GeriKitap Sanat Sırlar ve yalanlar
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sırlar ve yalanlar

Sırlar ve yalanlar

Oyun ve roman yazarı olarak uluslararası üne sahip Yasmina Reza, ‘Ne Mutlu Mutlulara’ romanında kaderleri birbirleriyle kesişen 18 karakterin hayatlarından kesitler sergiliyor. Üst orta sınıftan ‘mutlu’ azınlığa odaklanan Reza, sırları ve yalanları ortaya koymayı çok iyi başarmış.

İran asıllı Rus Yahudisi bir baba ve Macar kemancı bir annenin kızı olarak Paris’te dünyaya gelen Yasmina Reza, Nanterre Üniversitesi’nde tiyatro ve sosyoloji öğrenimi gördü. Oyun yazarak başladığı edebiyat hayatına roman ve senaryo yazarak devam etti. 1994’te yazdığı ‘Art’ (Sanat) adlı oyunuyla uluslararası saygınlığa ve üne kavuştu. Oyunları 35 dile çevrildi ve tüm dünyada saygın sahnelerde sergilendi. Romanları da oyunları kadar başarı kazanan Yasmina Reza, 2016’da ‘Babylone’ adlı eseriyle Renaudot Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Romanın adını Borges’in bir cümlesinden esinlenerek koymuş Yasmina Reza; “Ne mutlu sevilenlere ve sevenlere ve
aşktan vazgeçebilenlere. Ne mutlu mutlulara.” 20 kısa bölümden oluşan romanın içeriğinde Borges’in şiirinin, biçiminde ise Arthur Schnitzler’in -hayal ve hakikat üzerine kurulu- ‘La Ronde’ oyununun etkisi var.

KORUNAKLI HAYATLAR
18 karakterin ağzından aktarılan 20 bölümlük romanın hacmi sadece 150 sayfa. Karakterler arasında bir avukat, bir gazeteci, bir öğretmen, bir film yıldızı, bir şoför, bir hükümet yetkilisi, birkaç emekli, birkaç evkadını ve birkaç iş adamı yer alıyor. Onlar aracılığıyla sözü edilen yan karakterleri de hesaba katarsak, kimisi kaybolup giden kimisi ise zaten kayıp pek çok insan tipiyle karşılaşıyoruz. Ancak sınıfsal açıdan bakarsak eğer, çeşitlilikten söz edemeyiz. Yazar bilhassa belli bir sınıftan insan tiplerine -üst orta sınıftan Yahudilere- odaklanmış. Onların karmaşık evliliklerini, ebeveynlik sorunlarını, sadakatsizliklerini, arzuların sönümlenişini ya da yeniden alevlenişini, acı karşısındaki tutumlarını, hastalık ve yaşlanma karşısındaki çaresizliklerini biraz da alaycı bir dille hikâyeleştiriyor. Bunlar aynı zamanda anne-baba, çocuk, erkek ve kız kardeş, arkadaş ve tanıdıklar olarak erkek ve kadın hikâyeleri... Çok sayıda karakter ve olay için 150 sayfanın yetersiz kalacağı düşünülebilir ama Yasmina Reza, ekonomik dili ve parçalı kurgusuyla işin üstesinden gelmeyi başarmış.
‘Ne Mutlu Mutlular’da sahneye çıkan ilk karakter Robert Toscana. Karısıyla birlikte süpermarkette alışveriş yaparken tanışıyoruz onunla. Alınacak gıdalar üzerine çıkan bir tartışma hem Robert’in hem karısı Odile ile sürdürdükleri evliliğin karakteristiğini ortaya koyacak nitelikte. Burada Yasmina Reza’nın gözlemciliği giriyor devreye. Ayrıntıları, ufak tefek huzursuzlukları, insanların vücut dillerini yakalamayı, gerginlikleri ve çatışmaları sergilemeyi, sırları ve yalanları ortaya koymayı çok iyi başarmış. Bütün bunlar vasıtasıyla karakterlerin dış kabuklarını soyarak gerçek kişiliklerini ‘teşhir’ ediyor.

İki bölüm sonra söz Odile Toscana’ya geçtiğinde, süpermarkette yaşanan anı kadının bakış açısından izleyeceğiz;
“Her şey onu sinirlendiriyor. Fikirler, eşyalar, insanlar. Her şey. Dışarı çıkıp bir maraz çıkmadan dönmek imkânsız hale geldi artık. Sonunda onu dışarı çıkmaya ikna ediyorum ama bakıyorum da, neredeyse her seferinde pişman oluyorum. (...) eve dönerken, arabaya, geceye çöken bu sessizliği bir gün incelemek lazım. Radyoya bile tahammülü olmayan bir sessizlik...”
Sonra bu çiftin yakınları, yakınlarının yakınları söz alacak ve her biri kendilerinin hayatlarına dair anlatımlarda bulunacaklar. Yasmina Reza, onlar kendilerini anlatmadan önce kusursuz görünen karakterlerin iç dünyasını sergileyerek okuyucuyu şaşırtıyor. Görünenin altındaki görünmeyeni ortaya koyan kimi zaman acılı, kimi zaman öfkeli, kimi zaman egosantrik, kimi zaman sarsılmış, kimi zaman da sevecen bir tınının öne çıktığı mırıldanmalar... Kendileri hakkında konuşmaları başkalarını, başkaları hakkındaki dedikoduları da kapsıyor elbette. Böylelikle bir monoloğun eksik bıraktığını diğer monolog tamamlıyor ve karakterler arasında kendilerinin asla fark etmedikleri tuhaf bir ahenk kuruluyor.
Pek çok hikâye ile kurgulanmış bir romanda elbette kesin bir son da yok. Sözün yeniden Robert ve Odile’ye geçmesiyle anlatı çemberinin kapandığını söyleyebiliriz sadece. Bu türden hayatlarda büyük iniş ve çıkışlara, radikal değişimlere, hatta sevinçlere ve felaketlere bile yer olmadığını, olamayacağını anlıyoruz...

ÇEHOV ETKİSİ
Mutluluğa vurgu yapan başlığına rağmen bunun bir ironiden öteye gitmediğini tahmin etmişsinizdir. Gerçekten de mutluluk anları ya küçük ya da neredeyse geçici. Reza, bu insanların başarı saydıkları konumları elde etmelerinin duygusal yoksunluklarını ortadan kaldırmadığını özlem ve pişmanlık kavramlarını öne çıkararak vurguluyor. Kısacası, onları çağıran reklam sloganlarının aksine hayat hiç de pırıltılı değildir.
İçerikte Borges, biçimde ise Schnitzler etkisinden söz etmiştim. Bu isimler arasına Çehov’u da katmalıyım. 1987 yılında ‘Conversations After a Burial’ adlı ilk oyununu yazdığında henüz Çehov’u okumamıştı ama eleştirmenler oyunu Çehovvari bulmuşlardı. Çehov, oyun yazarlığındaki ustalığını hikâye dalında da yakalamış -nadir- yazarlar arasındadır. Yasmina Reza da ‘Ne Mutlu Mutlulara’ ile hem roman alanında da iddalı olduğunu kanıtlamasıyla hem de karakterleri, anlatım tarzı ve diliyle bir kez daha Çehov’u -ama bu kez hikâye yazarlığını- hatırlatıyor. Duygusal ve düşünsel karşıtlıklara derinlemesine nüfuz eden diliyle bir kesimin özel hayatının trajikomik yanlarını sergileyebilmiş.
Her biri farklı karakterler ağzından aktarılan kısa bölümlerden oluşan romanın kurgusunu çok başarılı buldum. Bölümler arasındaki bağlantıları kurmak, karakterlerin birbirleriyle ilişkisini takip etmek başlangıçta zor gelebilir. Ancak bölümler ilerledikçe metnin ayrıntı zenginliği sayesinde bölümler/karakterler tek bir canlı anlatının birer parçasına dönüşecek. Sonuçta Reza’nın kafasındaki büyük tablo yavaş yavaş şekillenmeye başlayacak ve parçalar gerçek anlamlarına kavuşacaklar.

Söz konusu tabloda fiziksel çevrenin, siyasetin ve toplumsal olayların ‘flu’luğu dikkat çekici. Bir eksiklik diye değerlendirilebilir. Haksızlık etmeyelim ve Yasmin Reza’nın ‘mutlu’ azınlığının kendilerini kapattıkları korunaklı dünyanın gerçek dünyadan kopuk olduğunu unutmayalım. Zaten romanın eleştirdiği nokta tam da bu değil mi? Bu insanların Paris’te, Londra’da ya da İstanbul’da yaşamaları çok önemli değil, her nerede yaşarlarsa yaşasınlar kendi dünyalarının dışına çıkmayacaklar... İşte tam da bu nedenle romanın merkezine evlilik kurumunu yerleştirmiş Reza. Çünkü aile, sistemin en küçük yapı taşı olma niteliğiyle toplumun gerçek karakteristiğini barındırıyor ve böylelikle az önce ‘flu’ dediğim olgular keskin hatlarıyla ortaya çıkıyorlar.
Evlilikleri çatışma değilse bile sürtüşme olarak tanımlıyor Reza. Buna rağmen evli çiftler hiç hoşlanmadıkları, ihanetler ve yalanlarla çürüttükleri bu sefil kurumu ayakta tutmayı sürdürürler. Teker teker baktığımızda her bir karakter için trajik gibi görünebilir ne var ki tekrarlana tekrarlana trajik olma özelliğini kaybetmiş, traji komiğe, hatta komediye dönüşmüştür. İşte burada Yasmina Reza’nın ironisi anlam kazanır. En trajik anların içindeki komiği açığa çıkaran Reza, burjuva toplumunun iki yüzlü hayatını, aslında sistemin karakteristiğini, banalliğini yakalamıştır.

Sırlar ve yalanlar
NE MUTLU MUTLULARA
Yasmina Reza
Çeviren: Aysel Bora
Can Yayınları, 2018
150 sayfa, 15.50 TL.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle