GeriKitap Sanat Müzisyenlerin Rıfat Usta’sı anlatıyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Müzisyenlerin Rıfat Usta’sı anlatıyor

Müzisyenlerin Rıfat Usta’sı anlatıyor

Rıfat Türen… Beyoğlu’nun ara sokaklarına gizlenmiş bir müzik emekçisi. ‘Luthierlik’ olarak da adlandırılan telli enstrüman tamirciliğini yapıyor. Kazım Koyuncu’dan Özdemir Erdoğan’a, Şebnem Ferah’tan Okan Bayülgen’e, Kardeş Türküler’den Pentagram’a onlarca tanıdık isim geçmiş Türen’in mütevazı dükkânından. Bu sıra dışı dükkânın hikâyesini ‘Rıfat Usta’dan dinledik...

Müzisyenlerin Rıfat Usta’sı anlatıyor

Rıfat bey, öncelikle bu meslekle nasıl tanıştınız? Luthierliği seçmenizdeki sebep neydi?
- İlk olarak meslekle tanışma hikayemi anlatayım. Lise döneminde herkes gibi gitar çalmaya ve müziğe karşı bir ilgi göstermeye başladım. Bu durum süreç içerisinde gitara daha çok bağlanmama yol açtı. Sonra müzik eğitimi almaya karar verdim. Bir takım kurslara katıldım. Klasik gitarda Türkiye’de hocaların hocası olan Raffi Arslanyan’ın asistanıyla çalıştım. Daha sonra 1993’te Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne girdim. Orada bir yıl öğrencilik yaptım. Öğrencilik dönemimde Sertap Erener’in şan derslerine ve Levent Yüksel’in orkestrasyon derslerine katıldım. Fakat Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki eğitim tam anlamıyla yeterli gelmemişti ve bir sene sonrasında İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın sınavlarına girdim. O sınavla girebileceğim bölümler arasında enstrüman yapım bölümü olduğunu keşfettim. Böyle bir bölüm olduğunu daha önce duymuştum amakafamda çok netleşmemişti. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde geçirdiğim o süreçte şan konusunda Sertap’la (Erener) çalışırken sesimin şarkıya söylemeye uygun olduğunu, insanlar tarafından beğenildiğini ve şarkı söylemekten keyif aldığımı fark ettim. Ama tam anlamıyla benim müzisyen doğmadığımı, müzisyen olmamam gerektiğini yavaş yavaş anlamıştım o yıllarda. Bir şeyleri yapma, bir şeylere şekil verme yeteneğim olduğunu zaten küçük yaşlardan beri biliyordum. Daha ilkokul çağımda ağaçtan oyma bir şeyler yapıyordum. Bunları düşününce direkt olarak enstrüman yapım bölümünün sınavlarına girdim. Bölümü kazandım ve okumaya başladım. Ayrıca ben çok küçük yaşlardayken de, iki katlı küçük bir atölyem olacağı zihnime imajine olurdu. Luthierliğe girişim bu şekilde.

Peki ne zamandan beri bu meslekle uğraşıyorsunuz? Atölye ne zaman açıldı?
- 1994’te ikinci sınıftayken atölyemi açtım. O zaman, şu anda eşim olan kadınla birlikteydim. Benim okula girmemle beraber Tuğba’yla birlikteliğimiz başladı. Hatta ben okula girince Tuğba da öğrenci olmadığı halde hem bana olan ilgisi hem de mesleğe olan ilgisinden dolayı atölyelere katılmaya başladı. Bizim bölümümüzün başkanı; çok değerli bir insan, bu işte bana çok yol göstermiş bir insan. O dönemde Tuğba’nın bu mesleğe olan ilgisini fark etti.

Müzisyenlerin Rıfat Usta’sı anlatıyor

Aslında ikiniz birden bu işi yürütüyorsunuz denebilir…
- Zaten şöyle oldu; benim öğrencilik dönemimde dükkânla, gelen müşterilerimizle Tuğba ilgilendi.

Bu süreçte müşterileriniz arasında tanıdık simalar da olmuştur. Bunlardan sizde iz bırakmış olanları kimler? Bu kişilerin atölyeye geliş hikâyesi nedir?
(Burada Rıfat Türen’in eşi Tuğba Türen alıyor sözü)
Tuğba Türen:Tabii hepsi ayrı ayrı değerli ama rahmetli olduğu için onu yâd etmek açısından Atilla Özdemiroğlu abiyi anlatayım. Rıfat, okuldayken geldi bir gün. Kemanı vardı, kemanını almaya gelmişti fakat Rıfat yok. Sonra sohbet sohbet sohbet… Saatlerce biz Atilla abiyle sohbet ettik. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı Atilla Abi. Bu şekilde idare etmiş oldum ben de durumu.
Rıfat Türen: Bunu bir kere değil, birçok konuda yaşadık.
Tuğba Türen: Tabii. Okul boyunca bu böyle oldu. Komik bir anımız da var Atilla abiyle. Ben bir yandan iş de yapıyorum dükkânda. O da arkamda su içecek. “Abi orada bardak var, su da orada.” dedim ona. Gayet samimi bir ortam tabii atölye ortamı burası. Bizim de cilaları koyduğumuz bir bardak var. İçinde malzeme yoktu ama kokusu sinmiş. Bir tuhaflık var. Sonra suyu içerken, “Tuğba bunda bir gariplik var” dedi. “Amaan!” dedim, “Cila bardağı o!” Sonra dışarıdan su almak gerektiğini öğrendim.
Rıfat Türen: Atilla Abi benim öğrencilik dönemimde yaptığım ilk viyolayı çalmıştı ve çok beğenmişti. O gün onu almak istedi fakat o zamanki nakit durumu müsaade etmedi. Sonra tekrar geldiğinde tekrar onu çaldı gitti. Fakat yine sonuçlandıramadık. O çaldıkça çalardı saatlerce, çok beğenirdi. Onu kayıtlarında kullanmak istedi. Rahmetli olduktan sonra bunları düşününce keşke akıl etseydim de “Al abi sen bunu, al götür.” deseydim diyorum. Düşünemedim. Onun ufak bir burukluğu vardır bende. Şu an da dostum olan Suat Suna, Türkiye’nin önemli bir keman virtüözüdür. Sonra o da o viyolaya vurgun olmuştu.

Suat Suna alabildi mi o viyolayı?
O viyolayı çok seviyordu. Çalıyordu, çalıyordu… Ama kemancı olduğu için net karar veremedi. Sonra bir konservatuvar öğrencisi sahip oldu o viyolaya. Bunların dışında Okan Bayülgen var mesela buraya gelenlerden.

Okan Bayülgen’in gitarları da elinizden geçti yani…
Evet, onunla da bir anımız var. Okan’ın her yerde başına gelen bir olay bu sanırım. Değişik bir enerjisi var onun. Gitarı pahalı bir gitardı. O da gelmişti dükkâna. Sonra sigara içmeye başladı. Ben de rahatsız oluyorum, hassasiyetim var sigaraya karşı. Kibarca dışarıya davet ettim. Ben dışarıya baktığımda aşağıdan pis pis kesiyordu beni. Sonra bir daha da gelmedi.

Müzisyenlerin Rıfat Usta’sı anlatıyor

Başka var mı böyle isimler, anılar?
Buraya birçok ünlü geldi. Kardeş Türküler gelir mesela. Kardeş Türküler’den Ayhan eşiyle birlikte gelir. O arkadaşlarını da bana yönlendirir. Bir de onunla biz Kurtuluş’tan komşuyduk. Mesela İlhan Şeşen var, Fuat Saka var… Şebnem Ferah, Pentagram, Metin Türkcan, Robato, Redd, Kutsi, Erkan Uğur, Göksel, Emel Müftüoğlu, Fettah Can… Cem Yılmaz’la da telefonda ilişki kurup, biraz esprili yazışmalarla durumu kotarmıştık. Onun haricinde geriye dönersek Özdemir abi mesela: Özdemir Erdoğan. Özdemir abinin bir hastalık süreci olmuştu. Kansere yakalanmıştı. O süreçte buraya çok sık geliyordu. Hatta Ankara’da ilk teşhis konulduğunda ameliyata girmedi, buraya geldi. İstanbul Üniversitesi’nde süreci bir şekilde atlattı. O süreçte kemoterapi gördü, tabii ki sağlık durumu biraz geriledi; kontrol kaybı oldu, parmaklarının gücü azaldı. Ama hakikaten yüksek bir motivasyonu vardı. Zaten hayata biraz heybetli bakan, meydan okuyan bir adam. Ülkeyle ilgili gözlemleri, kendi söylemleri… Farklı bir anlatımı vardır yani. Mesela tutup Zeki Müren’le ilgili bir açıklama yapmıştı geçmişte bakarsanız. Çok farklı bir ifadesi var. Ama tabii son zamanlarda o kadar gelemiyor. Hatta bir aramam lazım onu.

Burada duygusal bir bağ da kuruyorsunuz gelenlerle.
Tuğba Türen: Evet. Atilla abi öldüğünde Rıfat demişti ki “Benim bir Özdemir abiyi aramam gerek”. Çünkü onlar eski değerlerimiz. Onları arayıp sormak gerekiyor.
Rıfat Türen: Mesela rahmetli Kazım Koyuncu var…

Kazım Koyuncu’yla da mı çalıştınız?
Bizim bu binanın iki üst katında stüdyoları vardı. O stüdyoda çalışırlardı. Onun da gitarlarına ben bakardım. Bizim vitrinde Yamaha’nın çok güzel bir gitarı vardı. Onda da benzer bir durum yaşanmıştı, gitarı çok beğenmişti. Fakat sonra hastalık süreci başlamıştı kemoterapi görüyordu. Onu da öyle gönderdik.

Sizin Model’in gitaristleriyle olan fotoğraflarınızı da gördüm. Gruplar da buraya uğruyor sanırım.
Evet. Model dağıldı ama o zamanki gitaristleri Burak, Can… Aslında bunlar İzmir grubu. Burak küçük yaşlarından beri buraya gelip giden bir çocuk. Bunlar grup olarak devam ettiler gelip gitmelere. Mesela solistleri Fatma çatlaktır biraz, oyunbazdır. Burada benimle laf atışmalarına girerdi, oyunlar yapardı. Yüksek bir enerjisi var. Çocukların hepsini ayrı ayrı severim.

Size bu kadar insan geldiğine göre çeşitli enstrümanlar da geliyordur. Bunlardan en çok hangisi üzerinde çalışmak size keyif veriyor?
Hepsinin olayı farklı. Mesela yaylı sazlarla uğraşırken bambaşka bir boyuta geçiyorsun. Diyelim ki kemanla uğraşıyorsun, farklı bir enstrüman. İnce, içi boş, bir eşik var… Telin takılması vesaire farklı. Ama kemanda bambaşka bir durum var. Eskiler keman için çalan kişiyi ‘melankolik’ bir havaya soktuğunu söyler. İşte yaylı sazların dünyası farklı, teknik olarak da farklı yani. Uğraşırken kullandığın malzemeler farklı, ölçüler farklı…

Üzerinde çalıştığınız enstrüman ruh halinize de yansıyor yani.
Aynen öyle. Ama sonuç olarak bütün bunlarla uğraşırken ağaca dokunuyor olmak en önemli şey. Hakikaten ağacın ruhu var derler ya. Ağaç yaşayan bir organizma. İnsan hele onu işlerken, belli bir forma sokup enstrümana çevirirken o ağaçla girdiğin ilişki insanı gerçekten rehabilite ediyor.

Müzisyenlerin Rıfat Usta’sı anlatıyor

Hangi ağaçlar kullanılıyor?
Gitarda yaygın olarak kullandığımız ağaçlar var ama günümüzde daha farklı ağaçlara yönelim oluşuyor. Yakın zamana kadar tüm gitar dünyasının kullandığı temel ağaçlar vardır. Mesela elektro gitarlarda iki ekol var. Bunların birinin temelde kullandığı ağaçlar gövdede kızıl ağaç, sapta akça ağaç, klavye ağacı, gül ağacı ya da abanoz ağacı… Diğer ekolde de daha çok maun ağacı, akça ağaç ve gül ağacı kullanılıyor.

Peki Rıfat Türenken sini bu noktaya getirip ‘Rıfat Usta’ yapan şey ne oldu?
İşte ustalaşma, ustalık. İlk önce yaptığın işi iyi bilmen gerekiyor. Eline gelen işi; kişi, enstrüman ayırmaksızın sanki senin yaptığın en iyi iş, ortaya çıkardığın en iyi esermiş gibi yapman, kendi normlarında “Ben en iyisini yapıyorum” diyene kadar çalışman gerekiyor, bu önemli. Ayrıca enstrüman donanımlarıyla ilgili gelişen süreci takip ediyor ve gelişen her şeyi senin de uyguluyor olman gerekiyor. Ama ustalaşma biraz şununla ilgili: çırak hata yapar, kalfa daha az hata yapar, usta yapmaz. Neden? Çünkü hatalar insanları hatasızlığa doğru götürür. Durum biraz bu. Bir ustanın çözemediği konular üzerine çalışmak için gecelerini gündüzüne katması gerekir. Benim sabahladığım çok olmuştur. Tabii bu sadece benim için değil, ustalık sürecine girmiş herkes için geçerlidir. Ustalaşma süreci bunları gerektiriyor. Bir de titiz biriyimdir. Burayı hep düzenli tutmaya çalışırım çünkü ancak düzenli bir ortamdayken işime odaklanabilirim.

Bu mesleğin geleceği var mı? Bu işi devam ettiren genç isimler, yeni ‘Rıfat Usta’lar?
Son 5-10 senede fazlasıyla arttı. Mesela ben mesleğe başladığımda, bu dükkânı açtığımızda İstanbul’da birkaç isimdik. Şimdi giderek sayı artıyor. Ben şimdi hızlıca taradığımda 40-50 kişi olmuştur.

Sadece İstanbul’da mı?
Aynen öyle. Artık çalınsa da çalınmasa da her evde gitar var dolayısıyla gitar luthieri de ister istemez arttı.

Sizi diğerlerinden ayıran şeylerden birinin de bilgisayarınızda kayıtlı olan müşteri bilgileri olduğunu düşünüyorum. Neden böyle bir şeye gerek duydunuz?
Benim olaya bakış açımda şu var: her enstrüman kişiye özel. Zaten kullanıcı enstrümanına bir anlam yüklüyor. Mesela; bu benim oğlum, kızım gibi. Cinsiyetle başlıyor sonra isim veriyor… Bana kalan kısım da şu; o enstrümanı kişinin çalacağı şekilde ayarlamak. Kişinin müzik anlayışına göre, çalım anlayışına göre enstrümanlar bazen ayarlamalar yapıyoruz ve bunlar o müzisyenin kişisel ayarı oluyor. Bu yüzden kişilerin isimleri, fotoğrafları, enstrümanına yaptırdığı işlemleri, özel hayatlarıyla ilgili unutmamam gereken şeyler varsa onları da not ediyorum.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle