GeriKitap Sanat ‘Struma’nın hazin hikâyesi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Struma’nın hazin hikâyesi

‘Struma’nın hazin hikâyesi

O gemiden sadece tek bir insan sağ çıktı: David Stoliar. Bu, onun hikayesi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Romanya’dan Filistin’e doğru umuda yolculuk yapan 769 Yahudi’nin Karadeniz’in soğuk sularına gömülmesiyle sonuçlanan Struma olayı, yazar Aaron Nommaz’ın son kitabına konu oldu. Nommaz’la ‘Vicdanları Sorgulatan Hikaye: Struma’yı ve dönemin suçlularını konuştuk.

27 Şubat 1942’de yaşanan Struma felaketinden bu yana 77 yıl geçti. Yazdığınız son roman ‘Vicdanları Sorgulatan Hikaye: Struma’, bu felaketi yeni nesillere aktarmak açısından büyük önem taşıyor. Tarihin yüz karalarından biri olan bu felaketi yazmaya nasıl ve neden karar verdiniz?
Türkiye’yi seven biri olarak ülkemin aleyhinde olacakları anlatmak bana ters gelir. Destek Yayınevi’nin, görüşlerine saygı duyduğum CEO’su Yelda Cumalıoğlu bana Struma’yı yazmamı teklif ettiğinde buna pek sıcak bakmamıştım açıkçası. Ülke olarak kabahatli olduğumuzu herkes gibi ben de biliyordum. Yine herkes gibi ben de bu olayda ülkeyi yönetenlerin davranışlarıyla gurur duymak bir yana, utanıyordum. O yüzden Struma’yı yazma konusunda isteksizdim ama yine de ilgisiz kalmak istemedim. Araştırdıkça eksiklerimizin diğer ülkelerle kıyaslanmayacak kadar az olduğunu görünce ve düşünüldüğü kadar ağır kusurumuz olmadığını anlayınca yazmaya karar verdim. O dönemin şartlarını göz önünde bulundurmadan bir şeylere karar vermek yanlış olur. Hazin olayların tekrarlanmaması için yapılabilecek tek şey unutmamak ve unutturmamaktır. Bu hepimizin insanlık görevidir.

Bugün Struma’nın yeterince bilinmediğini düşünüyor musunuz?
Kesinlikle bilinmiyor. Nasıl bu bilgiye sahip olunabilir ki; olay uzun yıllar anlatılmamış, paslı arşivlere terk edilmiş. Değerli yazarlarımız bu konu hakkında yeni yeni kitaplar yazdılar ve böylece okurlarda ilgi ve hassasiyet oluştu.

Romanınıza geri dönelim... ‘Struma’ çok trajik bir hikaye. Bunda hikayenin gerçek olmasının payı elbette çok büyük. Romanı yazarken nasıl bir yol izlediniz? Araştırmalarınızda nelerden, nerelerden beslendiniz?
Bizde ve Avrupa basınında karartma var, bilgiye erişmek zor. Sadece bilinmesi uygun görülenler dışında hiçbir şey paylaşılmamış. Ancak Amerika’da öyle değil ve oradan çok bilgi edinebildim. Bir de Struma’ya benzer faciaları yaşayanların anı ve yazdıklarından edindiklerim var. Ayrıca Cathrine Collins’in ‘Death on the Black Sea’ kitabı da tam bir referans niteliğinde.

Karakterlerin hepsi birebir gerçek mi? Elis, Elena ve diğerleri?
David Stoliar ile ilgili ne bilgi varsa topladım ve boşlukları da hayal ederek ilave ettim. David’in arkadaş çevresi ve aşkları, romanın hikaye bölümünü teşkil ediyor, isimler birebir gerçek değil ancak muhtemelen böyle bir yaşamı olduğunu düşünüyorum. Onun dışındakiler gerçek.

Peki bu kadar detaylı anlatabildiğiniz, felaketten tek başına sağ kurtulan David Stoliar’la yaşarken görüşme şansı elde etmiş miydiniz?
Maalesef hayır. Ancak onunla ilgili ne bulduysam okudum ve onu tanımış arkadaşlarımı dinledim.

Romanda bir yandan bir aşk hikayesi de var. Aslında David’in hem Elis’e hem de Elena’ya olan aşkı. Romanın ana karakteri David, iki kadın arasında duygusal gelgitler yaşıyor. Bu duyguları yazarken neler hissettiniz merak ediyorum. Ve neden kitabı bir aşk üzerinden kaleme almayı tercih ettiniz?
Bağlı kalmaya and içtiği ve en güzel anları yaşadığı ilk aşkı Elena’dan ayrılırken ciddi bir travma yaşıyor, David. Bir araya gelmeleri imkansızlaşınca ve Elena’nın Amerika’da evlendiğini duyunca şaşkına dönüyor. Arkadaşlarının teşviki ile bir partide Elsi ile yakınlaşarak tekrar yaşama dönüyor. Ancak iki duygu arasında kendini sıkışmış hissediyor. Biri, artık kendisinden çok uzakta olan Elena’ya olan bağlığı diğeri de yeni bir hayat kurma arzusu. Yaşananlar çok hazin, çok dramatik ve sorgulatıcı. Struma faciası hikayenin belkemiğini oluşturuyor. Okuyucunun hikayeyle yakından ilgilenebilmesi için romanı David’in hayatından yola çıkarak ele aldım.

Neredeyse iki ay boyunca Sarayburnu’nda karantinaya alınan gemiden karaya ayak basmayı başarmış insanlar da var. Standard Oil Company of New York’un Romanya müdürü olan Martin Segal ve ailesi, Vehbi Koç tarafından kurtarılıyor. Vehbi Koç’un konuyla ilgili açıklaması oldu mu hiç? Ya da onca insanın ölmesiyle ilgili bir pişmanlığı?
Vehbi Koç’un bu insanları kurtarma misyonu veya görevi yoktu, o sadece bir iş adamı. Yaptığı ticarette Almanlara krom satışlarından dolayı Alman karşıtı ülkeler tarafından kara listeye alınmış. Standard Oil of New York’un (bugünkü Mobil) CEO’su, Romanya yetkilisi olan Martin Segal’i ve ailesini kurtardığı takdirde Koç’un şirketini bu listeden çıkartma sözü vermiş. Vehbi Bey’de dönemin İçişleri Bakanı Faik Öztrak’la görüşüp ailenin kurtulmasını sağlayarak ticari problemini aşmış oldu. Yani Vehbi Bey’i bu konuda sorumlu tutmak hatalı olur.

Sorumlu tutmak değil belki ama geride onca insanın kalmış olması ve onların Segal ailesi kadar şanslı olamaması çok üzücü. Vehbi Koç’un da bundan rahatsız olmuş olabileceğini düşünmeden edemiyor insan. Bir de dokuz aylık hamile bir kadın var gemide, o da doğum sancısı geldiği için hastaneye kaldırılıyor. Ondan haber alınabildi mi?
Maalesef. O kadının adı Medea Salamovici’ydi. Gemiden indirilip Balat’taki Or Hayim hastanesine kaldırıldığı bilinse de sonrası karanlık... Ne yazık ki basında olayı karartma var ve yetkililer Musevi Cemaati’nin konu hakkında susmasını, bunu konu dahi etmemesini telkin ediyor.

Bir de karaya kaçmayı başarmış ancak sonunda yakalanmış biri var. Onun hikayesi de çok hüzünlü. Bu genç adamın, annesine kart atabilmek için gömleğini sattığı söyleniyor. Bir başka hikaye konusu sanki, ne dersiniz?
Haklısınız. Bu insanla ilgili gerçek bilgiler yok. Marmara’nın soğuğunda kendini denize atıp karaya çıkarak merak içindeki ailesine haber verebilmek için çabalayan bir gencin yakalanıp yaka paça gemiye iadesi çok üzücü. En azından bu kadarı olmayabilirdi. Onu özgür bırakabilirlerdi. Sanırım Struma’yla ilgili anlatacakları ve yabancı basının ona ulaşabilme ihtimali endişe yarattı. Ankara şaşkın, göçlere bazen göz yumuyordu bazen de Alman ve İngiliz baskısıyla katı tavır alıyordu. Örneğin Yunanistan’dan gelen binlerce göçmenin Alman ve İngiliz radarlarına takılmadığından İzmir’e gelmeleri konu edilmedi, onlara kimse engel olmadı.

Dönemin başbakanı Refik Saydam’ın faciadan sonra yaptığı açıklamada insanın kanını donduran türden: “Kimsenin istemediği kişilere burası yurt olamaz.” Sizce bunun nedeni korku ve baskı mı? Üstelik kendisi hastalıklarla savaşmış bir sağlık adamı. Daha vicdanlı olması beklenirken...
Doğrudur, bu sitem kendisine hiç yakışmadı ancak bu lafları kimlere söylediği de önemli. Dünyada hiçbir ülke Struma felaketzedelerine el uzatmadı. Bir tek İstanbul Yahudi Cemaati, Kızılay aracılığı ile zar zor gıda ve ilaç yardımı yapabildi. Batı’nın yaşananların sorumluluğunu Türkiye’ye yıkması başlı başına bir haksızlıktı ve benim tahminim bu cevap da Refik Saydam’ın dünyaya haykırışıydı. İsim vermemiş, bakın. İngiliz, Alman hatta Amerikalı dememiş; “Kimsenin istemediği” demiş. Zira politikamız tarafsız olmak ve dış güçlerle barışı ve mesafemizi korumak. Bu mültecilere en büyük desteği verense cemaatten Simon Brod’du. Onun da devlette en yakın destekçisi İstanbul Emiyet Müdürü Ahmet Demir’di. Facianın öncesinde İngilizler 28 çocuğun gemiden indirilmesine izin verdi ancak aynı gün Demir’in annesi vefat etmiş, görevde değildi. Motorsuz geminin halatının kesilmesiyle o 28 çocuk da diğerleri gibi kurtulamadı.
Çok çok acı.

Peki, siz tüm bunların sorumlusunu kim ya da kimler olarak görüyorsunuz?
Bütün dünya sorumlu, insanlık sorumlu. Sorumlu olan ülkelerin isimlerini saymakla bitmez ancak başrolde olanlar İngiltere, Romanya, Almanya, Amerika ve Türkiye. Diğer ülkeler de Alman uyduları. Sırasıyla, kendime göre suçluluk oranlarını da ekleyeceğim. İngiltere, berbat diplomasisi yüzünden felaketi engelleyebilme imkânı olmasına rağmen ayak sürtmüş ve mültecilerin görüşlerine göre Yahudilere işkence, zor kullanma ve eziyet etmemiş olmasına rağmen asıl suçludur. Bu insanların kanı İngilizlerin eline bulaşmıştır. İşin kötü yanı, ne bir özür ne de bir pişmanlığa rastlamadım. İngilizler yüzde yüz suçludur.
Romanya, Almanlara parmak ısırtacak kadar antisemitik duygularla hayal kurma yeteneklerini akıl almaz boyutlarda işkenceler geliştirerek kullandı. Bu ülkenin yaptıklarını araştırırken kendime sorduğum soru “İçimizde olan bu karanlıklar hep böyle mi kalacak?” Sözüm ona Avrupa’da Aydınlanma Çağı yaşanmış. İnancım şu ki, kim bizi ruhumuzda gizli kalan bu karanlıklardan kurtarırsa en büyük ödülü o alacak. Romanya da yüzde yüz kabahatlidir.
Almanlar hakkında çok yazıldı. O dönemde hasta ideolojilerini yandaşlara bulaştırarak verdikleri zararları biliyoruz. Almanlar da yüzde yüz suçludur.
Amerika ise St. Louis gemisini geri çevirip yolcularının Nazi kamplarına teslim ederek ‘iyilik perisi’ olmaktan çıktı ancak Roosevelt’in ve görevlendirdiği Ira Hirschmann gibilerinin çabaları ile yüz binlerce can kurtardılar. Hiçbir şey tam olarak beyaz veya siyah değil. Bence İngiltere, yüzde on kabahatlidir.
En karışık durumdaki ise Türkiye. Kendimi sorgular gibi araştırdım ve anlamaya çalıştım zira leke her Türk vatandaşı gibi bana da bulaşıyor. Biraz 1941 Türkiye’sine bakmak lazım bir sunuca varırken. Çok arkadaşım bana “Milliyetçi gözlüklerini taktın” diye takılıp bazıları da beni olayı sulandırmakla suçlayacak ancak ben inandığımı söyleyeceğim. Struma’yı Türkiye, hiç istemese de kucağında buldu. Ülkede ekmek karneye bağlanmış, ekonomi yerlerde, İngiliz ve Almanlarla ince bir çizgide tarafsız kalma diplomasisi sürdürüyor. Birkaç yüz kişiyi beslemek bile arzu edilmeyen bir durum. “O dönemin yönetimi Struma yolcularını mülteci diye kabul etti” dense Avrupa vahşetinden kaçan milyonlar Türkiye’ye gelecek. Bunlarla nasıl baş edilecek? Edilmesi zor ve yine suçlanacağız. Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden dolayı Filistin’e giden gemileri engellemedi, kasıtlı olsaydı eğer; bir yolunu bulur, engellerdi. Tabii ki 769 kişinin sefil bir şekilde denizde bırakılması doğru muydu, katiyen değil. Çok daha insancıl bir davranış olabilirdi ancak tarihe Varlık Vergisi Mimarı diye adı geçen Şükrü Saraçoğlu gibi bir Dışişleri Bakanı döneminde buna da şükür diyorum. Faciadan tek kurtulanı hapse atmak ne demek? Yine de Türkiye’nin sanıldığı kadar suçlu olmadığı düşüncesindeyim. Ancak arşivlerden gelen detaylı bilgi de yok. İngilizlerle yazışmalar çok önemli, bunlar halen su yüzüne çıkmadı. Almanların yaptığı gibi Nazi sempatizanlarını suçlu diye ilan eder ve yaptıkları kötülükleri lanetlersek işte o zaman bu virütik hastalığa karşı aşılanmış hatta bir nebze bundan arınmış oluruz. Türkiye’nin de yüzde 10 suçlu olduğunu düşünüyorum.

Türkiye devleti Struma sebebiyle özür dilemeli mi?
Türkiye, Yahudi Cemaati ve dış ülke temsilciliklerinin önünde anma törenlerine katılarak değil de bunları organize ederek Struma olayı ile ilgili üzünüsünü açıkça dile getirmektedir. Bu saygın bir davranış. Özür dilemeye gelince başta bu erdemi başrolde yer almış ülkelerin yapması gerek. Özür dileme sırlamasında Türkiye ve Amerika en alt sıradadır.

Bugün dünyanın gidişatını nasıl görüyorsunuz?
Gelişmiş ülkeler, savaştan para kazanılmadığını anladı. Birbirlerine karşı öyle amaçları yok. Geçmişte olduğu gibi Almanya’nın Fransa’ya veya Avrupa ülkelerinin birbirlerine savaç açmaları söz konusu değil. II. Dünya Savaşı’nda ölen 50 milyon bu dersi verdi ve bunun iyi anlaşıldığına inanıyorum. Savaş sadece geri kalmış ülkelerin işi. Silah satanlar da insanlarını bulaştırmadan bu işin ticaretinde…. Hepimizin ruhunun derinliklerinde Hitler’inkinde olduğu gibi gizli karanlıklar var. Ortam müsait olduğunda içimizdeki canavar canlanabiliyor.

Irkçılık günümüzde de devam ediyor. Bu topraklarda da... Bunu dünyadan silmek hiçbir zaman mümkün olmayacak mı?
Maalesef ırkçılık politikada prim yapıyor. Demek ki oy kullanma hakkına sahip halkların az gelişmiş kesimlerindeki insanlarda bir ‘öteki’ düşmanlığı var. Eğitimli politikacılar da bundan yararlanıyor. Eyleme dönüşmediği sürece bu duygu sadece taşıyana zarar verir. Eyleme dönüşürse eğer felaketi siz düşünün. Bu işin bir de demografik yönü var. Demokratik ortamda ‘öteki’ belli bir sayıya erişirse sizi ‘öteki’ durumunda bırakabilir korkusu…2300 yıllık bir konsept olan demokrasi gözden geçirilmeli ve olumsuz yönleri törpülenmeli.

Dünyanın bugün Yahudilere olan bakış açısı sizce nasıl? Antisemitizm tamamen ortadan kalktı diyebilir miyiz?
Çok derin sorular soruyorsunuz, her biri bir kitap konusu. Dünyada hangi millet bir başkasına sevgi ile yaklaşıyor ki? Antisemitizm ortadan kalkmadı ve kalkmayacak da. Yahudi sayısı o kadar az ki kendini anlatması zor. Müslüman nüfusunun binde biri, Hristiyan nüfusunun binde altısı. İsrail’in çok ciddi bir Filistin sorunu var, kendi sonunu hazırlamadan çözemiyor. Yok olmasını isteyen devletler var ama kendisi de yok olmak istemiyor. Ancak İsrail ile Yahudileri bir tutmak genel bir hata. İsrail vatandaşı olmayan bir Yahudi, İsrail politikalarını etkileyemez. Aydınlanma Çağı’nın ürünü ‘milliyet’ ile ‘din’ kavramlarını farklılığı çok insan tarafından kavranamamış, hep karıştırılıyor.

Kitaplarınız hep tarihsel gerçeklere dayalı. Tarihe olan ilginiz nereden geliyor?
Geçmişini bilmeyen kimliğine sahip çıkamaz. Tarih benim hep merak ettiğim bir konu olmuştur. Neler yaşanmış, atalarımız neler yapmış, nerelerde hatalar olmuş, bunlar tekrar ediliyor mu, engellenip gelişme sağlanabilir mi, onlardan daha iyi bir nesil nasıl olunur? Bunlar gibi onlarca soru beni hep gerçekleri araştırmaya sevk etmiştir.

Yazmaya ne zaman ve neden başladınız?
Önemli olaylar sanki gömülmek isteniyor. Dona Gracia ve Jozef Nasi gibi, Osmanlı’yı olumlu ve ciddi bir şekilde etklemiş kahramanlar hakkında Türkçe bir kitap yoktu. İsyan ettim. Etkilerini gün ışığına çıkarmak ve aynı zamanda Osmanlı’nın bilhassa en önemli beş padişahı döneminde, eşi benzeri olmayan insancıl kurallarla ‘öteki’ haklarını güvence altına almasını dünyaya anlatmaya çabaladım. ‘Kanuni’nin Yahudi Bankeri –Dona Gracia’ ve ‘Yahudi Banker- Jozef Nasi’ kitaplarını yazdım. O dönemde böyle bir millet daha yok, bulamazsınız. Batılılara anlatabilsek bize insanlık dersleri vermekten vazgeçebilirler. Her Türk’ün gurur duyacağı bu dönemi dünyaya anlatmak görevi olduğuna inanıyorum. Ben de kendime düşeni yaptım.

Siz de Portekizli kökenli Safarad bir aileden geliyorsunuz. Yahudi Türklerindensiniz.
Atalarım 16. yüzyılda Portekiz’deki engizisyon felaketinden kaçıp İzmir’e sığınmış. Bu yaşıma geldim, bir Türk Yahudisi olarak dinimden dolayı şahsen hiçbir engelle karşılaşmadım. Lise sonrası yurt dışına eğitime gittim ve UC Berkeley’de mastırımı yaptım. 1973’ten bu yana sanayici olarak çalışmalarıma devam ediyorum.

‘Struma’nın hazin hikâyesi
STRUMA - Vicdanları Sorgulatan Hikâye
Aaron Nommaz
Destek Yayınları, 2019
272 sayfa, 25 TL.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle