GeriMagazin Salome’yi Kapadokya’da oynamayı çok isterim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Salome’yi Kapadokya’da oynamayı çok isterim

Salome’yi Kapadokya’da oynamayı çok isterim

Sinema dünyasının ikonik figürlerinden Al Pacino’nun son sinema filmi “The Irishman”, 27 Kasım’da Netflix’te yayınlanacak. Barbaros Tapan dünyaca ünlü yıldızla Los Angeles’ta buluştu, “The Irishman”i ve tiyatro sevdasını konuştu. Oscar Wilde’ın “Salome” oyununu uzun yıllardır sahneleyen usta aktör, “Sizi oyundaki hikayenin doğduğu yere; Kapadokya’ya davet etsek, gelir misiniz?” sorusuna şöyle yanıt verdi: “Aman Allah’ım! Müthiş bir davet. Gerçekten mi! Çok isterim günün birinde Kapadokya’da oynamayı.”

Al Pacino ve Robert De Niro isimleri, sinemada bir jenerasyonu temsil ediyor. De Niro sizinle konuştuğu bazı konuları başka kimseyle konuşamadığını söyledi. Sizden de biraz aranızdaki arkadaşlığı anlatmanızı rica ediyorum...

- Genç birer delikanlıyken tanıştık Bob (Robert De Niro) ile. 20’li yaşlarımızda. Nerede tanıştığımızı bile hatırlıyorum; New York’ta 14’üncü Cadde’de. Sokakta tanıştırıldık aslında. Ortak arkadaşlarımız tanıştırmıştı. Tuhaf bir adam olduğunu düşünmüştüm. Dışarı verdiği hissi kavrayamıyorsun ama hissediyorsun. Hiç unutmuyorum, bizi tanıştıran arkadaşıma “Ne garip bir adam” demiştim Bob için.

Sonra kariyerlerimiz paralel olarak başladı. “Pacino & De Niro dönemi” olarak nitelendirildi. Karşılaştırıldık, eşleştirildik... Bizim zamanımızda ünlü olmak başkaydı. Hazırlıksız yakalanmıştık. Alışmamız zaman aldı. Bob daha o dönemden itibaren güvendiğim bir kardeş gibi. Onunla buluşup bize olanları konuşurduk. Bağımız bugünlere kadar devam etti. “The Irishman” için de Bob’a teşekkür etmeliyim, çünkü Hoffa rolünü benim oynamam onun fikriydi.

◊ Aynı soruyu Robert De Niro’ya da sordum; bu işi yapmaya ne zaman karar verdiniz? Aktör olmak istediğinizi ilk ne zaman hissettiniz?

- Çocukken... Yapabildiğimi fark ettiğimde âşık oldum bu işe. Aslında bu iş benim için dikkat çekmenin en kolay yoluydu. Okul tiyatrosu,  diğer derslerden kaçmak için en kolay yoldu. Bir taraftan da “Bu nasıl bir iştir ki, okulda bile yapınca insanlar böyle güzel tepkiler veriyor” diye düşünüyordum. Bir gün oyun sonunda izleyicilerden biri yanıma geldi. 12-13 yaşındayım daha. Adam bana “Sen yeni Marlon Brando olacaksın” dedi. Marlon! Düşünebiliyor musun, Marlon Brando!

Başlangıç böyleydi... Sonra performans sanatları okumaya başladım. Akademide sıkıcı dersler yoktu. İngilizce dışında. Bitiremedim, okuldan ayrılmak zorunda kaldım. Çünkü çalışmak zorundaydım. Annem hastaydı, ona bakmalıydım. Bir sürü iş yaptım ama tiyatrodan hiç kopmadım. Berghof Stüdyo’da ustam Charlie Love ile tanıştım. Charlie beni çok farklı bir dünyaya soktu.

Salome’yi Kapadokya’da oynamayı çok isterim

OYUN OYNADIĞIM SAHNEDE UYURDUM

◊ Nasıl bir dünya?

- Edebiyat dünyası... Charlie’den sonra okuma alışkanlığım başladı. Tiyatro ve yaptığım tüm tuhaf işler uzun süre devam etti. Günde 11 saat kuryelik yapıyordum. Bisikletle... Kuryelik yaparken Manhattan’ı ezberledim. Sonra Actors Gallery’de bir oyun için seçmelere gittim. Orada çalışmaya başladım. Annemi kaybetmiştim, evim yoktu. Yalnız ve evsiz bir genç... Oyunu oynadığım sahnede geceleri uyurdum. Gidecek bir yerim yoktu.

Tiyatrocularla takılıp bu işin nereye gideceğini düşündüğüm günleri de yaşadım. Bir yola girdiğimi, bir şeylerin olacağını hissettiğim günleri de... August Strindberg’in “The Creditors” oyununu oynamaya başladığımda ise başka bir iş yapamayacağımı hissettim. Âşık oldum işime. Bu iş benim hayatım olmalıydı. Hayatta başka hiçbir şey beni mutlu edemezdi. Benim hikayem işte böyle...

◊ İtalyan asıllı aktörler neden bu kadar başarılı?

- Bu ülkede İtalyan-Amerikanların tarihi oldukça ilginç. Geçenlerde Time dergisinde bir makale okudum. İtalyan Amerikalılar ile ilgili. Amerika’ya ilk geldiklerinde gördükleri muameleden başlayan bir hikaye... Bazen bir şeylerin konuşulması birkaç jenerasyon sürebiliyor. İtalyanların Amerika’daki gelişimi de zaman aldı. Biz gençken İtalyanlarda var olan ortak his, soyadını değiştirme fikriydi. Soyadımız sesli harfle bitsin istemezdik. Bir de Museviler aynı şeyi düşünürdü o zamanlar. Bernie Schwartz ‘Tony Curtis’ olmuştu  mesela. (Gülüyor) O zamanki kafa yapısı böyleydi. Zamanla fikirler, insanlar nasıl değişiyor...

Benim zamanımda “Soyadın sesli harfle bitiyorsa aktörlük yapamazsın” gibi bir düşünce vardı. Klişeler delilik boyutundaydı inan bana. Annem “Aktör mü olacaksın!” derdi. Aklı almazdı bu işi.

Neyse sesli harflere dönersem; 70’ler bizim için kırılma dönemiydi. Ben Gazzara, Anthony Franciosa müthiş işler yapan aktörlerdi. Sonra Dustin Hoffman kendi adıyla sektöre giren Musevi bir film yıldızı oldu. “Graduate” filmini yapmıştı. Şahane bir işti. Ardından “The Godfather” geldi. Coppola’nın “The Godfather”ı İtalyan akımını başlatan film oldu. De Niro, Stallone, Travolta... İtalyanların sektördeki devamı da güçlü oldu. Bob ve ben çift olarak anıldık hep...

İtalyanların hikayesi çok konuştuğum bir konu değil. Teşekkür ederim sorduğun için. O makaleyi okumanı da tavsiye ederim. Müthiş bir yazı...

Salome’yi Kapadokya’da oynamayı çok isterim

ÖĞRENDİĞİM ŞEYLER BENİ HAYRETE DÜŞÜRDÜ

◊ Mutlaka okuyacağım. Gelelim “The Irishman”e... Müthiş bir film. Yeni bir Martin Scorsese klasiği. Canlandırdığınız Jimmy Hoffa’yı ne kadar tanıyordunuz projeye başlarken?

- Oynadığın, portrelediğin insanları inceliyorsun film yaparken. Jimmy ile ilgili çok fazla görüntü vardı. Gerçek bir karakteri oynarken, önce anahtar noktalarını bulmaya çalışıyorum. Aynı zamanda karakterin senaryoyla bağlantılı olmasına da dikkat ediyorum. Unutma, gerçek insan da olsa karakteri okuduğun senaryodan yaratıyorsun.

◊ Neler öğrendiniz Jimmy Hoffa hakkında?

- Çok şey! Sendika işlerine nasıl girdiği, o zamanki işçilerin sorunları ve yaşadıkları... Hoffa’ya çalışırken o dönemin tarihini de öğrendim. Fakat öğrendiğim bazı şeyler var ki, beni gerçekten hayrete düşürdü.

◊ Ne gibi?

- O dönemde Amerika başkanından sonra en popüler kişilik Hoffa’ymış. Herkese, her şeye kafa tutan, baş-kaldıran bir adammış. Hapse atıldığında bile boş durmamış. Hapishanelerde olan biteni gözlemlemiş. Çıktıktan sonra mahkumlara yapılan yanlışları değiştirmek, onlara yardım edebilmek için farklı yollar denemiş. İnsanlara yardım etme tutkusuyla yaşamış. Yardım etme gücüne de sahip bir adam. Kısacası o dönemin sembolik figürlerindenmiş. Ben, kendisini gazete sayfalarından hatırlıyorum. Çocuktum... John F. Kennedy Jr.’a kafa tutup onunla tartışan bir karakterdi. Diğer taraftan da sırtını negatif kişilere dayamıştı.

DAHA AKLI BAŞINDA OLMANIN BENCE BİR ANLAMI YOK

◊ Hoffa’nın o dönemin ikonu olduğunu söylediniz. Siz de sinemanın ikonusunuz. Al Pacino olmak, rollere yaklaşımınızda fark yaratıyor mu?

- Sanmıyorum... Biz aktörler, hepimiz birer enstrümanız. Ne olursa olsun bir şekilde sesimiz çıkacak. Benim oyunculukta amacım, kendi hayatımda nerede olursam olayım, hangi durumda olursam olayım oynadığım karakterle bağlantı kurup karakteri anlayabilmek.

◊ 79 yaşınızdasınız. Yaşlandıkça hayatınızda neler iyi yönde değişti?

- İyi yönleri sadece...

◊ Evet?

- Belli bir yaşa ulaşınca, bir şeyleri daha iyi anlıyorsun. Biraz daha akıllanıyorsun. Gerçi biraz daha aklı başında olmanın bence bir anlamı yok. Her neyse... İnsanlara, dünyaya, yaşadıklarına daha iyi yönde bakıyorsun. Birçok konu üzerinde düşünmüyorsun bile artık.

Sadece sevdiğim şeyleri yapmak istiyorum. Daha çok tiyatro yapmak, daha çok Shakespeare okumak istiyorum. Shakespeare’i her okuduğumda daha önce fark etmediğim yeni şeyler buluyorum. Beni böyle şeyler mutlu ediyor.

◊ Tiyatro demişken; yıllarca oynadığınız dünyaca ünlü oyun “Salome”nin hikayesi Kapadokya’da geçiyor. Oyunu iki kere Los Angeles’ta oynadınız, ikisine de geldim. Ve izlerken sizi Kapadokya’da hayal ettim. Hikayenin doğduğu yere oyunu oynamanız için davet etsek, Türkiye’ye gelir misiniz?

- Aman Allah’ım! Müthiş bir davet. Harika, harika... Gerçekten mi! Çok isterim günün birinde Kapadokya’da oynamayı. Oyunu birkaç ülkede sahneledim ama Kapadokya’ya gitmek, orada oynamak bambaşka bir şey. Lütfen bu konu hakkında röportaj sonrası konuşalım. Bütün bilgileri asistanlarıma verirsen iletişimde kalırız. Müthiş olur. Çok isterim...

Salome’yi Kapadokya’da oynamayı çok isterim

DİZİ BENİM İÇİN YENİ BİR TECRÜBEYDİ

◊ Motivasyon kaynağınız nedir?
- Çocuklarım. Benim dünyam onlar... Bir de yeni projeler benim motivasyonum. Amazon’a dizi çektim mesela. 10 bölümlük bir dizi. Çok çok uzun bir film gibi. Film dünyasında alışkın olmadığım bir deneyimi yaşadım dizi çekerken. Yeni bir tecrübeydi. Yeni şeyler üzerine çalışmak da diğer bir motivasyonum.

◊ Adı nedir Amazon’a çektiğiniz projenizin?

- “The Hunt”.

◊ Hoşunuza gitti mi bu yeni tecrübe?

- Alışmam vakit aldı. Bazı bölümleri farklı yönetmenler yönetti mesela.
Yeni yönetmen, yeni ekip. Sinemada alışkın değilim böyle yönetmen değişikliğine.
Göreceğiz bakalım...

SİNEMAYA ARA VERDİM AMA DÖNMEMEK GİBİ BİR LÜKSÜM YOKTU

◊ Hollywood efsanesi oldunuz, sinemanın ikonik aktörleri arasına girdiniz. Dünyanın en büyük kariyerlerinden birine sahip olurken, kendi içinizde iniş çıkışlar yaşadınız mı?
- Bir kariyer var, bir de hayatın kendisi. Büyük bir soru. Bilmiyorum. Oturup üzerinde düşünmem ve depresyona girmem lazım. İstiyor musun depresyona girmemi?
◊ Hayır tabii ki. Sadece tüm dünyanın hayran olduğu Al Pacino’nun iç dünyasında yaşadıklarından bir kesit dinlemek istiyorum.
- Bir müddet ara verdim sinemaya. 4 yıl çalışmadım. Genç bir aktör için uzun bir dönemdi. “Ne işim var burada? Neden bu işi yapıyorum?” ruh haline girmiştim. Ailem yoktu. Kaybolmuştum. Her şeyden uzaklaşmak istedim.
O dönem Diane Keaton ile tanıştık. 5 yıllık harika bir birlikteliğimiz oldu. O ve birkaç arkadaşım dönmem için baskı yaptı. Dönmemek gibi bir lüksüm de yoktu zaten. Çalışmak zorundaydım. Çünkü param bitmişti.

ÇALIŞMADIĞIM DÖNEMDE 
OSCAR FİLMLERİNİ REDDETTİM

◊ Sinemadan uzaklaşma nedeninizi biraz daha açar mısınız?

- Dediğim gibi nerede olduğumu kestiremiyordum. Birkaç proje istediğim gibi olmamıştı. Başladığım bir film, yarım kalmıştı. Yarım kalan filmin beni mutsuz ettiğini hatırlıyorum. Kötü hissetmiştim. Cesaretim kırılmıştı. O filmden sonra çalışmama kararı aldım zaten.

◊ Hollywood’da sıkça rastlanan bir durum aslında. Peki geri dönmeniz?

- Evet ama beni rahatsız etmişti filmi bitirmeden yarım bırakmak. Niye döndüm... Başka ne yapabilirdim ki? Benim işim bu. Ayrıca paraya da ihtiyacım vardı. Çalışmadığım dönemde birkaç işe “hayır” dedim. Hangileri olduğunu söylemeyeceğim ama Oscar filmleriydi. O işlere hayır demek cesaret verdi galiba. Hoşuma gitmişti gelen teklifleri kabul etmemek, sebepsizce reddetmek. (Gülüyor)

Salome’yi Kapadokya’da oynamayı çok isterim

Sinemanın efsanevi isimleri Al Pacino ve Robert De Niro’yu buluşturan “The Irishman” , 27 Kasım’da Netflix’te yayınlanacak.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle