardan oluşan kiremitlerle döşeli bu tarihi değirmenlerin öğütücü taşları yerli yerinde fakat su yolları tahrip olmuş, artık kullanılmıyor. Uzun zaman unutulan şelaleler yaklaşık 10 yıl önce yeniden keşfedilip turizme kazandırılmış. Kent merkezindeki Sinope Tours, grup ya da şahıslara toplam 250 TL’ye ulaşım ve yemek dahil günlük turlar düzenliyor. THY biletini gösterenlere yüzde 20 indirim yapıyor. (www.sinopetours.com)

PAŞA TABYALARI
Tarihi tekrar canlandıracaklar

Tarihi top tabyaları, yarımadanın güneyinde, Sinopluların sabah yürüyüşüne çıktığı, çamlıklarla kaplı Karakum sahilinin üstünde. Uzaktan bakıldığında üçü büyük 11 toprak tepe ve genişçe çukurluk alandan oluşuyor. 160 yıl önce tepelerin içi asker koğuşu, araları top yatağı, çukurun ortasındaki yapı cephanelik olarak yapılmıştı. 30 Kasım 1853’te burada bir facia yaşandı, Sinop’u korumak isteyen yüzlerce Osmanlı askeri birkaç saat içinde öldürüldü. Sinop’u Ruslar’dan korumak için yapılan dört tabyadan en büyüğüydü bu. 900 metre menzilli topları denize dönüktü. Fakat menzil bilgisi Ruslara ulaştırılmıştı. O gün körfeze gelen Rus donanması bir kilometre açıkta durup önce Paşa Tabyası’nı susturdu. Sonra diğerlerini. Ardından Osmanlı Donanması’nı batırdı. Savaştan sonra tabyalardaki toplardan birkaçı kent müzesine taşındı. Alan kaderine terk edildi. Geçen yıla kadar mezbele halindeydi. İstanbul’da yat üretimi yapan Sinoplu işadamı Çetin Yılmaz, tarihe meraklı arkadaşları Hayrettin Bozkurt ve Cemalettin Kaya’yla bu yıl bu alanı kiraladı. Bir kır lokantası kurdu, tabyaları kültür merkezine çevirmek için harekete geçti. Sinop Müzesi’nin bahçesindeki tarihi toplardan birini buraya getirtmek için başvurdu. Yılmaz “Heykel, resim atölyeleri kurup genç sanatçılara açacağız, sergiler ve festivaller düzenlenecek” diyor. Hedefi her yıl 30 Kasım’da tabyalarda büyük bir anma etkinliği düzenlemek. O gün şehri savunmak için hayatını veren dört bin askerin anısını yaşatmak. (www.pasatabyalari.com)

KOTRACI ÜLGEN
Deniz görmeyen teknelerle Düsseldorf fuarına katılacak

Bir zamanlar Osmanlı donanmasının gemilerini yapan Sinop, imparatorluğun yıkılmasıyla tersanelerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Denize özlemini 1930’lardan bu yana model gemi atölyeleriyle gideriyor. Sinop’ta model tekneye “kotra” bu işle uğraşana “kotracı” deniliyor. Rivayete göre model tekneciliği Sinop Cezaevi’nde Polonyalı veya Rus bir mahkum başlatmış. Ondan öğrenen Derviş ve Mehmet ustalar tahliye olduklarında şehre yerleşip atölye kurmuş. Ülgen Ailesi de onlardan öğrenmiş bu zanaatı, 1953’te atölye açmış. Doğan Ülgen “Sinop’un deniz kültürüne katkıyı amaç edindik. Hikayesi olan, yerel modeller yapıyoruz. Fantastik model üretmiyoruz” diyor. Ülken Tekne, limanda mağaza açıp maket üreten beş firmadan biri. İki atölyesinde 10 kişilik kadrosuyla çırnık, çektirme, alamatra, taka, denk kayığı gibi Karadeniz’e özel 30 civarında modelden yılda yaklaşık 20 bin maket üretiyor. Buzdolabı magneti 4 TL’ye satılan en ucuz ürün. Yaklaşık 2 aylık çalışmayla üretilen birer metrelik çektirmelerin fiyatları ise 2 bin TL’ye kadar çıkıyor. Bugüne kadar hiçbir teknesi deniz yüzü görmemiş. Doğan Ülken’in Kurucaşileli Hüseyin Çoban ustaya dışını yaptırdığı, içini dört yılda kendi tamamladığı yatı hariç... Ülken, her yıl maketleriyle İstanbul’daki Boat Show’a katılıyor. Gelecek yıl ise dünyaya açılmayı planlıyor. Ocakta Düsselforf’ta açılacak tekne fuarında özel modelleriyle Türkiye’yi temsil edecek. (www.ulgentekne.com.tr)

SİNOP CEZAEVİ
Baharda duvarları çiçek bahçesi

Bakımsız tarihi yapıların taş duvarlarında boy atan otlara, incir ağaçlarına, tek tük çiçeklere rastlarız. Fakat tarihi Sinop Hapishanesi’nde durum farklı: Deniz yönündeki iç duvarları mayısta adeta çiçek bahçesine dönüşüyor. Bir zamanlar mahkumların avluyu seyrettiği demir parmaklıkların ardından, taşların arasından aslanağzı çiçekleri adeta fışkırıyor. Kırmızısı, eflatunu, beyazı... Hepsi bahçıvan bakımından geçmiş gibi gür, sağlıklı, parlak renkli. Duvarların ardındaki karanlık zindanların inadına, hayatın ve umudun türküsünü söylüyorlar.
1933 Mayısı’nda Atatürk’e hakaret suçlamasıyla bu hapishaneye kapatılan yazar Sabahattin Ali de benim gibi hayranlıkla bu çiçekleri seyredermiş. Duvar adlı öyküsünde okuyoruz: “Surlarda büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan sarkan sarı çiçekler, bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi...”
1996’da boşaltılan Sinop Hapishanesi, kaleiçindeki tüm tarihi yapılar gibi AB’den alınan 6,5 milyon Euro’luk fonla restore edilmeyi bekliyor. Geçmişte duvarlarında dalgaların yankılandığı bu cezaevi Selçuklu döneminde tersaneyle birlikte yapıldı. 1560’dan itibaren adım adım büyütüldü, son şeklini 1880’de aldı. 430 yılda azılı haydutların yanı sıra pek çok düşünce suçlusuna zindan oldu. Opera sanatçısı Muhlis Sabahattin, romancı Refik Halid Karay, Kerim Korcan, şair Ahmet Rıfkı bu isimlerden bazıları. Fakat içlerinde Sabahattin Ali’nin özel bir yeri var. Beş ay Konya Cezaevi’nde yattıktan sonra Sinop’a nakledilen yazar, denize bitişik Üçüncü Kısım’ın ikinci katındaki koğuşta yaklaşık bir yıl geçirdi. Ünlü “Hapishane Şarkısı” ve “Aldırma Gönül”ü burada yazdı. Koğuşunun penceresinden Üçüncü Bölüm avlusunu görüyordu. Deniz ancak kat mutfağının tezgahının üstüne çıkıldığında görülebilirdi ki, muhtemelen ünlü yazar bunu hiç deneyemedi. Koğuş arkadaşı Hüseyin Kuşüzümü’nün anlattığına göre, Ali yanında çok sayıda Almanca kitap getirmişti. Gece geç vakte kadar okur, gündüz portakal sandığını bir köşeye yerleştirip durmaksızın yazardı. Cezaevinde serbestçe dolaşır, hükümlülerle sohbet eder, dilekçelerini hazırlardı. 1933 Ağustosu’nda yazdığı mektupta, Sinop’ta el işi ahşap hediyelik işini de onun başlattığını öğreniyoruz. “Dışardan ceviz kereste getirtiyorduk. Bir baraka kiraladık. Yevmiye ile o zamanın parasıyla on kuruşa mahkum çalıştırıyorduk. Tavla, tespih, kotralar yaptırıyorduk. Çok rağbet görüyordu. Sonra Türkiye’nin her yerine ‘Sinop cezaevi el işleri’ diye yayıldı.”
Cezaevi duvarlarındaki bir başka şaşırtıcı özellik dört bin yıllık tarihi sergilemesi. Özellikle girişteki sağ ve sol duvarlar çevredeki antik yapıların taşlarıyla yapılmış. Herbiri sütun başları, kabartmalardan oluşan etkileyici birer kolaj.

ÖZTÜRK RESTORAN
Kadın eliyle lezzetlenen mutfak

Sebahattin Öztürk’e aşçılık babasından miras, 57 yıllık restoranı eşi ve çocuklarıyla işletiyor. Erfelek merkezindeki esnaf lokantası, kent merkezindekiler kadar ünlü. Sinop’takiler balık çeşitleri ve mantıyla yetinirken Sebahattin - Nermiye Öztürk çifti otlar dahil, yöre mutfağından pek çok lezzeti yaşatıyor. Her gün en az 20 çeşit yemeğin, süt ve hamur tatlılarıyla servis yapıldığı restoranda hafta sonunda yöresel kahvaltı sunuluyor. Önceden sipariş verildiğinde sadece yöre mutfağından oluşan mönüler hazırlıyor. Baharda kelebek, mendek, ısırgan gibi yerel ot yemekleri ünlü. Standart mutfağında ise tavuk ya da kırmızı etli ıslamasıyla iddialı. Güveçte yapılan ıslamanın altına ceviziçiyle yuvarlanmış yufka parçaları yerleştiriliyor, üstüne soğanlı, biberli sos, et suyu dökülüyor ve et yerleştiriliyor. Sebahattin Öztürk’ün söylediğine bakılırsa, Erfelek halkı ise en çok ciğer soteye, güveçte pişirilmiş kuru fasulyeye rağbet gösteriyor. Her gün 22.00’ye kadar açık. (0368 511 37 38)


Yorumları Göster
Yorumları Gizle