GeriHürriyet Cumartesi Hayal ve hakikat: sirklerin dünyası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hayal ve hakikat: sirklerin dünyası

Hayal ve hakikat: sirklerin dünyası

Cirque du Soleil’le birlikte sirk gösterileri performansa kaymaya başladı. Akademik tabiriyle, ‘performatif edim’ bedene dayanan bir olgu. Bize bedenin gerçekliğini veriyor. Performans bize bedenle mekânın, bedenle belleğin, bedenle bilincin ilişkisini kurar. Yeni sirk anlayışı bu beden düşüncesine dayanıyor. O nedenle de bir konunun etrafında gelişiyor ve kendisini bir tür tiyatro gibi kurguluyor. Eskiden bu bütünlük aranmazdı. Cirque du Soleil’in her gösterisini bir başlık altında ve bir bütünlük içinde tasarlaması, bir akışa bağlaması bu nedenle önemlidir. Artık sadece beceri göstermenin alanı değil, bir düşünceyi görselleştirmenin düzlemi...

Hiç sirk görmemiştim. Ama bir pazar günü anneannem beni Kars’ta ‘Millet Bahçesi’ne götürdü. Hiç unutmam. Altı yaşındaydım. Bir dönme dolap gördük. Adamın biri tahtadan inşa etmişti. Eliyle çeviriyordu. Durduğu yerde duramayan bir çocuktum. Bineceğim diye tutturdum. Sanırım epey de pahalıydı bir turu. Anneannem zorlandı ama ısrarımı kırmadı, bindim. Adam dolabı çevirip ben tepeye çıkınca ne yalan söyleyeyim korktum, ineceğim diye tutturdum, eh sesimi duyurmak için de bağırıyorum. Zar zor indirdiler, adam eliyle yönettiği dolabı bir kere hızlandıktan sonra durdurmaya güç yetiremedi, ben bu defa da bir ileri bir geri sallanıyorum, derken adam koptu mekanizmadan, bir kenara savruldu. Etraftan yetiştiler, beni indirdiler. Binmeme muhalefet eden anneannem büsbütün sinirlendi, “İnsan buradan düşse beyni burnundan gelir” dedi. Bu bir taşra kentinin panayırımsı, yoksul eğlencesiydi.

Hayal ve hakikat: sirklerin dünyası

Ankara’ya taşındıktan sonra bu defa Gençlik Parkında kurulmuş lunaparka gider olduk. Pek zevk aldığımı söyleyemem. Hatta o renkli ama yoksul ışıklar, bomboş gezen erkek nüfusu, toprak zemin içime garip bir sıkıntı verirdi. Evet, eğri büğrü aynalardan hoşlanıyordum ama öyle dönme dolaplar falan ilgimi çekmedi. Bir tek motosiklet gösterilerine ilgi duydum: devasa makine bir çırpıda silindirin duvarına tırmanıyor... En tepeye erişince gösterici koynundan bir küçük Türk bayrağı çıkarıyordu ki, lunapark alkıştan yıkılacak gibi oluyordu. Bir de içine girdiğiniz ve dönmeye başlayınca sizi duvarına yapıştırıp dönmenin gücüyle epey yukarılara tırmandıran dolaplar vardı. Hiç girmedim ama halamın oğluyla babası arasında o dolabın içinde cereyan eden bir öyküyü bugün de anımsayınca kahkahalarla gülerim. Gene de zaman hoş geçiyordu lunaparkta.

Önce afişlerini gördük. Neredeyse bütün Ankara duvarlarını kaplamıştı. O zamanlar bugünkü gibi fiyakalı billboard’lar yoktu. Sonra babam çarşamba akşamı o afişlerdeki Medrano sirkine gideceğimizi söyledi. Çok sevinmiştim. Gittik. Gençlik Parkının oralardaki bir çadırda icrayı sanat eden sirki gördük. Hiç öyle palyaçolardan falan hoşlanmadım. Hatta sıkıldım. Bugün de çocuklar palyaço sever sözüne aldırış etmem. Asıl ilgimi trapezler, akrobatik hareketler, cambazlar ve elbette hayvanlar çekmişti. Zorlandıkları hareketlerden hala nefret ediyorum. Ama görüntüleri muhteşemdi.

Hayal ve hakikat: sirklerin dünyası

Neydi beni etkileyen?

Ardından Roma Sirki geldi. Onu da izledik. Hatta bir de olumsuz bir ana tanıklık ettik. Bu sirklerden birinin sahibini galiba babam tanıyordu. O zamanlar bugünkü gibi öyle ‘VIP muamelesi’ yoktu. İşte biraz daha önlerde oturduk. Çıktık, adamcağıza teşekkür edeceğiz. Bir kalabalık, bağırış çağırış gördük ve bir adam ağzı burnu kan içinde. Meğer o yaralı kişi sirk ‘artistlerinin’ bulunduğu karavanlara sızmış, soyunup giyinen kadınları izlerken akrobatlar tarafından yakalanmış, sonuç malum.

Bir de o zamanların siyah-beyaz televizyonlarında yayınlanan bir sirk dizisi vardı. Her hafta heyecanla izlerdik. Sirk oyunları gösterilirdi ama asıl arka plandaki öykü beni çekerdi.

Sonra yıllarca sirk görmedim. Arada bir üstünde düşünürdüm acaba sirklerin sonu mu geldi, tamamen ortadan mı kalktılar yoksa bize mi gelmiyorlar diye. Gelse ben gidecek miydim? Sanırım cevabım hayırdı. Derken 2000’l yılların başında yolum Atlanta’ya düştü. Disneyland denen facianın ortasında bir bilimsel kongreye katılıyordum ve o Yedi Cüceler, Pamuk Prenses arasında çıldırmak üzereydim. Cirque du Soleil’in reklamını gördüm. Gider miyim, giderim. Hangi oyundu hatırlamıyorum. Ama fırtına gibi bir şeydi, aklım kaldı. O kadar ki, biletinin çok pahalı olmasına rağmen kapıdan çıktım, bir sonraki seans için aradım, bir bilet edinip girdim, yeniden izledim.

Bildiğimizden hayli değişmiş palyaçolardan gene hazzetmedim, hatta sirkin genel çizgisiyle çelişkili diyeceğim ölçüde yavaşlardı ama neydi beni bu kadar etkileyen?

Bunları geçen gün İstanbul’a gelen Cirque de Soleil’in Bazaar isimli gösterisini izlerken düşünüyordum. Bazaar, gerçi benim 20 yıl önce gördüğüm oyuna mukabil daha yavaştı ama gene çok renkli, etkileyici, heyecanlandırıcı bir oyundu. Temel yapı klasik sirklerle aynıydı. Doğal olarak teknoloji daha fazla kullanılıyordu. Bir de benim bundan herhalde 50 yıl önce izlediğim sirklerin o daha sefil, perişan ve tam manasıyla herkesin sırasıyla gelip marifetini gösterdiği düzenine nazaran çok daha geniş bir sahne vardı, herkes sürekli olarak ortadaydı, sırası gelen diğerlerinin arasından süzülüp gösterisini sunuyordu. Çok daha gerçekçi bir tiyatro ortamı söz konusuydu.

Gene palyaçoları sevmedim, kılıkları kıyafetleri artık geleneksel beyaz yüzlü veya kırmızı yüzlü palyaçolara, August tiplerine göre çok değişmiş, adeta 1980’lerde dünyayı alt üst eden Yıldız Savaşları filmindeki karakterlere dönüşmüştü. Eh, bugünün palyaçosu da böyle olacak. Bir de çocukluğumdaki hayvan düzeni söz konusu değildi.

Hayal ve hakikat: sirklerin dünyası

İnsan neden güler?

Evet, neydi beni sirke, üstelik de o kadar sevdiğim bir şey olmamasına rağmen beni çeken?

Hemen belirteyim, daha eski sirkler çok basit bir yapıya sahipti. Kuşkusuz işin Roma dönemine kadar giden bir tarihi var. (Sirk, bildiğimiz çember demek, yuvarlak at yarışı alanlarına veriliyor bu ad ve üstelik Roma’da sirkler iki ucu düz kesilmiş bir elipsten oluşuyor.) Fakat modern sirkin tarihi o kadar eski değil, 17. Yüzyılı hatta 18’i buluyor. Modern sirk özellikle Amerika’da serpilip gelişiyor. Doğal. Amerika eğlence endüstrisinin merkezidir.

Zamanla, özellikle Cirque du Soleil’le birlikte bu ana çekirdek korunmakla birlikte sirkler daha ziyade ‘performans’a kaymaya başladı. Akademik tabiriyle ‘performatif edim’ beden üstünden gelişen, bedene dayanan bir olgu. Bize bedenin gerçekliğini veriyor, aktarıyor. Sanırız ki, beden bedendir, artık keşfedilecek bir yanı yoktur. Oysa beden her an yeniden keşfedilmeyi, tanınmayı bekler. Performans bize bedenle mekanın, bedenle belleğin, bedenle bilincin ilişkisini kurar. Alışıldık, tanıdık bedenin sırlarını ele verir. Yeni sirk anlayışı bu beden düşüncesine dayanıyor. O nedenle de bir konunun etrafında gelişiyor ve kendisini bir tür tiyatro gibi kurguluyor. Eskiden bu bütünlük aranmazdı. Cirque du Soleil’in her gösterisini bir başlık altında ve bir bütünlük içinde tasarlaması, bir dekora, bir akışa bağlaması bu nedenle önemlidir. Artık sadece beceri göstermenin alanı değil, bir düşünceyi görselleştirmenin düzlemi.

Sirkler komedyanın alanı kabul edilir. Yeni sirkler de bu gerçeği benimsiyor. Doğrudur, sirke ağlamak için gidilmez. Ama komedya da kendi içinde ilginç bir kavramdır. İnsan neden güler, neden komiklik yapar? Komik olan daima gülünesi bir şey midir? Tabii ki değildir. Komedya da Aristo’dan beri biliyoruz bir felsefenin ürünüdür. Bu konuda Platon’la çatışır Aristo. Hocası Platon’a göre komedi olmayacak bir şey gibi durursa da biz onu gerçek, olabilir bir şey sanırız. Aristoteles’ göreyse komedya daima kötüden iyiye doğru gelişir. Ortalama insandır komedyanın insanı.

Sirk bütün bu görüşleri kapsayacak kadar kapsamlı, ayrıntılı bir mekan mıdır sorusunun cevabı evettir. Gülen insan daima kendisine güler. Çünkü komikliği yapan, komikliğe özne-nesne oluşturan daima insandır. Daima gündelik hayattır komedinin özü. Komedya her zaman bir ayna işlevi görür. Sirklerdeki palyaçonun asıl görevi budur. O nedenle de palyaçonun bir yüzü güler bir yüzü ağlar. Bu Türkçedeki nefis deyişle gülünecek halimize ağlama veya ağlanacak halimiz içindeki gülünecek ögeyi bulma meselesidir. Palyaçoluğun taklide dayanması, iki palyaçonun sirk zemininde ortaya çıkması birisinin mutlu diğerinin mutsuz olmasını bu açıdan görmeli.

Yeni sirk bu yapıları ortadan kaldırdı. Palyaçoluk 1800’lerin başında Joseph Grimaldi tarafından geliştirildi. 1870’de Tom Belling bugün palyaço denince aklımıza gelen kırmızı burunlu, mutlu, büyük ayakkabılar, beş beden büyük elbiseler giyen August tipini yarattı. Sakar, serkeş, anarşist bir tip August. Buna karşılık pek az görülen beyaz palyaço var, hüzünlü, akıllı, ciddi. Sahne bu ikisinin arasındaki çatışmayla cereyan eder. Yeni sirk bu çerçeveyi koruyor. Gerilim, çatışma ve tersliğin getirdiği komedyayı sürdürüyor. Ama bunu tüm bir yapının dönüştürülmesine bağlıyor ki, işte sirki bir kere daha performansa çeken bu. Yani, gerçekten daha fazla uzaklaşmış gibi görünürken aslında gerçeğe biraz daha yaklaşan bir anlayış içinde yeni sirk. Bir de komedyanın altını çizdiği çelişkiler sirklerin kurucusu: korku sükunet, gerilim rahatlama…

Sirk hayattır diyemem. Sirk kesinkes hayaldir. Asıl maksadı odur, hayal kurdurmak. İster palyaçolar olsun isterse trapezde uçanlar, ister akrobatlar olsun isterse ateş püskürenler insan onlara bakınca dünyada insan eliyle gerçekleştirilemeyecek sanılan işlerin nasıl başarıldığını görüp şaşırır. Bir yandan da insan denen varlığın bilinmeyen sınırlarını keşfederek hayrete düşer. Ve bütün bunlar izleyiciyi bir hayal alemine sürükler. Gerçek ötesi de diyebiliriz buna. Ama sirkin özü gene de hayattır. Sanılan yanlıştır: insan hayalden gerçeğe gelmez, gerçekten hayale yürür. Sirk de yaşama, bir ‘beden olarak insan’a böylesine bir bakıştır.

Cirque du Soleil’in Orta ve Uzak Doğunun renklerini, renkliliğini yansıtan oyunlarına bakarken cevabı verdim: çocukluğumda hayalden gerçeğe geçmek istediğim için sevmemişim sirki, şimdiyse sirkin hayal dünyasında gerçeği gördüğüm için ondan hoşlanıyordum. Belki de bunun adı yaşlanmaktır, kim bilir?

 
  

Cansu Akın ve Rachel Araz ile Soru-CevapCansu Akın ve Rachel Araz bu videoda Galaxy Note10 ve sosyal medyayla ilgili merak ettiklerinizi cevaplıyor. “Filtrelerin modası geçti mi? Story mi yoksa post devri mi?” gibi sorulara cevap bulduğumuz videoda, Galaxy Note10 serisi ile yenilenen S Pen’i, süper dengeli çekim özelliği, tasarımı ve AR Emoji uygulaması, kendine has filtreleri, sese odaklanan mikrofon özelliği, çoklu kamera sistemi, uzun saatler dayanıklı bataryası ve Galaxy Note10 serisi ile telefona yüklü gelen “Global Goals” sosyal sorumluluk uygulamasını ve daha birçok kullanım özelliğini masaya yatırıyor.(Sponsorlu)

 

 

 

 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle