GeriDünya New York Times, Chavez ve DYH
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    1
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

New York Times, Chavez ve DYH

New York Times, Chavez ve DYH
refid:8802508 ilişkili resim dosyası

Doğan Yayın Holding’e kesilen vergi cezası, dünyanın en büyük gazetesi olan New York Times’ı kapanmanın eşiğine getiren borcun iki katı... Fransız Le Nouvel Observateur Dergisi, “Türkiye’de basını boğazlamak gibi Üçüncü Napolyon'a özgü yöntemlere rastlıyoruz" diye yazdığında, bu yorumu “indirgemeci” bulmuştum. Fakat Polonyalı bir meslektaşım ve onun Venezuelalı nişanlısı, bir başka benzetme yaparak, ‘Chavismo’ya doğru gittiğimize beni ikna etti.

ekizilkaya@hurriyet.com.tr

 

Geçen perşembe (10 Eylül) Ayasofya’nın üst galerisinde parmaklıklara dayanıp aşağıdaki kalabalığı izlerken, yanımda bulunan Polonyalı meslektaşım ile Türk ve dünya medyasının halini konuşuyorduk.

Krzysztof, Venezuelalı nişanlısıyla birlikte Polonya’da bir otomobil kiralayıp, Ukrayna-Romanya-Bulgaristan rotasını takip ederek, sel felaketinin hemen ertesinde İstanbul’a gelmişti. Kuzey ve batı Karadeniz kıyılarını kapsayan iki haftalık yolculukları için ayırdıkları toplam bütçe sadece 400 euro’ydu.

Ekonomik krizin, düşen ilan gelirleri yüzünden zaten zorda olan gazetesini, tüm Leh medyasıyla birlikte nasıl da feci bir şekilde etkilediğini anlattıktan sonra, “Türk medyasının durumunu ve krize göğüs gerip geremediğini” sordu.

Bizim gazetelerin hükümetten başka direnemeyecekleri kriz yok. Tâbi hükümetin resmi yayın organı haline gelmeyi içlerine sindirebilenler müstesna” cevabını verdim.

Ayasofya’dan çıkıp Sultanahmet Camii’ne yönelirken, Doğan Yayın Holding’e (DYH) kesilen, benzeri görülmemiş vergi cezasından haberdar olan Krzysztof ve nişanlısı Yoselin ile bir hesap yaptık.

* * *

/images/100/0x0/55eaf9eaf018fbb8f8a2e456
DYH’e kesilen vergi cezası, 3.8 milyar lira. Yâni 2.5 milyar dolar.

Bugün ABD’nin ve muhtemelen tüm dünyanın en ünlü ve en saygın gazetesi The New York Times (NYT). The Wall Street Journal ile birlikte ABD’nin tamamında satılan ve “tarihe kayıt düşen” tek gazete o.

NYT, iki yıldır ciddi bir ekonomik krizin içinde.

Toplam borcu 1.3 milyar dolar.

Yâni NYT’i kapanmanın eşiğine sürükleyen borç, DYH’e kesilen vergi cezasının yaklaşık iki katı.

Üstelik DYH, bu ağır yükün altına âniden, hükümetin bir kalem darbesiyle girdi.

Oysa NYT, borcun giderek büyüdüğünü yıllardır görüyordu. ABD’de 1990’da 62 milyon olan toplam gazete tirajı, 2000’de 55 milyona düşmüştü. İnternetin daha da yayılmasıyla katlanan nüfusa rağmen tirajlar bugün 1960’lar seviyesine kadar geriledi. Doğal olarak ilan gelirleri de kademeli olarak azaldı.

Ve NYT, yıllardır aldığı tüm önlemlere rağmen artık kredi bulamaz oldu, Meksikalı tefecilere kadar düşüp merkez binasını bile satmak zorunda kaldı. Bu nedenle geçen yıl altı ay içinde hisse senetleri yarı yarıya değer kaybetti ve NYT’nin toplam değeri 1.5 milyar dolara gerileyerek neredeyse borcuna eşitlendi.

Büyük piyango ikramiyeleriyle ilgili haberlerde olduğu gibi, 2.5 milyar dolarla neler satın alınabileceğini sıralamak da, vergi cezasının boyutunun ne kadar büyük olduğunu biz sıradan vatandaşlara anlatmakta etkili olabilir. Okyanus aşırı yolculuk yapabilen 20 kadar Boeing 767 yolcu uçağı; onlarca yalı; yüzlerce, hatta binlerce otomobil...

Bir başka yöntem, bu muazzam vergi cezasını ülkelerin gayrisafi milli hâsılalarıyla kıyaslamak. O zaman, bu cezanın, Orta Afrika Cumhuriyeti, Barbados, Fiji ve Butan gibi farklı kıtalardan 30’u aşkın ülkenin yıllık toplam milli üretim değerlerinden yüksek olduğu görülür.

Ama Krzysztof’un da dediği gibi, NYT’nin borcuyla yapılan bu mukayese, DYH’e verilen cezanın “haklı olamayacak kadar büyük” olduğunu göstermede en doğru yöntem.

* * *

Krzysztof ve Yoselin ile birlikte Sultanahmet Camii’nden çıkıp, Beyoğlu’ndaki Adam Mickiewicz Müzesi’ne doğru yola koyulduk. Rusya’ya karşı Osmanlılarla birlikte bir harekât planlayan Polonya’nın en büyük şairi, bugün müze olan Beyoğlu’ndaki evinde 1855’te hayata gözlerini yummuştu.

Bir hafta içinde üç ülkede konaklayıp sadece 200 euro harcamakla övünen Krzysztof, vatandaşını konu alan bu müzenin ücretsiz olmasına çok sevindi. Yürümeye karar verdikten sonra, nişanlısı Yoselin ile yol boyunca konuşurken, yeniden “medya ve devlet” konusuna döndük.

Yoselin, 30’lu yaşların başında. Bir üniversite değişim programıyla geldiği Almanya’da tanışmış Krzysztof ile. Nişanlandıktan sonra da Polonya’ya yerleşip orada uluslararası ilişkiler yüksek lisansını ve doktorasını yapmış. Bugünkü genç Venezuela nüfusunun büyük bir bölümünde görüldüğü gibi “siyasete karşı ilgisiz” olduğunu söylese de, hem Latin Amerika, hem de Avrupa siyasetini çok iyi bildiğini gözlemliyorum.

Türkiye ve ABD’deki hükümet-medya-ekonomi denkleminden bahsederken Yoselin giriyor söze. “Bizim orada da Hugo Chavez var” dediğinde duraksıyorum.

Ne Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, ne de “otokratik” eğilimler sergileyen bir başka liderin hemen Chavez’e ve Vladimir Putin’e benzetilmesi bana anlamlı geliyor. Bu tür bir indirgemecilik, olan biteni daha iyi anlamamızı sağlamak yerine, çoğu kez gerçekle aranıza bir perde koyuyor çünkü.

Hayır, Akif Beki gibi de düşünmüyorum.

İşlerin nasıl yürüdüğüne vakti zamanında içeriden tanık olmuş biri olan” Beki, “karar sahibini de, infazı yapanları da (siyasi iradede değil) başka yerde aramalı” diyor ya...

NYT kıyaslamasıyla büyüklüğü daha iyi anlaşılan DYH’ye yönelik vergi cezası hiç kuşkusuz hükümetin bir inisiyatifi.

Ama yine de, Yoselin’in Erdoğan’ı Chavez’e benzetip işi “yüzeyselleştireceğini” düşünüp lafını kesmeye çalışıyorum.

Oysa öyle olmuyor. Genç kadının Venezuela’nın yakın tarihiyle ilgili anlattıkları bugün Türkiye’de yaşananlarla o kadar benzeşiyor ki, susup onu dinliyorum.


***

/images/100/0x0/55eaf9eaf018fbb8f8a2e458
Yoseline, öncelikle, Hugo Chavez’in “sosyalist bir devrimci” olmadığını vurguluyor. Ona göre, Chavez, “azılı bir demokrasi karşıtıyken”, iktidara gelmenin “sürdürülebilir” tek yolunun halk desteği olduğunu görmüş bir popülist.

Bu kızıl gömlekli sözde Marksistin, çocukken rahip olmak istediğini söylemesi, siyasi nutuklarına sık sık “dua arası” vermesi (son olarak Fidel Castro’nun sağlığı için canlı yayında halka dua ettirmişti) biraz da bu yüzden. “Ordu karşıtlarının” ve daha fazla demokrasi arayan medyanın desteğiyle iktidara gelmiş. Bu yüzden, nevi şahsına münhasır ideolojisine “Chavismo” deniyor.

Chavez’in, “Batı düşmanı” ve “yolsuzluk karşıtı” bir devrim konusunda “kanlı mı olacak” diye sorduğu dönem, 1992’de başarısız bir askeri darbeye kalkıştıktan sonra bitti. Cezaevinde iki yıl kalıp affedilen Chavez, yeniden televizyonlara çıkmaya başladığında, popülist söylemiyle kısa sürede “yoksulların idolü” olmuştu.

Devlet başkanlığı için seçim kampanyasına 1998’de başlayan Chavez, “yeni bir cumhuriyet kurmayı” amaç ilan etti. Halkı mahalle mahalle örgütlerken, “Bolivarcı Misyonlar” adını verdiği taban grupları oluşturdu. 100 kadar kişiden oluşan bu grupların bir amacı da, favellalara hapsedilip siyasi sistemden dışlanan yoksullara yardım dağıtırak oy toplamaktı.

Konuşmalarında sokak dilini kullanan, hatta çoğu kez ağzını epey bozan Chavez’e verilen halk desteği, resmen aday olduğu 1998 ağustosunda yüzde 39’a çıktı. 6 Aralık 1998’deki seçimi oyların yüzde 56’sını alarak kazandıktan sonra, “demokratik sosyalizm” vaadiyle geldiği koltukta giderek anti-demokratik icraatlara imza atmaya başladı Chavez.

Önce yetkilerini alabildiğine genişletti, örneğin yargıç atamalarında reforma giderek yargıyı tamamen kontrolü altına aldı. Ardından Anayasa’yı referandumla değiştirip, ömür boyu başkan seçilebilmesinin yolunu açtı.

* * *

Galata’ya geldiğimizde soluklanan Yoselin, kuleye doğru tırmanırken devam ediyor:

Referandum meselesine gelince... Aslında bu da Chavez’in oyununun bir parçasıydı. Ömür boyu başkan seçilebilmesinin yolunu açacak ilk referandumu kaybetti. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın aksine hile yapmayı seçmedi, çünkü Chavez bir ‘halk diktatörü.’ 14 ay bekleyip ülkede daha fazla insanı kendi iktidarına bağımlı kıldıktan sonra, bedeli karşılığında veya zorla aldığı ekstra oylar sayesinde ikinci referandumu kazandı.”

Yoselin’e göre, “Chavez’in medya ile kavgası” da bu noktada başlıyor. Medyaya yönelik ciddi baskısı ilk olarak 2007’nin başında başlamıştı, zira büyük referandum o yıl sonunda yapılacaktı. Chavez, ülkenin RTÜK’ü konumundaki CONATEL’i kullanarak, “muhalif” televizyonlardan RCT’nin yayın lisansını uzatmama kararını mayıs ayında aldı. Kısa süre sonra ülkenin bu en eski televizyonunun frekansına devlete ait bir kanal yerleştirildi.

Halkın yüzde 70’inin buna karşı olmasına rağmen kapatılan RCTV’nin Başkanı Marcel Granier, “Venezuela’da hâlâ demokrasi olduğuna inananlar var, ama yanılıyorlar. Totaliter bir rejime doğru gidiyoruz” diyor.

Oysa Venezuela’da hâlâ seçimler yapılıyor ve hâla özel sektörün elinde birçok TV, gazete, dergi var. Ancak Yoselin, tüm yayıncıların Chavez tarafından sindirildiğini, örneğin öğrenci protestolarının Globovision adlı muhalif haber kanalı dışında kimse tarafından yayınlanmadığını, zira buna cesaretlerinin kalmadığını söylüyor.

Herşeyi “hakaret” kapsamına sokup para cezası veya kapatma yaptırımı uygulanmasına olanak sağlayan yeni medya yasası da, örneğin Venevision gibi daha önce “eleştirel” olan yayıncıların kısa sürede “yandaş medya” haline gelmesine neden olmuş.

Yoselin, sadece dört yıl önce ekranda daha fazla yer alabilmek için medyaya, hatta “düşman” ABD’nin CNN’ine bile övgüler düzen Chavez’in, artık son kaleyi de ele geçirmeye kararlı olduğunu vurguluyor. Chavez’in “darbeci” olmakla suçladığı, kapatmakla tehdit ettiği Globovision da eninde sonunda fethedilecek.

Zaten bugünlerde akla hayale gelmeyecek gerekçelerle (‘deprem olduğunu canlı yayında duyuran ilk televizyon olup halkı paniğe sürüklemek’ gibi...) verilen bir dizi idari cezayla uğraşıyor, mahkeme kapılarında sürünüyorlar. Bir yandan da hükümet yayın cihazlarına el koyuyor, ‘Chavista’lar binalarını basıp dehşet saçıyor.

Ama Chavez de Ahmedinejadlaşmak istemiyorsa, bir sonraki seçime kadar elini çabuk tutması gerekiyor. Öyle ki, dokuz yıllık iktidarı boyunca ülkesinin kaydettiği müthiş ekonomik büyüme, kendi siyasi başarısından çok, uluslararası konjonktürün eseriydi. Son dönemde petrol fiyatlarının düşmesiyle Venezuela yeniden yoksullaşmaya başladı.

Yine de, Yoselin’e göre, tüm siyasi gücü elinizde toplayıp medyanın tamamını ele geçirseniz bile, ekonomi kötü gidiyorsa, “aç kitlelerin” öfkesini yardım sandıklarıyla bile bastıramayacağınız bir gün mutlaka gelir.

O gün o kitleler “yandaş medyayı” umursamadan, internet gibi daha özgür medyalarda örgütlenip sizi sandığa gömerler. Hele yeni hükümet de kendi medyasını kurunca, işte belki o gün siz yeniden “gerçek demokrasiden” ve “özgür medyadan” bahsetmeye başlarsınız.

* * *

/images/100/0x0/55eaf9eaf018fbb8f8a2e45a
Üçümüz; yâni Krzysztof, Yoselin ve ben, Adam Mickiewicz Müzesi’nden çıkarken, Osmanlı İstanbul’unun güzide bir parçası olan bu tarihi evde koleradan ölen “Polonyalı özgürlük şairinin” şu sözlerini okuduk:

“(...) Hep birlikte, milletimiz ve vatanımız uğrunda enerjimizi harcamalıyız. Daha üstün bir şekilde, bütün engellere ve tehlikelere karşı koymak gücünü kendimizde bulmalıyız. (...)”

O cümlenin başını ve sonunu yazmadım; arayan bulsun.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle