GeriKitap Sanat Türk tiyatrosu onlara emanet
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türk tiyatrosu onlara emanet

Türk tiyatrosu onlara emanet

Onlar, en hareketli dönemlerini yaşayan Türk tiyatrosunun yeni nesil kalemleri. Yazdıkları oyunlarla bugünün kaydını tutuyor, hem yerli hem de evrensel meseleleri, kıvrak kurgular, zekice tespitlerle anlatıyorlar. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü vesilesiyle sezonun en çok konuşulan oyunlarına imza atan altı yerli oyun yazarıyla birlikteyiz...

Türk tiyatrosu onlara emanet

Tiyatronun, -bana sorarsanız ‘itiraz etme sanatının’- kutsandığı o tarih yaklaştı. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü arifesinde, kulağımızı son yıllarda bize, bizim hikâyemizi anlatan, yeni nesil yerli oyun yazarlarına verdik. Murat Mahmutyazıcıoğlu, Firuze Engin, Halil Babür, Ceren Ercan, Sami Berat Marçalı ve Kemal Hamamcıoğlu; son yıllarda kaleme aldıkları ve sahnelenen oyunlarıyla; içinden geçtiğimiz bu karmaşık döneme, kendi sözcükleriyle tanık oluyorlar. Onlar noktayı koyduktan sonra sahneye taşınan güncel dille, zekice kurgularla yazılmış o metinler, son birkaç senedir tiyatro gündeminde dilden dile dolaşan oyunlar oluyor. Hem bugüne hem düne dair, hem yerli hem de dünyalı metinler oluşturuyorlar. Sahnede karşılaştığımızda “Ben de böyle hissediyorum, bu bahsettikleri benim de yüreğimi sıkıştırıyor (ya da) ferahlatıyor” diye hissettiren oyunlara dönüşüyor çoğu kez, yazdıkları.
27 Mart Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi’ni bu sene eleştirmen Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu kaleme aldı. İpşiroğlu’nun dediği gibi, oyun yazarları (tıpkı diğer tiyatrocular gibi) yaşamı bir yerinden yakalayıp anlamak için çaba sarf ediyor: “Diyelim ki bir tiyatro yazarı, yönetmeni ya da oyuncuyum. Yaşamın akışındaki acıları, çatışmaları, haksızlıkları yüreğimde hissediyorum. Nefreti, şiddeti, yalanları, hile ve komploları görüyorum. Savaşın, sömürünün, sürgünün, adaletsizliğin, acının, yokluğun yarattığı bir karmaşa içinde yitip gitmek üzereyim. Çaresizlik mi? Hayır, ben tiyatrocuyum ve yaşamı bir yerinden yakalayabilirim, anlamak için çaba harcayabilirim, yaşamı okuyabilirim. Ama bu benim ülkemde hiç de kolay değil, çünkü yaşam çoğu zaman bütün acı, gülünç ve absürt yanlarıyla sanatı kat kat aşıyor. Bunu her gün yeniden ve yeniden yaşıyorum. Tam bir şeyi yakaladım dediğimiz anda olaylar öyle bir kasıp kavuruyor ki ortalığı, sözcüğün bittiği yerde buluyoruz kendimizi.”
Yazdıkları oyunlarla sezonun sıkı işlerine imza atan altı oyun yazarına, yazarken onları tetikleyenin ne olduğunu, dönemin ikliminden nasıl etkilendiklerini sorduk.
Oyunların yasaklanmadığı günlerin umuduyla, Dünya Tiyatro Günümüz şimdiden kutlu olsun!

Türk tiyatrosu onlara emanet
                                      Halil Babür / Fotoğraflar: Levent Kulu

Motivasyonum, bir şey söylemekten çok bir şey göstermek

HALİL BABÜR

1987 doğumlu, Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu. Oyuncu. Oyun yazmaya 2011’de kaleme aldığı ve totaliter yönetim altındaki bir ülkeyi resmettiği ‘11’e 11’ ile başladı. ikincikat’ın sahnelediği ‘Kasap’ ve Altıdan Sonra Tiyatro prodüksiyonu olan ‘He-go’, bu sezon sahnede olan iki oyunu. Sırada iki oyunu var: ‘Karla Karışık Yağmur’ ve ‘İçimdeki Yangın’ . ‘Kasap’ ile Direklerarası Seyirci Ödülleri’nde ‘Yılın Oyun Yazarı’ ve Ekin Yazın Dostları’ndan ‘Barış’ ödüllerinin sahibi oldu.
Vatanımız yalnızca bu ülke değil, bu gezegen... Küreselleşiyoruz ve insan aynı. Bu, anlattığımız şeyi ortak yapıyor. Ama bir yazar sorumluluğu ve bilinci taşımıyorum. “Yaptığımız oyunların bir derdi var’’ yavan bir şey artık. Yenilmiş bir romantizmi çağrıştırıyor ve midemi bulandırıyor. Yaşadığım ve insan olduğum için yazıyorum ve bu sadece romantik değil. Beni ilgilendiren şeyleri yazıyorum. Beni ilgilendiren şeylerin, kimi insanları da ilgilendirdiğini biliyorum. Motivasyonum, bir şey söylemekten çok, bir şey göstermek. Yazarlığa bağlı olarak insanın evrimiyle ilgileniyorum. Yazdığım şey, o dönemi ve coğrafyayı en küçük kodlarla bile olsa taşıyordur. Şimdiki oyunlarda mektup yazan bir karakter görmek zor mesela. Beni yazmaya iten şey, hissettiklerim ve tecrübe ettiklerim. Çünkü biricik değilim. Bir şeyin devamıyız sadece. Her şeyden sıyrılmak için önce “Ben kimim?’’ sorusuna cevap bulmalıyız. Yaptığım şey, en kötü ihtimalle bu gezegen ya da evrenle ilgilidir ki, bu da beni ben yapan şeylerden. Bundan sıyrılamazsınız. Taraf ve ait olmak zorundayız ve bu ayıp değil.

Türk tiyatrosu onlara emanet

Küçük evrenleri olan insanlar ilgimi çekiyor

FİRUZE ENGİN

1984, Edirne doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık mezunu. İlk oyunu ‘Hıdrellez’i üniversitede yazdı. Sahnelenmiş olan iki oyunu; ‘Hıdrellez’ ve ‘Cambazın Cenazesi’. ‘Cambazın Cenazesi’ ile Afife Tiyatro Ödülleri’nde Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü kazandı.

Tiyatro bir dert sanatı. İlla içli bir dert olmak zorunda değil ama mutlaka, küçücük de olsa bir şeyi dert edinmiş olarak başlıyorsun işe. Ya topluma dair, ya insana dair... Bu coğrafyada dramatik metinler üretmek için çok fazla uyaran var. Beni uyaran, temelde bana vicdan muhasebesi yaptıran şeyler oluyor. Uğraşmaktan hoşlandığım önemli bir konu, vicdan. Bu hissin, bir hikâye kurgularken en önemli anahtarım olduğunu söyleyebilirim. Zaaflar, insanın aksayan yerleri hikâyeye olanak veren şeyler oluyor. Bizim mesleğimizin uğraşında hep bu var; insanı anlamak. Hak vermek anlamında değil, neye göre nasıl şekillendiğimizi anlamaya çalışıyorum. Ülkede bizi inançlarımızdan, savunduğumuz insani değerlerden, vicdanımızdan uzaklaştırmaya çalışan bir atmosfer var. Bu atmosfer beni hiç olmadığım kadar analitik düşünmeye sevk etmeye başladı. Rant, açgözlülük, baskı, faşizm, kutuplaşma gibi kocaman kelimelerin arkasındaki ‘insan’ı görmeye çalışıyorum. Tüm bunlar, sokakta, evde, mahallede ama mutlaka bir yerlerde iki insan arasında yeşeriyor. Metinlerimin bir ortak özelliği olarak şunu diyebilirim; şimdiye kadar genellikle taşrada geçen hikâyeler yazdım. Küçük evrenleri olan insanlar daha çok ilgimi çekti.

Türk tiyatrosu onlara emanet


Oyun yazmak, yılgınlığa atılan bir çakıl taşı

MURAT MAHMUTYAZICIOĞLU

1979, Kütahya doğumlu. İçmimarlık ve Studio Oyuncuları’ndaki tiyatro eğitiminin ardından Kadir Has Üniversitesi’nde oyunculuk yüksek lisansı yaptı. Oyunculuk ve yönetmenlik yaptıktan sonra 2012’de ‘Fü’yü yazdı. ‘Şekersiz’, ‘Aynur Hanım’ın Bebeği’, bu sezon sahnede olan ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ ve ‘Sevmekten Öldü Desinler’ diğer oyunları. ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ ile Afife Tiyatro Ödülleri Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü ve Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Yılın Yerli Oyun Yazarı Ödülü’nü aldı.
İlk oyunumu yazarken tamamen romantik hislerle, yazılı bir şeyler bırakmak gibi bir düşüncem vardı. Bir şekilde sahnelendi, insanlara ulaştı; bu da beni daha çok oyun yazmak konusunda motive etti. Büyük laflar etmekten sakınsam da sanırım yazmak benim için çağın hızına, kocaman umutsuzca yılgınlığa atılan bir çakıl taşı... Koşullar -ya da koşulsuzluklar-, beni de çok sınırlıyor, bu zamanda tiyatro metni üretiminin bu kadar yoğun olması hem benim hem de diğer arkadaşlarımın inatla üretmesi, bu çağa tezat geliyor bazen. Tüm kötü koşullar belki de kişisel yaratıcı alanımızı genişletiyor. Şehrin içinde bazen hayalet gibi bazen de karmaşanın tam ortasında yazmaya devam edeceğiz, umutla...

Türk tiyatrosu onlara emanet


Vücudumda biriken dertler ellerimi ve kalbimi ele geçiriyor

SAMİ BERAT MARÇALI
1987 Mersin doğumlu. Yıldız Teknik Üniversitesi, Endüstri Mühendisliği mezunu. 2010’dan beri profesyonel olarak tiyatro (oyun yazarlığı ve yönetmenlik) yapıyor. İlk oyunu ‘Küçük’ü 2010’da yazdı. Kaleme aldığı ‘Limonata’, ‘Yalnızlar Kulübü’, ‘Sürpriz’, ‘Altı Buçuk’, ‘P*rk’ isimli oyunları farklı dönemlerde sahnelendi. Son oyunu ‘Yuva/Home’ oyunu geçen sene New York’ta LaGuardia Performing Arts Center’da sahnelendi. ‘Yuva’ 21. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, kendi yönetiminde sahnelendi. Oyun çeşitli mekânlarda halen oynanmakta.
Bu topraklar bir şeyleri dert edinmek için hayli zengin bir yer. Her gün sürpriz bir yeni güne uyanıyoruz. Bedenimin -bence bütün oyun yazanların da öyledir-, deneyimlediği her şey, hiç bilmediğim bir yerlerimde birikiyor. Bir şeyler yazarken de yazdığım her replik, kurguladığım her an, yarattığım her çatışma kendiliğinden seni, beni anlatıyor oluyor. Oyun yazmak için masaya oturduğumda genelde ne üzerine yazmak istediğime karar vermiyorum. O masaya oturma ihtiyacım da gözümün önünden gitmeyen bir görsel sebebiyle oluyor. Beni tetikleyen bu görseli her neyse tanımlamaya çalışmak ve ne olduğunu bulmak istiyorum. Vücudumda biriken dertler adeta “Hey! Ben de buradayım!” dercesine ellerimi ve kalbimi ele geçiriyor ve her anında analitik düşünen beynimle buluşup derdini birbirlerine anlatmaya çalışıyorlar. Bir hikâyeyi aktarmak için bütün vücudum derin bir tutku içinde olmalı. Olmadığında yazamıyorum zaten. Sırf yazmış olmak için yazmadım şu ana kadar. Ne istediysem onu yazdım. Özgürlük, benim için vazgeçilemez ve satın alınamaz. Ancak böyle kendi dilimi bulabilirim ve teatral bir üretim arayışımı sürdürebilirim.
Oyun yazanlar maddi-manevi desteklenirse, teatral üretimin yanı sıra akımlardan, tarzlardan, oyun yazanların yolculuklarından söz edebileceğiz. Şu an çoğu buralı yazar bunu, kendi kendine motive olarak yapmaya çalışıyor. Tiyatrolar için başlangıç noktası biziz aslında. Ama öyle davranılmıyor burada.

Türk tiyatrosu onlara emanet

Tiyatroya yazmak:
Bedenini bugünün hissine bırakarak yaşamak...

CEREN ERCAN

1981, İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi, Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi’nde sinema yüksek lisansına başladı. Yeni Metin Yeni Tiyatro projesinin kurucuları arasında yer aldı. Metin üretim sürecinde yer aldığı ‘Çirkin İnsan Yavrusu’ ve ‘Aptal, Sıradan, Suçlu’ ilk oyunları. Bunları -Katalancaya da çevrilen- ‘Öyle Durdum Bekliyordum Geçmeyenler Köprüsünde’, Gülce Uğurlu ile birlikte yazdığı ‘İstenmeyen’ ve ‘Köpeklerin İsyan Günü’ izledi. ‘Seni Seviyorum Türkiye’ ve ‘Berlin Zamanı’ isimli oyunları bu sezon prömiyer yaptı. ‘Tahran Rüyası’nın yazım süreci devam ediyor. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda dramaturg olarak çalışıyor, Bahçeşehir Üniversitesi Sinema Bölümü’nde ‘Film ve Dramaturji’ dersi veriyor.
İçeriği bugünü okumak üzerinden götürdüm, ilk günden beri. Bugün içinde olduğum dar alana çemberin en dışından sızan ışık ne? Onun üzerine düşündüm hep. Politika politikanın dışında durduğuna inanana nasıl bir yerden çarpar. Hep buna bakıyorum. ‘Köpeklerin İsyan Günü’nden sonra ‘Seni Seviyorum Türkiye’, ‘Berlin Zamanı’ ve ‘Tahran Rüyası’ isimli oyunlardan oluşan ‘Türkiye Üçlemesi’ üzerine çalışmaya başladım. Gidenler, kalanlar, saklananlar. Politik olan ile insan arasındaki ilişkiyi farklı biçimsel deneme içinden okumaya çalıştım. Derinleşmenin ve analiz etmenin mümkün olmadığı bir hızda geçen Türkiye gündemine, sahneden nasıl bir dil arayışıyla bakabileceğimi düşündüm. Seyirciyle açık açık konuşmak istiyordum. Bu metinler bugün burada kendi durduğu yerde var olma mücadelesi verenlerin sesiyle konuşuyor. Bu dönem gülmeye, yüksek sesle konuşmaya ve olduğum halimle varım demeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Benim için; hissettiğim, bana içerden dokunan güçlü bir çatışma yaşadığım an oyun yazma sebebi. İçinden çıkamadığım çatışma anlarını bir oyunun içine gömmeye çabalıyorum. Orada, kendimde, kendi bedenimde bugünün meselesini görmeyi deniyorum. Tiyatroya yazmak benim için, bedenini bugünün hissine bırakarak yaşamak. Bu benim tiyatroda sevdiğim şey. Bugüne, bugünün ruhunu içerden üfleyerek bakmak...

Türk tiyatrosu onlara emanet


Tiyatroda ve hayatta sesleri takip ediyorum
KEMAL HAMAMCIOĞLU

1984 doğumlu. Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Bölümü’nde okudu, aynı alanda yüksek lisans yaptı. Şahika Tekand Studio Oyuncuları’nda ve Craft Tiyatro’da oyunculuk eğitimi aldı. İlk oyunu ‘Kabin’i askerliğini yaparken yazdı. Onu ‘Garaj’ ve bu sezon sahnede olan ‘Kaplan Sarılması’ ile ‘Baldan Karanlık’ izledi. Geçen sonbaharda ilk romanı ‘Birini Pencere Kenarına Çiçek Koyacak Kadar Sevmek Lazım’ yayımlandı. Yeni bir roman ve oyun üzerine çalışıyor, yaratıcı yazarlık dersleri veriyor.
Yazmazsam duramam diyeceğim hikâyeyi bekledim her oyunumu yazmadan önce. Böylesine belirsiz, düzensiz günlerden geçen bu topraklarda neyi anlatırsam anlatayım, hikâyem kaçınılmaz olarak buralı oluyor. Hayatta bir derdi olanın, o derdi kalpten duyar ve yaşarsa, o derdin çaresi olamasa da sesi olacağına inanıyorum. Yalnızlığın sesi, doğanın sesi, açlığın sesi, özlemin sesi, annemin sesi... Ben hep tiyatroda ve hayatta sesleri takip ettim ve ediyorum. Başka türlüsünü bilmiyorum.

5 OYUNCU, 5 OYUN ÖNERDİ

Hasibe Eren: 3kulak'tan ‘Bir Yıldız Batıyor’u öneriyorum, çünkü son zamanlarda gördüğüm en eğlenceli oyun. Çok katmanlı yapısıyla iyi düşünülmüş ve tasarlanmış bir çalışma. Oyuncusu Sinan Mıhçı’nın kuklayı bir çocuk oyunu dışında sahneye büyük ustalıkla taşıması müthiş. Ülke koşullarında bağımsız tiyatro yapmaya çalışanlara özellikle izlemelerini tavsiye ederim.

Şebnem Bozoklu
: Craft Tiyatro’nun sahnelediği ‘Killology’ baba-oğul-aile ve şiddet üzerine bir oyun. Gary Owen’ın metnine, İbrahim Çiçek’in şahane rejisine, atmosferine bayıldım. Performanslar sizi çok şaşırtacak.

İbrahim Selim:
Galataperform’dan ‘Tato Baba’ isimli oyunu izleyin, çünkü müthiş bir baba-oğul hikâyesi.

Funda Eryiğit:
Seyyar Sahne’den ‘Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit’i; Nezaket’in (Erden) yumuşacık oyunculuğu için, çok sade, naif anlatılmış bir hikâye izlemek için görün. ‘Dirmit Kız’ oyundan çıktıktan sonra da insanın aklında dolanıyor.

Serdar Orçin: Craft’tan ‘Yen’i tavsiye ederim; teksti yönetimi ve oyunculuğu ile çok etkileyici, çarpıcı bir oyundu. Bir de Fiziksel Tiyatro Araştırmaları’ndan ‘Şatonun Altında’... Benim için yılın en iyi oyunlarıydı bu ikisi.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle