GeriKitap Sanat Eşyaların da dili, hafızası, mutluluğu var
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Eşyaların da dili, hafızası, mutluluğu var

Eşyaların da dili, hafızası, mutluluğu var

Fantastik bir gezegende, ne zaman nerede kaybedildikleri bilinmeyen eksikli parçalar dile gelirse ne olur? Kırık bir tarak parçası, taşları düşmüş bir yüzük, yarısı yanmış bir fotoğraf… Onların da size söyleyecekleri var mıdır? Sevinç Erbulak’ın muazzam hayal gücüyle ‘ArtıkAranmayanlar Gezegeni’ fark edilmeyenlerin hikâyelerini anlatıyor.

Öncelikle kitabın türü nedir, biraz roman, biraz bağımsız öykü gibi… Siz nasıl kurguladınız?
Aslında kitap kendi kendini kurguladı. Birbirinden bağımsız 27 öykü ısrarla bir araya gelmek istedi, ben de karşı koyamadım. Hayal edilenle ortaya çıkan arasındaki farklılıklara bakıp bakıp duruyorum şimdi. ‘ArtıkAranmayanlar Gezegeni’ bir öyküydü, hatta içindeki eksikli objeleri diğer hikâyelere serpiştireceğimi sanıyordum. Yazma yolculuğu sırasında, kelimenin tam anlamıyla yol üzerinde her şey değişti ve gezegendeki müzede, bir zamanlar insanların tuttuğu günlükler olarak okurla buluştu. Bu sebeple Deniz Yüce Başarır’ın dediği gibi hem bir roman hem de ayrı ayrı öyküler olarak okumak mümkün.

Artıkaranmayanlar Gezegeni’nin sakinleri kimler?
Bir zamanlar bir bütünü tamamlayan parçacıklar.

Ortak özellikleri ne, neden bu gezegende topladınız onları?
Onlar, ne zaman nerede kaybedildikleri bilinmeyen eksikli parçalar. Hepimizin hayatında, artık olmadıklarını fark ettiğimizde kim bilir nerede olduğunu bilmediğimiz ‘fark edilmeyenler’. Yürüye yürüye ‘ArtıkAranmayanlar Gezegeni’ne varıyorlar. Kaybolan her şeyin yolu bir gün mutlaka buraya çıkıyor bence. Çamaşır makinelerinin yuttuğu bütün çorap tekleri de burada. Yorgun ve şaşkın ama bir o kadar da yeni bir şans için umutlu.

Kırık bir tarak parçası, taşları düşmüş bir yüzük, yarısı yanmış bir fotoğraf… Bu karakterlere ruh katmaya nasıl karar verdiniz?
Ben ne zaman yitirdiğim bir parçamı düşünsem onun tam da o sırada nerede olduğunu, artık kiminle olduğunu merak ettim. Yitirdiğim hiçbir şeyi bulamadım. Zaten objelerin kendi aralarında konuştuğuna inandığım için de onlara ruh üflemeye ihtiyaç yoktu, çocukluk oyuncaklarımın gece ben uyuduktan sonra aralarında beni çekiştirdiklerine emin olduğum bir hayattan geliyorum. İnanın bana, eşyaların da tıpkı bizim gibi bir dilleri, hafızaları, mutlulukları ve hayal kırıklıkları var.

Yarım kalmışlıklar arasında dolaşırken bir cümle çarpıveriyor okurun gözüne: En çok istenenler en kolay gözden düşerler… Böyle mi düşünüyorsunuz?
O hikâyedeki kız öyle düşünüyor… Ben bunu deneyimlediğim için biliyorum. Ama hep böyle midir, böyle bir şey söylenebilir mi? Hayır. Böyle kesin tariflere gülüyorum ben. Kesin olan hiçbir şeyi sevmiyorum. O kıza göre böyle, bana göre de böyle, size göre nasıl? Ben bununla daha çok ilgileniyorum. Ha ama soruyla ilgisi olduğu için şu da bir gerçek, çok istediğimiz bir şey veya bir kişi bizim olduğunda veya bizimle olduğunda; bir müddet sonra o, onu çok istediğimiz halinden bir şeyler yitirmiyor mu gözümüzde? Aslında değişen o değil, biziz. Ama bunun farkında değiliz.

Hemen her satırı bir iç döküş gibi. Günlerce uyumamış, günlerce yazmışsınız gibi. Bu kitap nasıl yazıldı?
Bu kitap geceler boyu yazıldı. Bu kitap, evdeki herkes uykusuna çekildiğinde bahçedeki ağaçların çıkardığı sesler ve su içmeye kalkan kedi patilerinin koridorda çıkardığı ritmik sesle beraber yazıldı. Parça parça, sorularım çoğaldıkça, cevaplarla yetinmedikçe yazdım. Yazdım yazdım, bir kenara koydum, sonra bir gün bir baktım, bana bakıyorlar. Kalktım ve onlarla beraber bir yolculuk yaptım. Yol, ‘ArtıkAranmayanlar Gezegeni’ne çıktı.

“Cep telefonumun ekranı olmasa hep aynı tarihe uyandığıma yemin edebilirdim sabahları. Hep aynı haberlere… Ters kelepçeyle tutuklandılar, 38 kişi gözaltına alındı, taciz, zorla evlendirme, tecavüz vs…” Kitabın bir yerlerinde isyan da var. Canınızı en çok ne yakıyor?
İnsan… İnsanın hafızasızlığı… Gaddarlığı… Ezildikçe ezmeye ezber etmesi… Hiç yetinmemesi... Zulüm etmekten aldığı haz... O yüzden insansız bir gezegen hayal ettim. Acaba nasıl olur dedim. Şimdi bu sorumun cevabını ellerimin arasında tutuyorum.

‘1Q84’ benim için de çok özel bir romandır. Hemen her bölümün başında bu kitabın bir cümlesine yer vermişsiniz. Murakami’yi neden seviyorsunuz?
Çünkü o benim sevdiğim adam. Çünkü onun her hecesini su içer gibi okuyorum. Yeni kitabı çıktığında hayatımdaki her şeyi bir kenara bırakıp kitapçıya koşuyorum. Sanki yazarken “Bu cümleyi yazıyorum ama bunu kim hissedecek ki, en azından bir kişi olsa” diyor ve o kişi benim. Pek çok okurun da benim gibi hissettiğine eminim ama üzgünüm, o da beni seviyor. (Gülüyor) ’1Q84’e gelince, zaten biliyorsunuz kitabın kapağını açınca sayfalarla okuyanın arasında film oluyor kelimeleri... Dünyadaki en naif romanlardan biri o.

Kitabın arka kapağı görseli kızınıza aitmiş. Nasıl bir hikâyesi var bunun?
Benim bebek kızım çok güzel çiziyor, yani bence. Bundan sebep, bana kitabım için bazı objeler, hayvanlar çizmesini istedim. Çok nazlandı ama sonunda çizdi. Onun dünyasına hayranım. Büyümemesi için elimden gelen her şeyi yapıyorum ama büyüyor. Bunu durduramayacağımı artık kabul ettiğim için bari çizdikleriyle bir dönemimizi dondurayım, muhafaza edeyim istedim. Hikâyesi çok romantik, çünkü o benim en kıymetli parçam ve bana kendinden parçalar armağan etti. Sevgili Deniz de eşsiz bir sürpriz yaparak onun çizdiği tüm mitlerden oluşan bir kapak tasarlattı ve dünyadaki tek kopyasını da bana kitabımın çıktığı gün hediye etti. Ne diyebilirim ki, çok şanslıyım...

Eşyaların da dili, hafızası, mutluluğu var

ARTIKARANMAYANLAR GEZEGENİ
Sevinç Erbulak
Hep Kitap, 2018
200 sayfa, 20 TL.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle