Kaygılıyım, kaygılısın, kaygılıyız

Kaygılıyım, kaygılısın, kaygılıyız

Koca denizin müsilajla kaplanması, ormanların yanıp kül olması, bir yanda seller, bir yanda kuraklık… “Ne olacak bu gezegenin hali” artık çok yaygın bir sohbet konusu. Her ekolojik felaket sonrası ya gelecekte içinde yaşanabilir bir dünya bulamazsak endişesi yaşıyoruz. İşte buna eko-anksiyete deniyor. Bununla nasıl baş edeceğiz? Uzmanlarla konuştuk. Baştan söyleyelim: Hiç de kolay olmayacak.

Haberin Devamı

Artvin’de Deriner Barajı yapılmadan önce Çoruh Vadisi’nde nehrin kıyısında kıvrılıp giden yoldan, Yusufeli’ne kadar yürüdüm. Zeytin, portakal bahçelerinin içinden geçtim, her adımda tadı değişen incirlerden yedim. Şimdi kendi suyuyla boğulmuş bir nehir ve yok olmuş bir vadi geride kalan. Hasankeyf’in tüm vadilerine girip çıktım, mağaralarında oturdum, narından tattım... Hasankeyf artık suyun altında.

Uçsuz bucaksız Konya Ovası’nı adımlarken küçücük su birikintilerinde dahi balıkların yaşadığını gördüm, sonra da o su birikintileriyle birlikte Orta Anadolu’daki onlarca gölün yok olmasına tanıklık ettim.

Kaygılıyım, kaygılısın, kaygılıyız

Erciyes’in, Cilo’nun, Kaçkarlar’ın belki de bir daha hiç göremeyeceğim buzullarında yürüdüm. Son 11 telliturnanın ellerimizin arasından kayarcasına Anadolu’yu terk ettiğini, yaşayan hemen hemen tüm canlıların da geleceklerinin tehlikede olduğunu anladım.

Şimdi bunlara bir de afetler eklendi. Birkaç ay öncesine kadar her gün konuştuğumuz Marmara Denizi’nin müsilaj nedeniyle can çekişmesinin, daha dumanı tüten dev yangınlarla ağacından böceğine yok olan canlıların tanığıyız. Kastamonu’yu vuran benzeri görülmemiş selin çamuru daha kalkmadı...

Kaygılıyım, kaygılısın, kaygılıyız

Geleceğe dair belirsizlik arttı

Haberin Devamı

Üstelik çıkan her rapor gidişin hep daha kötüye olduğunu söylüyor. Buna karşın vurdumduymazlığımız ve hayatın çeşitliliğinin korunmasının her gün zorlaşması kapı gibi bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Doğanın dirhem dirhem yok edildiğinin şahidi olsam da umutluyum. Son yok oluş sürecinde canlı çeşitliliğinin yüzde 90’ından fazlasını kaybeden bir gezegende bugün milyonlarca canlıyla birlikte varız.

Kaygılıyım, kaygılısın, kaygılıyız

Tüm bu çeşitlilik o geriye kalan yüzde 10’dan gelen. Belki bu defa biz olmayacağız ama gezegenimizde yaşam kazanacak.

Elbette benim gibi düşünmeyen kocaman bir topluluk var. Yakın arkadaşlarım dahi gezegenin geleceğinden dolayı çocuk sahibi olup olmamayı tartışıyor. Hiç kuşku yok ki yangınlar, seller, kuraklık, fırtınalarla kendini iyiden iyiye hissettiren iklim krizi geleceğe dair büyük bir belirsizlik oluşturuyor. Belirsizlik de ‘eko-anksiyete’ yani gelecekte bir gün içinde yaşanabilir bir dünya bulamamaktan duyulan kaygıyı getiriyor.

Sürecin herkeste kendini farklı gösterdiğini anlatan akademisyen ve psikolog Dr. Gizem Sürenkök eko-anksiyete ya da ekolojik kaygının umutsuzluk, çaresizlik, hüzün, depresif duygular, melankoli hali, ‘eskiden daha güzeldi’ duygusu, kafa karışıklığı ve öfke gibi duyguları da beraberinde getirdiğini söylüyor.

Haberin Devamı

Topluca yastayız

Bazı insanlarda post-travmatik stres bozukluğuyla birlikte her an tetikte olma durumunun, hafıza kaybının ve depresyonun da yaşandığını anlatan Sürenkök, “Bu durumlar genellikle bire bir yaşayanlarda oluyor. Örneğin yangınla yaşadığı yerin yok olduğunu görenlerde. Toplumun geri kalanında daha hafif yaşanıyor” diyor.

Yanan ormanlar gibi doğadaki yok oluşlar karşısında bir insan için tutulan yasa benzer aşamalar izlediğimizi belirten Sürenkök şunları söylüyor: “Birini kaybettiğimizde de ilk tepki inkâr. ‘Hayır canım, gerçek olamaz, yanlış biliyorlardır’ gibi cümlelerle hayatımızı etkileyecek bir şey olduğunu kabul etmek istemiyoruz. İkinci aşama kızgınlık... Çöpü bırakana, suyu çok kullanana... Her şeye kızıyoruz. Sanki biz onlardan değilmişiz gibi. Hem inkâr hem kızgınlık bir arada bu aşamada. Üçüncü aşamaysa pazarlık. ‘İyi düşünelim iyi olsun; iklim değişti, kışlar da ılık oldu, iyi oldu’ gibi cümleler bu aşamada kuruluyor. Dördüncü aşama depresyon.

Bu aşamada ‘Şimdi ne yapacağız, her şey çok kötü, yapabileceğimiz bir şey yok, birey olarak ben ne yapabilirim ki’ gibi tükenmişlik duygusu yaşanıyor. Özellikle konuyla ilgili çalışanlar ve biliminsanları ağırlıklı olarak bu aşamadalar. Beşinci aşama kabullenme. Aslında harekete geçme noktası da burası. Kabullendiğimizde kendi dünyamız içinde neler yapabileceğimizi biraz daha fark etmeye başlıyoruz. Süreç iyi yönetilirse bu aşamada kişi hem doğa için hem de onunla uyumlu bir yaşam için hayatına dair olumlu davranışlar içine girebilir.”

Haberin Devamı

Peki ne yapabiliriz? Dr. Gizem Sürenkök “Hangi aşamada olduğumuzun farkına vararak tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmek, çevremiz ve gezegenimiz için neler yapabileceğimize bakıp küçük de olsa adımlar atmak, sivil toplum örgütlerine destek vererek benzer insanlarla bir araya gelmek böyle dönemlerde yapılabilecek en güzel şey” diyor.

Kaygılıyım, kaygılısın, kaygılıyız

‘Kaygım arttığı için destek aldım’

Klinik psikolog Melek Saltıkalp ekolojik kaygının hissedilir derecede arttığını belirterek “Danışanlarımda onlar farkında olmasalar da ekolojik kaygıya daha sık rastlıyorum. Bu durum sosyal medya üzerinden topluma da yansıyor. Ben de son yaşanan ekolojik felaketlerden sonra destek aldım. Çünkü kaygı kötü bir şey değil. Hatta günlük hayatın devam edebilmesi için ihtiyaç duyduğumuz bir duygu. Önemli olan bu süreci iyi yönetmek. Bunu bireysel olarak bir arada olarak, bilinç düzeyimizi arttırıp harekete geçerek yönetebiliriz. Kamunun da sorumluluğu önemli burada. Kişi iklim krizinden endişeleniyor ve kamunun da bir şey yapmadığını görüyorsa bu sorunla baş etmesi güçleşebiliyor” diyor. “Bu dünyaya çocuk mu getireceğim” düşüncesinin bir uzantısı olarak kişinin yaşamı sorgulayabileceğinin altını çizen Saltıkalp, daha önce adı dahi duyulmayan eko-anksiyetenin ciddiye alınması gerektiğin belirtiyor ve şunları söylüyor: “Bu artık bir toplumsal sorun. Piskolojik etkileri çocuklara aktarılacak kadar devam edecek bir konu.”

 

Haberle ilgili daha fazlası: