GeriDünya Söylenene mi söyleyene mi
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Söylenene mi söyleyene mi

Bizim kültürümüzde, ‘Nurettin Eşfak’ın deyişiyle, aksayan bir taraf var. Söylenene değil, söyleyene bakma huyumuz fena. İster yapıcı, isterse yıkıcı olsun bir konuda yapılan, beğenmediğimiz bir eleştiriye ilk tepkimiz, eleştirmenin kişiliğine saldırmak oluyor.

ekizilkaya@hurriyet.com.tr

 

Batı toplumlarında bu kadar sık görülmeyen bu eğilim, toplumsal yaşamın her alanında diyaloğu zorlaştırıyor.

 

Herhangi bir Türk televizyon programında; siyaset, kültür, tarih, spor veya aklınıza ne gelirse o konuda yürütülen bir tartışmayı kısa bir süre izlemek bile, kültürümüzün bu acilen onarılması gereken aksaklığını defaten gözler önüne seriyor.

 

Oysa düşünceler, öncelikle, düşünüründen bağımsız biçimde algılanmalı, değil mi?

 

* * *

Basit bir örnek vereyim.

 

Bundan on-onbeş yıl önce, internet yeni yeni yaygınlaşırken e-posta hesabıma anonim bir mesaj gönderilmişti.

 

O zamanlar yazılanları o kadar çok sevmiştim ki, hemen Türkçe’ye çevirip bir kenara kaydetmiştim.

 

Çağımızın ikilemi” adlı bu yazı şöyleydi:

 

“Çağımızın ikilemi odur ki, sahip olduklarımız daha yüksek binalar ama daha alçak huylardır; daha geniş otobanlarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.

 

Daha çok harcıyoruz, ama daha azına sahibiz; daha çok alışveriş yapıyoruz, ama aldığımız keyif de daha az.

 

Evlerimiz daha büyük, ama ailelerimiz daha küçük; daha çok konfora, ama daha az zamana sahibiz.

 

Tahsilimiz yüksek, ama vicdanımız alçak; daha çok biliyoruz, ama sağduyumuz daha zayıf.

 

Daha bol uzmanımız olduğu gibi, sorunlarımız da daha fazla; ilaçlarımız daha çok, ama daha az sağlıklıyız.

 

İmkanlarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.

 

Çok konuşuyoruz; sevgi çok nâdir, nefret çok sık.

 

Nasıl geçineceğimizi öğrendik, ama yaşamayı değil; hayata yıllar ekledik, ama yıllara hayat değil.

 

Ay’a gittik ve döndük, fakat karşı apartmana taşınan komşularla tanışmak için caddeyi geçmek zor geliyor.

 

Dış uzayı fethettik, ama iç uzayı değil.

 

Daha büyük şeyler inşa ettik, ama daha güzel şeyler değil.

 

Havayı temizledik, fakat ruhu kirlettik.

 

Atomu parçaladık, ama önyargılarımızı asla!

 

Daha çok okuyup yazsak da, daha az öğreniyoruz.

 

Daha çok plan yapıp, daha az şey başarıyoruz.

 

Acele etmeyi öğrendik, sabretmeyi değil.

 

Daha çok parti yapsak da daha az eğleniyoruz.

 

Yiyeceklerimiz daha çeşitli, ama artık bereketsiz.

 

Nicelikte fazlayız, nitelikte az.

 

Dünyada büyük ölçüde barış hâkim, fakat aile içinde şiddet...

 

Artık hem kadın, hem de erkek eve gelir sağlıyor; fakat boşanmalar artıyor.

 

Evlerimiz muhteşem, ama yuvalarımız yıkılıyor.

 

Bu büyük adamların zamanı, ama küçük karakterlerin; daha derin kârların, ama daha sığ ilişkilerin.

 

Ve son olarak çağımız, teknolojinin bu mektubu senin eline getirebildiği ve senin de hayatında bir değişiklik yapmak veya umursamazca “SİL” (DEL) tuşuna basmak seçimine sahip olduğun bir çağ...”

 

* * *

Geçen gün bilgisayardaki arşivimi tararken yıllar önce yaptığım bu çeviriyi bulunca, bu sözlerin kime ait olduğu sorusu yeniden merakımı celbetti.

Bana “anonim” imzasıyla gönderilen bu sözlerin bir yazarının olduğunu 2000’lerin başında öğrenmiş, ama işin aslını etraflıca araştırmamıştım.

O zamanlar bu sözleri çok sevdiğim Amerikalı komedyen George Carlin’e ait sanırdım. Sonradan öğrendim ki, Carlin bu iddiayı reddetmiş.

ABD’deki Columbine Lisesi’nde okuyan iki öğrencinin 1999’da on iki arkadaşlarını ve bir öğretmenlerini öldürdüğü katliamın ardından bu sözler internette yeniden dolaşıma çıkmıştı. Bu kez yazının altında, katliama şahit olan bir öğrencinin imzası vardı.

Bunun da doğru olmadığı kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Böylece “Çağımızın İkilemi” makalesi, benim zihnimde yine anonim bir eser olarak kaldı.

Tâ ki birkaç gün önce, bu yazıyı bilgisayarımda bulunca merak edip internette onu bir kez daha aratana dek...

Snopes.com’da yazan Barbara Mikkelson da yazının kaynağını uzun uzun araştırıp sonucunu 2007’te bu internet sitesine yüklemiş. Mikkelson’un üç yıl sonra okuyabildiğim makalesine göre de söz konusu yazı gerçekten de ne Carlin’e, ne de Columbine öğrencisine ait.

İnternette biraz değiştirilmiş bir sürümü dolaşımda olsa da, yazının orijinali, Bob Moorehead adlı bir rahip tarafından yazılmış. Bu rahip, 1995’te yayımladığı kitabında bu metne de yer vermiş.

Belki biraz kifayetsiz, biraz lümpence sözler içeriyor; ama ne olursa olsun çağımızın ikilemlerinin bir kısmını estetik biçimde listeleyen bu yazıyı şimdi size örnek gösterme sebebim de, bu rahibin kişiliğiyle bağlantılı.

Seattle’da bir kilisede vaizlik yapan ve doktorluk unvanı da bulunan Bob Moorehead, 1998’de, yirmi dokuz yıldır sürdürdüğü görevinden istifa etmiş. İstifasının nedeni, cemaatindeki on yedi erkeğin 1997 yılında Moorehead’i cinsel tacizle suçlaması ve kilise ileri gelenlerinin de şikayeti haklı bulması...

Peki, işlediği cürüm ve –kendi inanç sistemine göre- girdiği günah üzerine 1998’de hakkında verilen bu hüküm, Moorehead’in 1995’te dile getirdiği bunca isabetli düşünceyi de geçersiz mi kılmış oluyor?

Sanmam.

İşte o yüzden “Artık söyleyene değil, söylenene bakmayı öğrenmeliyiz,” diyorum.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle