Ümraniye canileri hakim önünde

Güncelleme Tarihi:

Ümraniye canileri hakim önünde
Oluşturulma Tarihi: Ocak 14, 1999 00:00

Haberin Devamı

Annesinin kollarındayken kaçırıldı ve ‘‘Ne olur hiç değilse anneme bir sarılayım’’ yalvarmalarına kulak asılmadan parçalandı. Serpil Öğretmen'i tanıyan tanımayan herkes, bu vahşet karşısında insanlığından utandı. Sarsılan Ümraniye derhal kendi önlemlerini almaya başladı. Bu arada toplumdaki tinerci çocuk dramına dikkatler çekildi. Oysa bu bir tinerci çocuk dramı değil, basbayağı bir şehir eşkıyalığıydı. Yaşları küçük de olsa bu gençler aileleriyle yaşıyorlardı ve tacizi, tecavüzü, cinayeti, gaspı bir hayat biçimi olarak seçmişlerdi. Sokak çocukları ise genellikle mağdurdular, saldırgan değil. İşte bu küçük caniler, bugün İstanbul DGM'de ilk kez hakim önüne çıkıyor. Ve DGM Savcısı'na göre Serpil Öğretmen'e, tiner çekip kendilerinden geçtikleri için değil, ‘‘önceden planlayarak’’, tecavüz ettiler, şikayet etmesin diye de gözlerini kırpmadan öldürdüler. Ama öyle sıradan bir öldürme değildi bu, bir şeytan ayinine benziyordu; ruhunu katlettikten sonra bedenini de kelebek bıçaklarla, hep birlikte delik deşik ettiler...

Komşusunun kına gecesinden, annesinin kolunda ve keyifli bir şekilde dönen 20 yaşındaki kızı, evinin çok yakınında kaçırdılar. Zaten birkaç saattir kaçıracak ‘‘bakire’’ kız arıyorlardı. Tıpkı geçenlerde, (Adı üstünde değil), ‘‘Polis Ormanı’’nda rastladıkları, evinden kaçmış genç kıza yaptıklarını yapacaklardı. Hoşlarına gitmişti bu iğrenç oyun belli ki; önce sırayla tecavüz ediyor, sonra da ‘‘Bu bizim yüzümüzü gördü, ihbar eder’’ gerekçesine sığınarak öldürüyorlardı. Ama ne öldürmek; önce boğuyor, sonra hep birlikte o vahşi aletlerini, kelebek bıçaklarını çıkarıyor, sırayla bıçaklıyorlardı.

Sokakta sonunda ‘‘istedikleri gibi’’ birini buldular. Annesinin kolundaydı ama halledebilirlerdi; kadını itiverirler ve kızı arabaya çekebilirlerdi. Yapamadılar; annesi öyle bir sarıldı ki kızına, ikisini birden kaçırmak zorunda kaldılar. Sonuç değişmedi; onlara da tıpkı geçenlerde ormanda yaptıklarını yaptılar. Bir tek şeyi atladılar; geride yaşayan bir mağdur ve görgü tanığı kalmıştı. Onu öldürmeyi başaramadıklarını farketmediler.

Serpil Yeşilyurt ve kızkardeşi, onlar çok küçükken anneleri babalarından ayrıldığı için, büyük meşakkatlerle büyümüştü. Anne Hanım Yeşilyurt, evlere temizliğe giderek okutmuştu onları. İkisi de Üsküdar Mithatpaşa Kız Meslek Lisesi'nin Çocuk Eğitimi Bölümü'nü bitirmiş ve yuva öğretmenliği yapmaya başlamışlardı. İşte o günlerden sonra, evin ekonomik durumu biraz yoluna girmişti. Anneanne ve bir dayıyla birlikte yaşıyorlardı ve herkes birbirine bağlıydı. Serpil ise gerçek bir ‘‘İlk göz ağrısı’’ydı. Küçük kardeşi ve dayısı tapıyorlardı ona, annesinin bir tanesi, öğrencilerinin kraliçesiydi.

İşte bu yüzden ölümü, üstelik bu şekilde ölümü, gerçek bir şok oldu. Zaten hepsi bir süredir tedirgindi; çevrede pek çok işsiz güçsüz genç dolaşıyor, parklarda, sokak kuytularında tiner çekiyor, içki içiyor ve gelen geçeni taciz ediyorlardı. Bu konudaki başvurular sonuçsuz kalmıştı. Ümraniye bir süredir ‘‘tekinsiz’’di ama bu kadarını kimse beklemiyordu.

Evet giderek büyüyen ve kara delikleri çoğalan İstanbul, aynı zamanda bir ‘‘tinerci çocuk’’ ya da ‘‘sokak çocuğu’’ yatağıydı ve bu ilgisiz, sevgisiz kalmış çocuklar ve İstanbullular ciddi bir dram yaşıyordu. Ama bu tinerci çocuk dramı filan değildi; tam bir şehir eşkıyalığıydı. Bir kere çocuklar sokakta yaşamıyorlardı, hepsinin aileleri, evleri vardı. Hırsızlık yapıp eve döndüklerinde aileleri ‘‘Bunu nereden buldun’’ diye sormuyordu. Ayrıca, yaptıkları tiner çekip kendini bilmemek sonucu değil, tersine önceden planlanmış şeylerdi. Sadece kime olacağı belli değildi. Ölüm piyangosu Serpil'e çıkmıştı.

Onlar için o sadece ‘‘bakire bir kız’’ imgesinden ibaretti. Yaşayan önemli bir varlık olan Serpil değildi. Kişiliği, narin bedeninin ne kadar incineceği, zorla da olsa yoluna girmiş hayatı, hayalleri umurlarında bile olmadı. İstanbul DGM Savcılığı'nın haklarında hazırladığı hazırlık 1998/2225 ve esas 1998/1440 sayılı iddianameye göre, Serpil Öğretmen'den önce de bir genç kızı, aynı ormanda öldürmüşlerdi. Cesedi kemikler halinde bulunan kızın kim olduğu hala belli değil. İddianamede adı ‘‘1 No'lu Maktule’’ olarak geçiyor: ‘‘21 yaşlarında, 1.60-1.70 boylarında, siyah düz saçlı, kahverengi gözlü olup, açık kimlik ve adresi tespit edilememiştir. Temmuz 1998 başlarında öldürülmüştür.’’ Ve DGM Savcısı Müfit Büyükçolpan'ın iddiaları şöyle sıralanıyordu:

Tahliye kutlamasına bak

A.K. (13) ve N.M. (14) temmuz ayı başlarında bir gün, evinden kimbilir hangi nedenle kaçıp on gündür Ümraniye Çekmeköy'deki Polis Ormanı'nda yaşayan ‘‘1 No'lu Maktule’’yi görürler. Yanına gidip ona armut verir, sohbet ederler. Sonra oturdukları Birlik Mahallesi'ne döner ve S.T. (14) ve İ. A.'ya (17) haber verirler. Onlar da yerini göstermelerini isterler. S.T. ve İ.A., kızı önce döver, yere yatırırlar, tiner içirtip sersemletirler. Diğerleri de onları bir ağacın arkasından izler. Bunun üzerine ‘‘yardıma’’ çağrılırlar; birine kızın bir bacağını, diğerine de diğer bacağını tuttururlar. İ.A. da kızın başını tutar ve bu arada yumruklarken, S.T. tecavüz eder. Sonra yer değiştirirler. Olay bir süre sonra yeniden tekrarlanır. Diğerleri ayrıldıktan sonra S.T. ve İ.A., kızın kendilerini ihbar edeceğinden korkarak öldürmeye karar verirler.

Bir arkadaşları, S.K., (18) hırsızlık suçundan tutuklu bulunduğu davada tahliye edilir. Bunu kutlamaları lazımdır. S.T., İ.A., S.K. ve İ. Ç. (18) 3 ağustos günü ‘‘korkunç’’ bir fikir geliştirirler; Bir otomobil çalacaklar ve bakire bir kız kaçırarak S.K.'ya sunacaklar, sonra da kendileri sıraya girecektir. Bu müthiş planın gerçekleştirirler de, bir fazlasıyla; kurbanlarını öldürerek! Saat 20.00 sıralarında, beyaz renkli bir Şahin çalarlar ve Ümraniye içinde birkaç saat kaçıracak ‘‘bakire’’ kız ararlar. Ne talih ki, saat 22.45 sıralarında Serpil annesiyle birlikte kına gecesinden dönmektedir. Planın ikinci kısmı da bir fazlayla gerçekleşir; anne Hanım Yeşilyurt'u da kaçırmak zorunda kalırlar. Araba bir süre Serpil ve annesinin bacakları dışarıda gider. Yol boyunca kelebek bıçaklarla tehdit ettikleri kurbanlarını yine aynı yere götürürler.

Bundan sonraki iddialar da ikinci olayın, birincisiyle aynı şekilde gerçekleştiğini gösteriyor. İddianamede Serpil'in çığlıkları yok sadece. ‘‘Anneme sarılayım bir kez’’ yalvarmaları yok! Ama sanıkların, sanki bir ayini yerine getiriyormuşcasına hep birlikte bıçak sallamaları var. Savcı, olaylar sona erdikten sonra sanıkların ‘‘evlerine dağıldıklarını’’ belirtiyor. Hemen ertesi gün de Serpil'in altın küpe ve bileziklerini 17 milyon 500 bin liraya sattıklarını...

Serpil'in bedeni bıçak darbelerine, göğüs uçlarının kesilmesine, boğazının sıkılmasına fazla direnemez. Ama Hanım Yeşilyurt, bedenindeki 55 bıçak yarasıyla ve boğazı kesilmiş olarak yürümeyi ve yardım istemeyi başarır. Bu sanıkların yakalanmasını sağlar. Yakalandıktan sonra yapılan sorgulama sonucu kendileri gösterirler suç yerini. Bu arada ortaya çıkar, başka bir kurbanları daha olduğu... Onun parçalanmış, iskelet halindeki cesedinin yerini de gösterirler. Suçlarını tutuklama mahkemesinde de itiraf ederler.

Ne isteniyor?

DGM Savcısı, sanıkların idamla cezalandırılmalarını istiyor. Suçları o kadar çok ki... Kaçırmak, alıkoymak, gasp, tecavüz, çete oluşturmak ve ‘‘suçu gizlemek için cinayet işlemek’’... Gençlerin yaşları nedeniyle indirim maddelerinin uygulanması gerektiğini de belirtiyor. Bu da 18 yaşından küçük sanıkların müebbet hapisle yargılanmaları anlamına geliyor.

Ümraniye Cinayeti, hayatta kalma şansının giderek azaldığı İstanbul cangılının tarihine çizilmiş en derin kara iz olarak hep hatırlanacak. Şimdi tek umut, Türkiye'nin adalet sisteminin, Serpil'i sevenlerin ve ‘‘insan’’ olanların da aldığı bu yarayı birazcık olsun teselli edebilecek bir karar vermesi...

Susurluk ve Ümraniye Cinayeti!

Peki bütün bu olayların, ‘‘Devlet Güvenliği’’ ile ilgisi ne? Sanıklar neden DGM'de yargılanıyor? Avukat Ergin Cinmen bunun ‘‘Yasaların garabeti’’nden kaynaklandığını öne sürüyor: Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kuruluş ve Yargılama Usulü Yasası'nın 9. maddesi gereğince TCK.313. maddeye muhalefet suçuna bakan mahkemeler DGM'ler. 313. maddenin yazdığı suç ise ‘‘cürüm işlemek için teşekkül meydana getirmek’’... Cinmen, bu garabetin, mafya ve derin devlet zanlılarıyla ilgili özgün mevzuat bulunmadığı için, bu suçlar ‘‘olsa olsa 313. maddeye girer’’ anlayışından kaynaklandığını anlatıyor. ‘‘Susurluk davalarından sonra ise olur olmaz durumlarda ve her türlü iştirak halinde işlenen suça iştirak hükümleri değil, 313. maddeden dava açılma ‘modası' başladı. Dikkat etmek gerekir, Susurluk davalarından önce 313. maddenin uygulaması yok denecek kadar azdır’’ diyor. Ona göre bu uygulamanın bir nedeni de polisin hazırlık soruşturmasını, avukatsız ve uzun gözaltı süresinde yapmak için normal yargılamanın dışına atması...

Peki ne olacak? Cinmen şöyle söylüyor: Mahkeme ilk celsede, sanıkların sorgusunu yapacak, 313. madde ile ilgili olarak (Ki cezası bir yıldan iki yıla kadar hapis ve sanıklar bu suçtan büyük bir ihtimalle beraat edecek) yargılama devam edecek. Diğer tüm suçlarla ilgili olarak da dosya görevsizlik kararına bağlanarak suçun işlendiği yer ağır ceza mahkemesine gönderilecek.



Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!