GeriHürriyet Cumartesi Zarafet sınırlarının aşılmasına tahammül edemiyorum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Zarafet sınırlarının aşılmasına tahammül edemiyorum

Zarafet sınırlarının aşılmasına tahammül edemiyorum

Doğan Hızlan ile Hürriyet’te çalışmaya başladığım günden bugüne, yani altı yıldır hemen her gün görüşüyoruz. Ben onun beşinci kattaki odasına gidiyorum, yaklaşık 10-15 dakika edebiyattan siyasete günlük sohbetler yapıyoruz. Siz buna dedikodu da diyebilirsiniz rahatlıkla... Yeni kitabı ‘Yazı Kalır’ın çıktığını görünce yine kapısını çaldım. Kitap, adeta bir edebiyat belgeseli, Hızlan’ın edebiyatçılarla geçmişte yaptığı söyleşilerden oluşuyor. Adalet Ağaoğlu’ndan Yaşar Kemal’e kimler yok ki içinde? Kitaptan yola çıktık, yazın dünyasının içine daldık...

Doğan Bey, yazarlar sizi yakınları olarak mı görüyordu?
- Evet. Çünkü ben var etmenin zorluğunu seçtim, yok etmenin kolaylığını hiç tercih etmedim.
Bu, size “Kötüyü yazmıyorsun” diyenlere de bir cevap mı?
- Kötüyü başkası yazsın. Ben insanlara kitap okutmak, bir yazarı tanıtmak istiyorum. Edebiyat zevki vermek istiyorum. ‘Görevimiz Tehlike’de hoşuma giden bir diyalog vardır: “Bu kaset iki dakikada kendini yok edecektir.” Kötü eser zamana dayanmıyor ve zaten yok oluyor. Ben yok oluş için neden çaba harcayayım ki?
Eleştirmenlik biraz da gerekçeleriyle iyiye iyi, kötüye kötü demek değil mi?
- Tabii ki bu da var. Hatta şu da var: Bir eleştirmen ilk okuduğunda beğendiği bir eseri, yıllar sonra okuduğunda beğenmeyebiliyor. Ama hep şunu düşünmüşümdür: Sevmediğim, benim edebiyat anlayışıma uygun gelmeyen bir şey, kendi türünde çok iyiyse “Bana uygun değil ama çok iyidir” diye belirtirim.

Zarafet sınırlarının aşılmasına tahammül edemiyorum
Buluştuğumuzda kestaneli pastam hazırdı
“Necip Fazıl kimseyi kabul etmezdi. Telefon ettim, ‘Geleyim’ dedim, ‘Hızlan, şeref duyarım’ dedi. Çok eskiden bir gün buluştuğumuzda kestaneli pasta yemiştik. Gittiğimde, ‘Mehmet, Hızlan’ın pastasını getir’ dedi. Odaya çekildik, konuştuk.
Şiir de siyaset de...”
Edebiyatçılar resim

ve sinemayla da uğraşırdı
Adalet Ağaoğlu ile konuşuyorsunuz. Oğuz Atay, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Edip Cansever, Metin Altıok’tan bahsediyor ve diyor ki, “Bizler sahici okurlardık. Birimizin herhangi bir kitabı çıksa hepimiz hemen okurduk.” Bu kuşak dayanışması şimdi var mı?
- Geçmişte edebiyat dünyası dediğimiz sadece edebiyatla sınırlı değildi. Edebiyatçılar resim ve sinemayla da uğraşıyorlardı mesela. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nuri İyem’le ilgili bir yazı kaleme alabilirdi. O bağlantı şimdi yok. Kuşak dayanışmasının da çok olduğunu söyleyemeyeceğim. Son güçlü kuşak ‘1950 kuşağı’ydı bence. Hepsi aynı düşüncede, aynı edebi anlayışta değildi. Hayata, yaşamaya aynı bakmıyorlardı. Ancak edebiyata duydukları saygı ve sevgi ortak noktalarıydı. Solistlerden oluşan bir kuşaktı.
Siz tüm bu solistlerle ayrı ayrı da dostluklar kurdunuz. Peki bir arada durabiliyorlardı ama ayrıldıklarında birbirlerini çekemedikleri oluyor muydu, dedikodu var mıydı?
- Dedikodu demeyelim de, sert eleştiriler vardı. Ama hakaretamiz değildi, zarifti. Edebiyat bağlamı içinde konuşulurdu. Şimdi gazetelerde birbirleri hakkında yazdıklarına bakın, bir de Refik Halid Karay’ın eleştirilerini, keskin söylemlerini görün. Artık edebiyat üzerinden konuşulmuyor, kişiselleştiriliyor. İncelik, zarafet sınırlarının aşılmasına tahammül edemiyorum.
Zarafet sınırlarının aşılmasına tahammül edemiyorum

Tomris Uyar zor ama müthiş bir kadındı.
Kişisel olarak sevmediğiniz ama edebiyatını çok sevdiğiniz kişiler oldu mu?
- Vardır. Birlikte bulunmaktan hoşlanmam, lezzet almam ama iyi bir edebiyatçıdır. Ben onları yazarım. 1950 kuşağının bir özelliği; hem iyi yazar hem sohbetçiydiler. Bu da bir egzersizdi. Şimdi o kadar buluşma yok kuşaklar arasında.
Ahmet Ümit diyor ki, “Kemal Tahir ve Peyami Safa gibi daha önceden polisiye romanlar yazanlar bundan bir utanç duyuyor gibi sahte isimler kullanmışlar.” Polisiye yazmak hor mu görülürdü?
- Polisiye pek tutulan bir tür değildi. Zaten genelde çeviri olurdu. Peyami Safa, Server Bedi olarak yazardı. Bir arkadaşımız şimdi o kitapları çıkaracak ve ben önsözünü yazacağım. Utanç duyma olarak almıyorum, sert bulurum bunu. Para kazanmak için yazıyorlardı. Ama bunlar iyi eserlerdi.
Divan şiirimizde erotizm vardır
Para kazanmak için sahte isimlerle erotik kitaplar yazan ünlü yazarları da biliyoruz aslında, değil mi?
- Tabii ki.
Erotizm demişken, kitabınıza dönmek istiyorum. Ataol Behramoğlu yaptığınız sohbette şöyle diyor: “Bizim şiirimizde haddinden fazla ayrılışlar, yitirişler, özleyişler var. Çok az sevişmiş Türk şairi...” Katılır mısınız?
- Divan şiirimizde erotizm vardır mesela. O Divan şiirindeki erotizmi Türk şiirine az geçirebildiler. Ama simgesel bir erotizm var.
mBir de ödül meselesi var. Mesela kitabınızdan öğrendim, Murathan Mungan, Sait Faik ödüllerini sonunda kazanmış ama öncesinde yedi kez katılıp kazanamamış. Hiç almamış olsaydı da Murathan Mungan’dan bir şey eksilmezdi bence. Ama kıstas nedir ki?
- Ona bakarsanız Nobel’i alan her yazar iyi yazar mıdır?
Değil midir?
- Öyle bir şey yok. Başka şartları da vardır. Siyasal, toplumsal şartlar vardır, o yılın şartları vardır. Orhan Pamuk Nobel alınca tanınmadı, meşhur olduğu için Nobel’i aldı. İsveç’te en iyi yayınevinde kitapları çıkmıştı. Bazı yazarları Nobel’i aldıktan sonra tanıyoruz.
Zarafet sınırlarının aşılmasına tahammül edemiyorum

Orhan Pamuk, Nobel alınca tanınmadı, meşhur olduğu için Nobel aldı.
Hep tartışıldı aslında. Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk her zaman kıyaslandı. Bu doğru bir şey mi?
- Ben kıyaslamayı doğru bulmam. Her yazarı kendi koşulları içinde, kendi yaşamı, edebi anlayışı, estetiği içinde değerlendiririm. Kolaycı mukayeselerden nefret ederim. Aynı şekilde Necip Fazıl ve Nâzım meselesi de öyledir. Necip Fazıl da Nâzım Hikmet de sadece edebiyatları değil, ideolojileriyle de var olan yazarlar. Çoğunluk ideolojilerinin gölgesinde değerlendirir, ben bundan arındırırım onları.
En sevdiğim üç şair; Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Edip Cansever... Aynı kadını sevdiler, Tomris Uyar’ı. Hangi kadın onun yerinde olmak istemezdi ki?
- Hiç bilemiyorum (gülüyor).
Ben biliyorum. Hepimiz olmak isterdik herhalde... Ve siz Tomris Uyar’ın çok yakın arkadaşıydınız. Bize onu anlatır mısınız?
- Dostlarımın, arkadaşlarımın çok kişisel tanıkları olduğum için hayatım boyunca hiç onlarla ilgili konuşmadım. Evlerime gelen, evlerine gittiğim, aşklarına tanık olduğum insanların hayatıyla ilgili yorum yapmadım. Her tanıklığı sır sandığında sakladım. Ama nasıl bir kadındı derseniz; zor ama müthiş bir kadındı.
Son olarak... Bize Türk okurunu değerlendirir misiniz?
- Dalgalı ama seçici bir okur. Onların iyi bir okur olması için eleştirmenlerin, denemecilerin, öğretmenlerin de yardımcı olması gerekir. Geçmişte olduğu gibi Behçet Necatigil, Vedat Günyol, Rauf Mutluay, Salim Rıza Kırkpınar gibi öğretmenlere ihtiyaç var.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle