GeriKitap Sanat 'Patron'un gizlisi saklısı yok
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

'Patron'un gizlisi saklısı yok

'Patron'un gizlisi saklısı yok
Bruce Springsteen FOTOĞRAF: FRANK STEFANKO

‘Born To Run’ adlı otobiyografisini okuyunca fark ediyoruz ki Bruce Springsteen’in hayatı bir roman. Bir John Steinbeck ya da bir Orhan Kemal romanı. Kitapta gizlisiz saklısız bir aile ocağı anlatısı, hesaplaşma, sorgu sual gırla gidiyor. Nefis bir kitap, okumaya doyum olmuyor.

Bruce Springsteen ilk albümünü 45 yıl önce, 1973’te yayımladı. Yıllar yılı büyük Amerika’nın küçük insanlarının umutlarını, hayal kırıklıklarını satır satır yüzlerce şarkıya döken, Amerikan rüyasının yalan dolanıyla değil, Amerikan kâbusunun kadim gerçeğiyle modern bir mitoloji yaratan adam, elbet bir gün kaleminin ucunu kendine yontacak, kendini anlatmaya koyulacaktı. ‘Born To Run’ adlı otobiyografisini okuyunca fark ediyoruz ki Bruce Springsteen’in hayatı bir roman. Bir John Steinbeck ya da bir Orhan Kemal romanı.
‘Born To Run’ı, adı parlak neon ışıklarıyla göğe kazınan bir rock star mı kaleme almış, yoksa taşralı bir halk çocuğu mu? Tamamen ikincisi. Zaten Springsteen’i parlak bir yıldız haline getiren yegâne kuvvet, hatıralarından, köklerinden, sınıfından kopmaması. Kitapta gizlisiz saklısız bir aile ocağı anlatısı, kendi kişiliğini bulma çabası, hesaplaşma, sorgu sual gırla gidiyor. Babasının öfke nöbetlerinden köşe bucak kaçan, annesiyle oturma odasında karşılıklı twist oynayan, blues gamlarını ucuzun ucuzu gitarlarla söken, yaşıtlarının aksine ne keyif verici otlara ne de içkiye el süren, kızlara pek yaranamayan, Vietnam Savaşı’ndan yırtmak için askerlik şubesinde eşcinsel taklidi yapan şu sivilceli şaşkın oğlan mı dünyanın bir numaralı rock sanatçısı olacak? İster inanın, ister inanmayın...
Bruce Springsteen’in rock sahnesine girişi, 60’larda takır takır işleyen isyan ve devrim motorunun teklemeye başladığı bir döneme denk geldi. Ama ciğerini Elvis, Beatles, Rolling Stones, Dylan ve Woody Guthrie’nin nefesiyle çoktan doldurmuştu. Henüz iki albümlü bir isimsiz kahramanken, gazeteci Jon Landau “Rock’n roll’un geleceğini gördüm. Adı Bruce Springsteen” diyordu. Landau’nun kehaneti tuttu. (Bu ünlü sözü şakaya vurmaksa Leonard Cohen’e düştü: “Bir zamanlar Jon Landau’nun da dediği gibi: Rock’n roll’un geleceğini gördüm. Adı Leonard Cohen değil.”)

Adını 1975 tarihli şarkıdan ve albümden ödünç alan ‘Born To Run’, bir müzik kitabı gibi görünmekle birlikte, aslında iyi müziğin temsil ettiği değerlerle, özgürlük duygusuyla, dayanışma ruhuyla, insan haklarıyla ilgili bir kitap. 1950’lerin sadece ırkçılığa geçit veren kaskatı toplumsal düzeninden 2000’lerin eşitsizlik saçan neo-liberalizmine uzanan bir kültürel coğrafya gezintisi.
Siyahi müziklere bu denli düşkün bir beyaz rock müzisyenine, punk’çılardan bu denli ilham alan bir eski tüfeğe nadir rastlanır. Bruce Springsteen her zaman kuşakları buluşturan, farklı cemaatleri birbirine kaynaştıran uzun menzilli şarkılar yazdı. Sesi ister walkman’den, ister stadyum sahnesinden yankılansın, aynı sıcaklık ve dürüstlüğe sahipti. Sadık bir hayranı “Yüz binlik stadyumları köşe başındaki bara çeviren adam” diyordu onun için. 1980’lerde Reagan ‘Born in the USA’ şarkısını zimmetine geçirmeye kalkışıyor, 2000’lerde Obama ‘We Take Care of Our Own’ şarkısını Spotify listesinden eksik etmiyordu. ‘Biz Devrimi Çok Sevmiştik’ kitabında, Daniel Cohn-Bendit’le görüşen Kızıl Tugaylar mensupları cezaevinde bütün gün Springsteen dinlediklerini anlatırken, ‘Prozac Toplumu’ romanında Elizabeth Wurtzel, varoluş bunalımlarını onun şarkılarıyla göğüslüyordu: “Ben çılgın bir şehir çocuğuyum, o ise varoşların, yoksul işçi kesiminin bir çeşit sözcüsü. Fakat onunla öylesine özdeşleşiyorum ki, New Jersey’li bir erkek çocuk olabilmeyi arzu ediyorum. (...) Onun şarkılarının tümü New Jersey batağından kurtulmak üzerinedir, bense o batağa girmemiz için annemi kandırmaya
çalışıyorum.”

Springsteen’in dilindeki bireysel kaçış öyküleri zamanla toplumsal gerçekçi bir ton kazandı. Otobiyografisinde de andığı üzere, Henry Steele Commager, Howard Zinn gibi yazarların tarih perspektifiyle Flannery O’Connor’ın, Jim Thompson’ın edebi ruhunu harmanladı. ‘The Ghost Of Tom Joad’dan ‘American Skin’e nice protesto şarkısı yazdı. İşi sonunda solcu ozan Pete Seeger’ın şarkılarını yorumlamaya kadar vardırdı. Seeger’ın repertuvarına dalmışken, Nâzım Hikmet’in ‘Hiroşima’ şiirini (‘I Come and Stand at Every Door’) kaydettiği de kulağımıza geldi. Bir gün onu da yayımlasa keşke.
Sean Penn’in ‘The Indian Runner’ başlıklı ilk yönetmenlik denemesi, Springsteen’in ‘Highway Patrolman’ şarkısının iki saatlik beyazperde uyarlamasıydı. Kısacık bir şarkı koca bir filme dönüşebiliyorsa, bir Springsteen albümünden, hele şu otobiyografisinden kim bilir nasıl bir sinema destanı çıkar! Ne de olsa, herhangi bir şarkıcıdan değil, “Okulda öğrendiğimizden çok daha fazlasını üç dakikalık bir plaktan öğrendik” dizesinin şairinden bahsediyoruz. ‘Born To Run’ nefis bir kitap. Okumaya, -okumak ne kelime- seyrine doyum olmuyor.

Patronun gizlisi saklısı yok
BORN TO RUN
Bruce Springsteen
Çeviren: Özge Onan
Doğan Kitap, 2018
520 sayfa, 38 TL.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle