Zülfü Livaneli’den bir deniz romanı

Güncelleme Tarihi:

Zülfü Livaneli’den bir deniz romanı
Oluşturulma Tarihi: Mayıs 27, 2021 16:43

“İlkgençlik yıllarımdan beri bir deniz romanı yazma hayalim vardı” diyen Zülfü Livaneli, ‘Balıkçı ve Oğlu’ ile bu hayalini gerçeğe dönüştürdü. Ege’nin sakin sularında geçen roman, deniz tutkusunun yanı sıra çağımızın kanayan yarası göçmenlik sorunundan çevre felaketine pek çok konuyu edebiyatın gündemine getiriyor.

Haberin Devamı

Denize tutkuyla bağlı bir balıkçının hikâyesini anlatıyor bize son romanı ‘Balıkçı ve Oğlu’nda Zülfü Livaneli. Sabahın erken bir saatinde Ege’nin sakin bir balıkçı köyünde Mustafa’yla birlikte durgun denize açılarak giriyoruz romanın içine. Ama deniz bu, her zaman aynı sakinlikte karşılamaz insanı. Birden hırçınlaşıp her ne kadar yıllar içinde yosun gibi, balık gibi, kaya, kum, çakıl gibi denizin bir parçası olsanız, denizle birlikte soluk alıp verseniz de en sevdiğinizi alıverir elinizden. Tutkunu olduğu denizin, Mustafa’nın yedi yaşındaki oğlu Deniz’i alması gibi. Mustafa ve Mesude’yi hayata küstüren ‘deniz’ yine onları canlandıracak bir umut ışığıdır aslında. Bir başkasının trajedisi, onlara umut ışığı olan: Ege Denizi’nde batan bir göçmen teknesinden sağ kurtulan küçük bir bebek.
Zülfü Livaneli, tutkusuyla Ernest Hemingway’e, çevre duyarlılığı ile Halikarnas Balıkçısı’na selam gönderdiği romanında günümüzün en önemli problemlerinden birini, göçmenlik sorununu da insani bir bakış açısıyla ele alıyor. İçinden geçtiğimiz çağın adeta edebi bir fotoğrafını çekiyor.
Kendisi de bir deniz tutkunu olan ve “Ortaokuldayken denizde yaşama hayaliyle evden kaçıp, iki ay balıkçı sandalında çalışmışlığım bile var” diyen Livaneli ile ‘Balıkçı ve Oğlu’nu konuştuk.

Romanınız ‘Balıkçı ve Oğlu’nu okuduğum sırada karşıma çıkan bir haber ve fotoğraf beni neyin gerçek neyin roman olduğu konusunda düşündürdü. İspanya’da bir göçmen teknesi batmış ve güvenlik görevlileri can simidine bağlanmış iki aylık bir bebeği kurtarmışlar. Romanda anlattığınız sahne birden gerçek olarak karşıma çıktı. Sizin romanı yazma motivasyonunuzu tetikleyen sıkça karşılaştığımız bu tür olaylar mı oldu?
Acı olaylardan birisi daha. İyi ki kurtulmuş o bebek ama bu Akdeniz’de can veren 16 bin göçmeni unutturmamalı. Koskoca deniz ‘ölüm denizi’ oldu. Bu adaletsiz ve eşitliğin sözünün bile edilmediği dünyada, bedeli göçmenler ödüyor. Vahşi kapitalizm, Asya’yı, Afrika’yı, Amerika kıtasını sömürerek, zenginliklerini çalarak büyüdü. O ülkeleri iç savaşlarla baş başa bıraktı, hatta onlara silah satıyor. Yoksulluktan ve ölümden kaçan insanları denize döküyorlar. İnsanlığın yüz karası.

Gerçek hayat romanın önüne geçiyor sanki bir anda. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Romanla gerçek hayat arasında garip bir ilişki var. Hayata doğru bakarsanız, yıllar içinde yazdığınız romanı, sonradan o hayat doğruluyor. Güncel olanı izlemek gazeteciliğin işi. Roman ise dönemin insanlarını ve ruhunu iyi anlattığı zaman geleceğe ışık tutabiliyor.

Kendi travmalarını bir başkasının travmasıyla iyileştiriyor ya da aşıyor balıkçı Mustafa ve eşi Mesude. Bir ayna efekti diyebilir miyiz buna?
Bir anlamda evet. Herkes ihtiyaç duyar buna. Ama o karanlık dünyalarına vuran minicik bir ışık nasıl da umut yaratıyor. Nasıl dört elle sarılıyorlar o umuda.

Aynı zamanda başka bir tutkunun, deniz tutkusunun romanı ‘Balıkçı ve Oğlu’. Hemingway’in ‘Yaşlı Adam ve Deniz’indeki kahramanıyla kıyaslıyorsunuz Mustafa’yı. Benzerlikleri ve farkları neler?
Biliyorsunuz benim Mustafam, Karayip’teki balıkçıyı beğenmiyor. O koca balığa yaptığı muameleyi hazmedemiyor. Çocukluk yıllarımdan beri Hemingway ve deniz tutkusu birleşmiştir bende. Hemingway, Amerikan gündelik dilini kullanarak gizli bir şiir yaratan romancıdır. Psikolojiyi anlatmaz, gösterir. Buzdağının ucunu görür ama altındaki muazzam kütleyi duyumsarsınız. Boş laflardan arındırılmış bir roman anlayışıdır bu. Sanki herkes öyle yazabilirmiş gibi gelir ama çok zordur. Eskiler buna sehl-i mümteni derlerdi. Önemli ve zor bir tekniktir.

SONUNDA DOĞA İNSANI YOK EDER
Doğanın, insanın bozulmadığı masum zamanlara da bir özlem var romanda. Halikarnas Balıkçısı’nın zamanına. Değil mi?
Evet, doğru. Çünkü koylarımız, denizlerimiz kirli, dağlarımız yaralı, ormanlarımız yok ediliyor. Ve bütün bunlar ‘bir avuç dolar’ için yapılıyor. İçimden isyan duygusu yükseliyor bu insanlara karşı.
m O masum zamanlardan insanların hırsları yüzünden çevrenin kirlendiği, doğanın katledildiği dönemlere acımasızca bir geçiş süreci yaşadık ve yaşıyoruz. Romanda işlediğiniz önemli konulardan biri de çevre sorunu. Karamsar mısınız bu konuda?
İnsan doğayı yok edemez, sonunda doğa insanı yok eder. Ama bu sanayileşme ve vahşi kapitalizm döneminde gezegene verdiğimiz hasar çok büyük. Doğanın kendini toparlaması kim bilir kaç on yıl, hatta yüz yıl alacak. Kendi kuyumuzu kazıyoruz aslında.

Denizle kişisel ilişkiniz nasıldır?

Bir deniz tutkunuyum ben. Ortaokuldayken denizde yaşama hayaliyle evden kaçıp, iki ay balıkçı sandalında çalışmışlığım bile var. Bir şiirim şöyle biter: “Ah deniz, ah mavi sonsuzluk/Büyük, dürüst ve temiz/Ah denize benzeyen insanlar/Nerdesiniz nerdesiniz?”

Abdülhamit üzerine bir romana çalıştığınızı duymuştum ama ‘Balıkçı ve Oğlu’ ondan önce çıktı okur karşısına...
O romana dört yıldır çalışıyordum ve bitirdim aslında. İlginç oldu gibi geliyor bana. 2. Abdülhamit de bir insan olarak roman kahramanı tabii ki. Daha doğrusu ben öyle baktım. Yayınını biraz geciktirmemin nedeni, ülkenin içinde bulunduğu sığ siyasi kör dövüşünün içine düşmeme kaygısı. Düzeyli olarak tartışılmasını istiyorum.

BALIKÇI VE OĞLU

Zülfü Livaneli’den bir deniz romanı

Zülfü Livaneli
İnkılâp Kitabevi
140 sayfa, 28 TL.

BAKMADAN GEÇME!