GeriKitap Sanat ‘Öykünün şarap gibi olması gerekir’
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Öykünün şarap gibi olması gerekir’

‘Öykünün şarap gibi olması gerekir’

‘Kasırga/ The Hurricane’ adlı öyküsüyle Amerika’nın önde gelen edebiyat dergilerinden Glimmer Train’in açtığı yarışmada 1500 öykü arasından üçüncülük ödülünü kazanan Oğuz Dinç, “Öykünün bir kelime fazla ya da eksik olmaması gerekiyor. Bir öykü yıllarca dinlendikten sonra oturuyor” diyor.

“Beşinci katta asansör bekliyorum. Arkamda beyaz saçları, 70’lerden kalma gözlükleriyle yaşlıca bir adam. Mütevazi memuriyet yılları ütülü, pembe gömleğine sinmiş. Sade biri; ofis hayatına saklanıp geceleri DJ’lik, veya bir rock grubunda bas gitaristlik yapanlardan değil. Merhaba, diyorum, yabancı olduğumu gösteren aksanımla. Pardon, kasırga gelecek diyorlar... Daha önce hiç yaşadınız mı kasırga? Düşüncelerinin arasında aniden kasırgayı duyunca, gözlerinde endişe beliriyor. Belki de cümleleri güzel kuramıyorum. Bodrum... diyor, kendi kendine konuşur gibi, bir ara bodruma baksam iyi olacak... Gözleri tavanda geziyor. Bodrumunuz varsa sorun yok... Bodrumunuz var mı? Asansör geliyor. Biz apartman dairesinde oturuyoruz... diyorum, adam sessizce başını sallıyor...” 
Oğuz Dinç’in ‘Kasırga/ The Hurricane’ adlı öyküsünden yukarıdaki satırlar... Kendisi kısa süre önce Amerika’nın önde gelen edebiyat dergilerinden Glimmer Train’in açtığı yarışmada, 1500 öykü arasından üçüncülük ödülünü aldı ve öyküsü derginin Kış 2018 sayısında yayımlandı.
1990’da iki kız kardeş; Linda B. Swanson-Davies ve Susan Burnmeister-Brown tarafından kurulan edebiyat dergisi Glimmer Train, yayınladıkları eserler konusunda son derece seçici. The Paris Review, Kenyon Review, Granta gibi edebiyat dergilerinden ayrılan en önemli özelliği sadece öykü üzerine yoğunlaşması. Daha önce, Junot Díaz gibi bilinen modern yazarların öyküleri de dergide yayınlandı.

Oğuz Dinç’in daha önce Çitlembik Yayınları’ndan çıkan üç adet öykü kitabı mevcut: ‘Maria’nın Yıldızları’, ‘Yalnızlığın Kırmızı İzi’ ve ‘Toplu İğneler’. Öykülerini Türkçe yazıyor ve kendisi İngilizceye çeviriyor, ki bu da neredeyse yeniden yazmak gibi, tamamen farklı bir çalışma.
Sade dili, incelikli anlatımıyla ardında ferah bir lezzet bırakıyor öyküler. Tam da yazarın öykü tarifine uyuyor aslında: “Öykünün şarap gibi olması gerekir. Her yudumunun bir değerinin olması gerekir. Ve o etkinin sende kalıcı olması gerekir. Biraz kırmızı ve koyu...”
Ama kendisiyle şarap değil kahve içerken öyküleri konuştuk..

Öncelikle, tebrikler! Bugüne gelmeden, öyküden ve ödülden önce, her şey nasıl başladı?
Teşekkür ederim. Aslında ilk öykümü ilkokul 2’de yazdım. Ama asıl lisede şekillenmeye başladı. Liseden sonra, mühendislik okudum ve sürekli yazdım. Normal Türkçe ve edebiyat dersleri dışında başka herhangi bir yazı eğitimi almadım. Hâlâ da ustaları okumanın en iyi eğitim olduğuna inanıyorum.

Konular nasıl gelişiyor? Yazma tarzınla ilgili neler söyleyebilirsin?
Gözlemler oluyor tabi, gözlem şart. Ama neyi neden gözlemledim diye düşünerek yapmıyorum. Biraz beni buluyor diyebiliriz aslında. Öyküyü içimde doğarken gördüğümde, aklımda da şekilleniyor. Orada bir yöntemim yok, ama insanlar beni etkiliyor. Yaşamın bize yüklediği komediler etkiliyor. Hayatı anlamaya çalışıyoruz galiba hepimiz. İnsanı anlamaya çalışıyoruz. Geriye dönüp yazdıklarıma baktığımda, hep insanlar üzerinden anlattığımı görüyorum. Genelde başımıza gelen şeyler... İnsanın kırılma noktaları... İnsanı kendisini ele veren ipuçlarıyla dışardan görüyorum ve bu ipuçlarıyla anlatmayı seviyorum. Bence insanın içindekini ele veren şeyler küçük kararlar, küçük hareketler.

Çok sade, temiz bir dilin var... Gördüğünü anlatabilmek, duyguyu aktarabilmek hem de sadelikle temizlikle netlikle bunu yapabilmek kolay olmasa gerek...
Aslında sadelik önemli. Öyküde özellikle daha önemli. Öykünün bir kelime fazla ya da eksik olmaması gerekiyor. Bir öykü yıllarca dinlendikten sonra oturuyor. Bir öyküyü en az 1-2 yıl demlemeden rahat etmiyorum. En iyi ifadeyi bulmaya çalışıyorum... Okuyup tamamen metnin aktığından emin olmam gerekiyor. Ancak öyle bir yere ulaştığımı hissediyorum. Romanı ve uzun yazıları aklımızla okuyoruz. Şiiri kalbimizle. Öyküyü ise ikisiyle birden okuyoruz. Öykü ikisinin arasında yer alır. Öyle olunca insanın zihninde pürüzsüz akabilecek, hem de insanın ruhuna dokunabilecek bir şey yaratmak gerekiyor, öykünün gerçek değerine kavuşabilmesi için. Ayrıca öykünün şarap gibi olması gerekir. Her yudumunun bir değerinin olması gerekir. Ve o etkinin sende kalıcı olması gerekir. Biraz kırmızı ve koyu...

Ödül alan The Hurricane/Kasırga adlı öykünde nasıl bir yol izledin? Uzun süre üzerinde çalıştığın bir öykü bu, 2012’de yazmışsın...
Evet. Irene Kasırgası sırasında biz Amerika’daydık. Yaşadıklarımızın üstüne kurulu bir öykü aslında. Gerçek. 2011’de yaşadık ve sonrasında öyküyü yazdım. Ama öyküyü göndermem 3-4 yılımı aldı. Üzerinde tekrar tekrar çalıştım. İngilizce’ye çevirdim ve onun üzerinde ayrıca çalıştım. Farklı bir kültüre gittiğinde kendini daha dışarda hissediyorsun, dışardan görüyorsun, daha net görüyorsun. O kültürü tamamen içinden görüyorsun. Belki de daha önce o kültürle ilgili bildiğini sandığın şeylerin, aslında öyle olmadığını görüyorsun. Ve gözlem gücü biraz daha berraklık kazanıyor.

‘Öykünün şarap gibi olması gerekir’

Glimmer Train’le olaylar nasıl gelişti? Öykünü oraya göndermen ve süreç nasıldı?

Glimmer Train, Amerika’nın en önemli edebiyat dergilerinden. Aslında yurtdışına açılma fikri uzun süredir aklımdaydı. Neredeyse yazmaya başladığımdan beri hayalimdir. İlk kez Amerika’ya gittiğimde Glimmer Train’e rastlamıştım. Sonra da gönderdiğim öyküler oldu, ama tabii edebiyat dünyasında bir yerlere öykü göndermek demek, ret cevaplarına da hazırlıklı olmayı gerektiriyor. Zor bir yol. Glimmer Train’de üçüncülük derecesi çok değerli bir derece. Beni de çok mutlu etti. Yeni kültürlerden gelen çalışmalara çok açıklar. Çok açık fikirli bir editör ekibi var. Edebiyata gerçekten gönül vermiş insanlar.

Yakın zamanda başka nerelerde yayınlandı öykülerin?
Bir online edebiyat dergisi; Typishly’de İngilizce kısa bir öyküm yayınlandı. Son zamanlarda Öykü Gazetesi ve Çevrimdışı İstanbul yer verdiler.

Peki bundan sonra neler var?
Şu anda öykülerimi Amerika’ya göndermeyi düşünüyorum... Bir de bu sene Frankfurt Kitap Fuarı’na gittim, yayın dünyasını daha iyi tanımak için. Dijital yayıncılığın da çok geliştiğini gördüm. Bir Alman teknoloji start-up’ının geliştirdiği sgrol.io isimli bir mobil okuma platformu var. Onların ilk çalışmasını, ‘Maria’nın Yıldızları’ kitabıma ismini veren öykümün İngilizcesiyle yaptık. Dijital alan, şu anda üzerinde çalıştığım bir konu. Jean-Claude Carriere’in ‘Tatil Günleri’ kitabı vardır, Ülkü Tamer’in müthiş bir çevirisiyle yayınlanmıştı. İlkokuldan beri okuduğum, hâlâ da okuduğum bir kitaptır. Dileğim, ‘Tatil Günleri’nin bendeki etkisini yaratan bir eseri, bir gün okurlara sunabilmek.

 

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle