Gündem Haberleri

    Türklük’ü bırakın, bize Türkçe lazım

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    25.05.2013 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe’ye uzanan tarihi süreçte, Türkçe, Anadolu insanının zihinsel yapısını belirleyen temel bir unsur oldu. Bu yüzden Türkler bugün Fransızlardan yahut Kazaklardan ziyade Kürtlere benziyor. Ve yine bu yüzden yeni Anayasa’da “Türklük” vurgusu bence hiç önemli değil, ama artık ortak dilimiz olan “Türkçe” bir olmazsa olmaz…

    Bir ay içinde ABD’den iki saygın akademisyenle uzun uzun sohbet etme fırsatı buldum.

    Önce Washington Üniversitesi’nden Susan Dente Ross, sonra Harvard Üniversitesi’nden Lenore Martin ile iki öğrencisi…

    IPI Yönetim Kurulu üyesi Ferai Tınç, sağ olsun, Türk siyaseti ve medyası hakkında bilgi almak isteyen bu dostlarına beni tavsiye etmiş.

    Dr. Ross ve Martin ile birkaç hafta arayla İstanbul’da buluştuk.

    Bugüne dair sorularını yanıtlamadan önce tarihi bir arka plan kafalarında oluşsun diye ikisini de Sultanahmet’e götürdüm.

    Meydandaki Theodosius Dikilitaşı önünden konuşa konuşa Divanyolu’na çıkıp Beyazıt’a kadar yürüdük.

    Bu yol sadece Bizans ve Osmanlı’nın siyasi ve toplumsal merkezinden geçen bir aks değildir.

    Aynı zamanda, Alman Çeşmesi, Basın Müzesi, II. Abdülhamid ile Ziya Gökalp’ın mezarları ve Tiyatro Caddesi gibi mekânlarda, Türk milliyetçiliğinin ve Batıcılığın tarihi gelişimini de izleyebilirsiniz.

    Kahve içmek üzere oturduğumuz Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde iki akademisyenle de sohbet ederken konu bir şekilde Türkçeye geldi.

    Bir ara, Türkçenin sondan eklemeli bir dil oluşu ve yüklemin cümle sonunda yer alması sebebiyle Avrupa dillerinden farklı bir zihniyet yapısı olduğunu söyledim.

    Epey zaman önce bu teze sahip bir makale okumuştum, ama haftalardır aramama rağmen bulabilmiş değilim.

    * * *

    Dil sadece iletişim kurmamızı sağlayan bir araç değildir.

    Aynı zamanda, doğumumuzdan itibaren sürekli bir bilişsel hareketlilik gerektirdiğinden, beynimizi dönüştüren, değiştiren bir faaliyettir.

    Ve belki de hayat tarzımızı bile, ister istemez, anadilimiz belirler.

    Avrupa dilleri sondan eklemeli olmadıkları ve yüklemi özneden hemen sonra, yani cümlenin başında verdikleri için, Avrupalıların beyni, sözcük ve cümlelerin özünü daha baştan kavrayacak şekilde gelişir.*

    Bundan yola çıkarak Avrupa dillerini konuşanların olay ve olguları bir bütün olarak algılamakta, kısacası “büyük resmi” görmekte daha başarılı oldukları öne sürülebilir.

    Oysa Türkçede, cümlenin sonundaki yüklem ve her bir sözcüğün sonuna gelip onun anlamını tamamen değiştirebilecek ekler nedeniyle kişi sürekli olarak ayrıntılara odaklanmak zorunda kalır.**

    Dr. Ross ve Martin’e, İstanbul’u gezerken binalara işte bir de bu gözle bakabileceklerini söyledim.

    Örneğin Topkapı Sarayı, küçük bir bina (bir sözcük kökü) olarak başlayıp 400 yıl boyunca ihtiyaca göre organik bir şekilde dallanıp budaklanarak (son eklerle) dev bir kompleks haline gelmiştir.

    Ve hem tarihi, hem de coğrafi anlamda doğal sınırlarına ulaştığında, Dolmabahçe’yi yaptırıp oraya taşınacak olan Sultan Abdülmecid’in diktirdiği son bir köşkle (yüklem) “noktalanmıştır.”

    Topkapı Sarayı’nın 1840’ta, Mecidiye Köşkü’nün inşasıyla ifade ettiği eylem, Avrupalılaşmadır.

    Bu açıdan hem bu köşkün, hem de Dolmabahçe Sarayı’nın muhteşem Balyan ailesi mimarlarınca inşa edilmesine şaşırmamak gerekir.

    Dolmabahçe’de, Avrupa’nın göbeğindeki Versailles’ı andıran bütünsel bir tasarım anlayışı ve estetik zevkin görülmesinde, Balyanların anadilinin, Hint-Avrupa dil ailesinden Ermenice olması etkili olmuştur belki de…

    Zira Topkapı Sarayı ne kadar alaturka ise, Dolmabahçe Sarayı o kadar alafrangadır.

    Topkapı, Orhan Pamuk’un uzaya uzaya bitmeyen cümleleriyse, Dolmabahçe kısaca ifade edilmekle birlikte derin bir anlama sahip tek bir sözcük gibidir.

    Haremi ve fallik külahlı kuleleriyle maço sayılabilecek Topkapı’nın karşısında Dolmabahçe, mesela Ermenicede “kin,” İngilizcede “queen” diye ifade edilen bir “kadın” ve “kraliçedir.”

    Ne Topkapı Dolmabahçe’den üstündür, ne de tam tersi... İkisi bizi tamamlar.

    Fakat ne yazık ki Türkiye’de hem Topkapı, hem de Dolmabahçe’nin devri geçmiştir.

    Türk dili yavaş yavaş seçkin mimariden çıkmış, onun oluşturduğu zihniyet ise bir asır sonra artık şaheserlerde değil, ancak İstanbul gecekondularında gözlenebilir hale gelmiştir.

    Ama bu gecekondular da Topkapı gibi tedricen, küçük parçalar halinde büyür.

    Mesela, belki birkaç yıl sonra kaçak bir kat daha çıkılabilir diye binaların tepesinde demir filizleri bırakılır.

    Ve yapının bütününe değil, ayrıntılara odaklanılır:

    Örneğin (tıpkı Sultanahmet Camii’ndeki gibi) dış cephesi alelade olan bir evin iç dekorasyon unsurlarına çok özenilir; televizyonların üstü bile dantel örtülerle süslenir.

    * * *

    Elbette söz dizimi veya son ekler gibi yapısal dil öğelerinin bir milletin kaderini belirlediği şeklinde saçma bir iddia ortaya atıyor değilim.

    Aksi halde, bu açılardan Türkçeye benzeyen Macarca ve Fince gibi diller nedeniyle bu toplumların Türk toplumuyla daha fazla ortak noktaya sahip olması gerekirdi (hatta Almanca bile bu açıdan Türkçeye biraz benzer).

    Peki ya Türkî dillerin konuşulduğu diğer ülkelerle, örneğin Kazakistan ile farklılıklarımızı nasıl açıklayacağız?

    Benim naçizane açıklamam, İngiltere ve ABD için söylenen, “ortak bir dilin ayırdığı iki millet” ifadesiyle de özetlenebilir.

    Anadolu ve Orta Asya’nın bambaşka koşulları, yüzyıllar içerisinde Türkiye Türkçesi ile onun soydaşları arasındaki farklılıkları büyüttü.

    * * *

    Mart 2006’da, Kazakistan havayollarının çift pervaneli küçük bir yolcu uçağıyla Almatı’dan Çimkent’e doğru, Çin sınırındaki Tanrı Dağları’na (Tiyanşan) paralel uçuyorduk.

    Yanımda oturan Kazak mihmandarımız Azamat, İstanbul Üniversitesi mezunuydu. O, kusursuz bir İstanbul Türkçesi ile konuşurken, Kazakların Türklere epey benzediğini düşünüyordum.

    Çimkent’e indik. O dönemde Atlas dergisinde çalışan arkadaşımın ısrarıyla o gün oynanacak Fenerbahçe-Galatasaray maçını izlemek istediğimizi söyledik.

    Azamat’ın keyfi biraz kaçmıştı. Maçı yayınlayan en yakın kafe Çimkent’in epey dışındaydı. Yine de akşamüstü taksiyle yola koyulduk.

    Bir mahallenin girişinde durduk. Azamat taksi şoförüyle tartışırken hiçbir şey anlamadığımı hissedince uçaktaki ilk izlenimim siliniverdi.

    Kafeye 15 dakikalık yürüme mesafesindeydik ama taksi, Azamat’ın bana o anda açıklamadığı bir nedenle bizi ancak buraya kadar getirebileceğini söylemişti.

    İndik. Rusya’nın taşra banliyölerini andıran bir mahalleden geçerken ben ve arkadaşım güle oynaya sohbet ediyorduk. Azamat ise daha da gergindi.

    Birkaç sokak sonra hiç tekin görünmeyen bir grup genç etrafımızda toplanmaya başladı. Bizi takip ediyor, gülüşüyorlardı.

    İsmiyle fiziği hiç uyuşmayan, sırık gibi ama çelimsiz görünen bir genç olan Azamat sonunda durdu.

    Yüzüne iyice narin bir hava katan yuvarlak çerçeveli gözlüklerini çıkarıp bana verdi.

    TRT spikerlerini andıran net bir diksiyonla, “Bunlar yabancılara düşman. Anladıkları dilden konuşacağım. Siz şu ilerideki kafeye koşun” derken bir yandan kemerini çıkarıyordu.

    Sonra yaşananları bugün sanki “Mongol” filminden bir sahne gibi anımsıyorum.

    Kazakça ve Rusça küfürleri, şimdi bir tokmağa dönüşmüş gibi görünen kemeriyle birlikte serserilere doğru savuran Azamat’ın bir İstanbul beyefendisinden bir bozkır fedaisine dönüşmesi ne kadar da çabuk olmuştu.

    Belki on, belki onbeş kişiyi çil yavrusu gibi dağıtıp şaşkına dönmüş biz iki apartman çocuğunu da kolumuzdan çekerek durumu kurtarmıştı Azamat...

    * * *

    O kafede izlediğimiz maçı şimdi hiç hatırlamıyorum. Sadece Azamat’ın benden gözlüğünü geri istediği sahne aklımda kalmış.

    Türkiye Türkçesi’ndeki Y’lerin genelde J’ye dönüştüğü Kazakça’yı bir şekilde bozkıra daha uyumlu hale getiren, oranın insanını da bu şartlara uyarlayan başka bazı yapısal farklılıkların olduğunu o işte kafede sezmiştim.

    Bu nedenle bizi Avrupa’dan ve daha kısıtlı bir oranda Orta Asya’dan ayıran dilin, Anadolu’nun ortaklaştırıcı ikliminde Türklerle Kürtleri o denli bölmediğini görünce seviniyorum.

    Türklerle Kürtler arasında, belki de birçok Kürt çok uzun bir zamandır aynı zamanda Türkçe öğrenerek büyüdüğünden, zihniyet ve hayat tarzı açısından büyük bir farklılık yok.

    (Hatta Kürt aydınların çoğu Türk aydınından; Kürt medyasının da Türk medyasının genelinden daha güzel bir Türkçe kullandığını düşünüyorum)

    Elbette dil konusunda geçmişteki dışlayıcı, faşizan uygulamalar kınanmalı ve bunlar asla tekrarlanmamalı.

    Bir yandan da yeni çağı yakalayan***, kapsayıcı bir anlayışa yönelmeliyiz.

    İşte bu nedenle şöyle diyorum:

    Türk aydınlarının da ortak bildiriyle bence yanlış bir noktada konumlandıkları bu kısır tartışma bitmeli.

    Anayasa’da ne Türk, ne Kürt, ne de başka bir etnik gönderme yer almalı.

    Ama tek resmi dil olarak Türkçede birleşmeliyiz ki paralel toplumlar ve birbirinden farklı zihniyet dünyaları yaratmayalım.

    Kısacası, bütün milliyetçilikleri ayaklar altına alırken, salt işlevselliği ve faydaları nedeniyle ortak dilimizi kaybetmemeliyiz.

     

    - Hürriyet Gazetesi Dış Haberler Şefi Emre KIZILKAYA’nın iletişim bilgileri ve bloguna www.emrekizilkaya.com adresinden ulaşılabilir. Ayrıca: http://www.twitter.com/ekizilkaya


    * Yüklem, cümlenin en önemli unsurudur. Steven Pinker’ın ifadesiyle, “cümlenin şasesidir.” Cümlenin diğer tüm unsurları ona tutturulur. Pinker’ın İngilizcedeki yüklemlerden yola çıkarak insan düşüncesinin dili nasıl kullandığını açıkladığı şu konuşmasını izleminizi öneririm. Özellikle de diplomatik dil ve müzakere konularıyla ilgileniyorsanız (Türkçe altyazı da var): http://www.ted.com/talks/steven_pinker_on_language_and_thought.html

    ** Benzer bir durumun dilsel değil, görsel yansıması psikolojide de “gayriihtiyarî körlük” başlığında incelenir. 2005’te yapılan bir araştırmaya göre Avrupalılar bir resme bakarken ön plandaki nesneye (örneğin Mona Lisa tablosundaki kadına) odaklanıyor. Doğu Asyalılar ise resmi arka planıyla birlikte bir bütün olarak algılıyor. Ben Türklerin bu düzlemde de Asya ile Avrupa arasında bir yerde olduğunu düşünüyorum.)

    *** Bugün Arap Baharı ile birlikte, Arapçanın demokratikleşme yolunda bir engel haline geldiğini savunanlar var. Türkçe ise bütünsel değil, parçalı yapısıyla yeni dünyaya, örneğin sosyal medyaya son derece uygun. Programlama dillerini andıran, az istisnaya sahip matematiksel yapısının dışında başka avantajlara da sahip. Örneğin bugün Twitter’daki harf sayısı sınırlaması nedeniyle Türk kullanıcılar, genelde daha uzun olan Arapça/Farsça soylu eski sözcükler yerine, daha kısa olan öz Türkçe karşılıklarını kullanma eğiliminde.

    Etiketler: gündem
    Son Dakika Haberler
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı