II. Dünya Savaşı’nın bilinmeyen gerçeği: İran

Güncelleme Tarihi:

II. Dünya Savaşı’nın bilinmeyen gerçeği: İran
Oluşturulma Tarihi: Temmuz 10, 2023 18:48

Shahzadeh N. Igual, henüz 12 yaşındayken ailesiyle beraber İran’dan ayrılıp Türkiye’ye gelmiş, hayatını burada kurmuş olsa da vatanıyla bağını hiç koparmamış bir yazar. Biz onu “Tahran’ın Kırmızı Sirenleri, “Rolls Royce’u Taramışlar Baba”, “İsfahan’ın Gözyaşları” kitaplarıyla tanıyoruz. Igual şimdilerde “Adı Mercan” adlı yeni kitabını okurlarıyla buluşturmak için gün sayıyor. Bu kez İran’ın II. Dünya Savaşı’ndaki pek bilinmeyen rolünü kaleme alan yazarla hem eserini hem de tüm kitaplarının başrolündeki ‘vatana özlem’ duygusunu konuştuk...

Haberin Devamı

Benim öyküm bir
vatansızlık dramı
Doğduğum toprakta da
büyüdüğüm diyarda da
ben bir ‘yabancı’yım
Hasret denen meret neymiş
parmak kadarken öğrendim

 * Sayım Çınar: Öncelikle eski romanlarınızdan bahsetmek istiyorum. İran’ın farklı kentlerinden, farklı yaşamlarından çok güzel detaylarla dolu kitaplar yazdınız. Hepsinde de ana tema ‘özlem’di. Özellikle “Tahran’ın Kırmızı Sirenleri” vatana duyulan özlemi çok iyi yansıtıyor. Her ne kadar İran’dan Türkiye’ye zorla gelmemiş olsanız da; size bu kitapları ülkenize olan özleminiz mi yazdırıyor? “Zihnim girift, ruhum öfkeli” diyorsunuz mesela bir kitabınızda...

- Shahzadeh N. İgual: Evet, ben zorla gelmedim ama bana fikrimi sormayacakları kadar küçüktüm “Gidiyoruz” dediklerinde. Yaşam benim için evimizin bahçesi, bisikletim, okulum, bebeklerim, anneannemin gül reçeli, teyzemin boya tüpleri ve lunaparklarla, hülasa sevdiklerimle özetlenecek kadardı. O yaşlarda hep aynı olmaz mı? “Gidiyoruz” dediler, gittik. Beni bin yaşıma taşıyan olgunlukla da tam o sırada tanıştım. Hasret denen meret neymiş, parmak kadar bir kız çocuğuyken öğrendim. Yaş aldıkça hasretleriniz de büyür, kemale erer, sizin gibi. Belki... Olgun bir hasretle de başa çıkmanın yolunu ararsınız. Yaşadıklarınızı yazarsınız bazen, o da roman olur.

Haberin Devamı

II. Dünya Savaşı’nın bilinmeyen gerçeği: İran

EMPERYAL GÜÇLER ORTA DOĞU’DA YAŞANAN GÜZEL HİKÂYELERE AMBARGO UYGULUYOR

* Sayım Çınar: Yeni kitabınız “Adı Mercan” yakında çıkacak. Okurken bana izlediğim II. Dünya Savaşı filmlerini anımsattı bu kitap. Özellikle de “Schindler’in Listesi”ni. Romanın alt başlığında “Zafer Köprüsü İran” demişsiniz. İran’ın katılmadığı II. Dünya Savaşı’nda aslında özel bir yeri olduğunu çoğu kişi sizden öğrenecek. Neden bu konu gündeme gelmedi şimdiye kadar sizce?

- Shahzadeh N. İgual: Bu savaşla ilgili yazılmış kitap ve filmlerde hep müttefikler esas alınmış çünkü. Kitapta İranolog Yahudi bir profesör de bunu dile getiriyor zaten. Çok uzun bir araştırma sürecinin ardından kaleme aldığım bu kitap, II. Dünya Savaşı hikâyelerinin içinde kaybolmuş, hiç uğranmamış, bilinmemiş, bilinip de unutulmuş bir gerçeği okuyucuya taşıyor. Savaşta tarafsızlığını ilan etmiş İran, savaş mağdurlarının hayatlarına nasıl bir hikâye örüyor, başka bir açıdan da sığınmacıların İran’a düşen rotasında onları neler bekliyor, ona tanıklık ediyoruz. Bu zorunlu göçe satır satır ışık tutuyor “Adı Mercan”. Beynelmilel platformlarda İkinci Cihan Harbi’nin bu yadsınamaz önemli kısmına neredeyse hiç değinilmemiş olmasının nedeni, olsa olsa Orta Doğu senaryolarının altında imzası olan emperyal güçlerin Orta Doğu ile direkt yahut dolaylı olarak bağlantısı olan insani, güzel ve gerçek hikâyelere ambargo koyması olamaz mı? Olabilir...  Oysa “Kızım Olmadan Asla” misali kitap ve yapımlara sonsuz bütçeler ayıran dev uluslararası yapımcı, yayıncılar biliyor, tanıyoruz...

 

Haberin Devamı

* Sayım Çınar: II. Dünya Savaşı’nda sayıları tam belli olmamakla birlikte en az 140 bin, en fazla 300 bin Katolik ve Yahudi Polonyalıya kucak açmış İran. Günümüzde ise sert dini rejimiyle anılıyor ülke. Oysa siz kitapta bir kısmı Yahudi olan bu mültecilere İran’ın hiçbir konuda baskı uygulamadığını söylüyorsunuz. Sinagogları var, en az camiler kadar değer görüyor. İbadetlerine engel yok. Bu cidden ilginç bir paradoks değil mi? Türkiye’deki İran algısı daha farklı zira...

- Shahzadeh N. İgual: İran’ın sorunları olduğunu inkâr etmek nasıl ki olanaksızsa, var olan sıkıntıların, hataların ve köklü sorunların olduklarından katbekat fazla karartılması, muhtelif uluslararası yazılı ve sözlü basında o iç karartıcı şekilde yer verilmesi, vuku bulan talihsizliklerin altının bilhassa çizilerek, köpürtülerek, süslenerek servis edilmesi, çanak tutulması da inkâr edilemez. Ve gayet tabii en yakın komşularımız dahi etkilenebiliyor malum tasvirler ve haberlerden... Oysa aynı uluslararası güçlü basın organları, İran halkının belini büken, dünya ekonomi iletişiminde saf dışı bırakılmasına neden olan, en hayati maddelerin bile ithalini yasaklayarak İran’ın ihracat imkanlarının önüne kalın demir duvarlar ören Amerikan ambargosundan neredeyse hiç söz etmiyor 40 yıldır.

Haberin Devamı

İran ile Yahudilerin bağı milattan çok öncesine uzanıyor. İran Devrimi’nden sonra da bu gerçek değişmedi. İbadethaneleri, özel gün ve kutlamaları, okulları var. Bilhassa merak edilen Yahudilerdir aslında İran’da. İran ile İsrail arasındaki hasımlık, öncelikle “İran’da Yahudi var mı? Varsa nasıl yaşıyorlar?” suallerini getirir insanların zihnine. Oysa kosher restoran, marketlerinden matsa fırınlarına, Yahudi okullarından kapısında polis memurlarının nöbet tutmadığı sinagoglarına değin Yahudiler, İran’da varlar. Tıpkı Hıristiyan ve Zerdüştler gibi...

3 bin yıllık İran Yahudilerinin derin geçmişinden, yani Yahudilerin kurtarıcısı Pers İmparatoru Kiros’tan (Kuroş-Cyrus) ve Babilon’daki Yahudileri azaptan, kederden kurtarmasından pek söz etmeye gerek yok. Ancak çok yakın bir tarihten söz edelim. “Adı Mercan” kitabını kaleme alırken, daha önce yayınlanmış sohbet ve yazılarından yararlandığım, 1934 İran, Reşt doğumlu İranolog ve tarihçi Profesör Amnon Netzer’in kaynaklarına dayanan kısa bir açıklama yapmak isterimç

Haberin Devamı

II. Dünya Savaşı’nın bilinmeyen gerçeği: İran


HİKÂYENİN ARA SOKAKLARINDA KAYBOLDUĞUMU HİSSETTİM
* Sayım Çınar: “Adı Mercan”, İsfahan’da bir stüdyoda bulunan fotoğraflarla başlıyor. Bu fotoğraflar sizde de mevcut, kitaba koydunuz. Bu fotoğrafların keşfiyle kitaba başlama noktası arasında bir bağ var mı? O süreci anlatır mısınız? Cela Bey kim mesela?

- Shahzadeh N. İgual: Aslında bu fotoğrafların varlığından roman için tahkikata başladıktan çok sonra haberdar oldum ben. Hikâyenin kahramanlarının izini sürerken rastladım bu fotoğraflara. Doğrusu, “Hah, şimdi tamam. Araştırma bitti” dediğimde sanki bir görünmez el önüme başka, bambaşka bir öykü daha koyuveriyordu. Bu fotoğraflarla da Helena’nın hikâyesiyle tanıştığım vakit karşılaştım. Bu romanın başlangıcıysa, Tahran’da, kasım ayının yağmurlu günlerinden birinde, oturduğum bir kafede, ayrı gayrı bir öykünün peşinden gittiğim güne rastlıyor.

Haberin Devamı

Ve Cela Bey! Kitapta adı geçen İsfahan’daki o stüdyonun sahibiydi. Stüdyosunda, sokaklarda ve şehirde olup bitenlere ilişkin fotoğraflar çekiyordu. Öte yandan Tahran Post ve İsfahan Matbuatı’nın foto muhabiriydi. Polonyalıların İran’a gelişlerine dair en kıymetli belgeleri o geriye bırakacaktı aslında. Kendisi hayata veda ettikten çok seneler sonra hem de...

* Sayım Çınar: Kitapta toplama kamplarından yazılmış bazı mektuplar da var. Bu belgeler gerçek mi?

- Shahzadeh N. İgual: Evet. O yıllarda tutulmuş bir günlük ve mektuplar onlar aslında. Hem toplama hem de askeri eğitim kamplarında yazılmışlar. Dediğim gibi, bazen hikâyenin ara sokaklarında kaybolduğumu hissettiğim zamanlar oldu. Bine yakın belge inceledim. Döneme dair İran’da çekilen belgeselleri izledim. Araştırmalara başladığım tarihte hâlâ hayatta olan ve İran’da yaşayan birkaç Polonyalıyla görüşme fırsatı buldum. II. Dünya Savaşı üzerine hatırı sayılır, geniş çaplı tahkikat yapan öğretim üyeleri, akademisyenlerle defaatle bir araya geldim. Her bilgiyi, belgeyi titizlikle uzunca tahkik ettim. Ve neticede “Adı Mercan” doğdu...

* Sayım Çınar: Kitapta bahsettiğiniz kadınlardan bazıları sanırım hâlâ hayatta. Onlarla birebir konuşmuşsunuz. Artık kendilerini İranlı gibi gören bu kadınlar sizde nasıl bir izlenim bıraktı?

- Shahzadeh N. İgual: O güzel ve yürekli kadınların içinden şimdi artık sadece Lola hayatta. Onlarla ettiğim her kelamın bir kıyısında kendime rastlıyordum. Hikâyelerimizin bir yerinde, bir şekilde var olan benzerlikleri tüm acı ve ince detaylarıyla görüyor, dokunuyordum.

II. Dünya Savaşı’nın bilinmeyen gerçeği: İran

ORTA DOĞU’DA SERT RÜZGÂRLAR DİNMEZ ASLA
* Sayım Çınar: Yine kitapta “Çekin ellerinizi İran’dan, Orta Doğu’dan, bitirin bu düşmanlığı” diyorsunuz. Orta Doğu’ya barış nasıl gelebilir sizce?

- Shahzadeh N. İgual: Orta Doğu’da sert rüzgârlar dinmez asla. Şeytani oyunların en verimli sahasıdır o coğrafya çünkü. Sosyolojik açıdan inançlı camialar sömürülmek yahut savaşa sürüklenmek için hayli elverişlidir. Nispeten veya çoğunluğu mütedeyyin olan halklara bir alay yalan tabanlı masal anlatmak ve inandırmak tereyağından kıl çekmek gi­bidir. Orta Doğu’nun kanlı senaryolarının altında imzası olan batı güçlerinin rolünü ise inkâr edemeyiz. Onlar, sistemli ve planlanmış yöntemlerle, ağızlarına on numara büyük demokrasi, eşitlik, modernizm argümanıyla yahut edebi, cezbedici Shakespeare lisanıyla ve bazen de dünyaya pazarladıkları yapımlarıyla kapalı kapılar ardında karar verdikleri faciaları hayata geçirirler.

Lakin Orta Doğu coğrafyasının alevi, dumanı taze tutulmaya çok gayret edilse de bu kirli hükümler, sinsi oyunlar yerkürenin pek çok yerinde varlığını gösterir, hissettirir.

Hülasa Garp uygun görür ve Şark birbirinin kanına susar. Irak’a, İran’a saldır denir, Körfez Savaşı çıkarılır itinayla. Rus, Af­gan’ın çarkına çomak sokar, İsrail Filistin’le alıp veremez yıllarca. Lübnan kırk yıl yanar, Suudi terörist doyurup bölgeye salar. Savaşmayan da yine sahibinin icazetiyle sömürülür çoğunlukla! Kırmızı fiyonklu paketlerde demokrasi getirenler özenle istismar ederler bu kaderine mü­dahale edilmiş halkları! Sömürgecilik olduğu bilinir aslında herkesçe, fakat mutlak teslimiyetten gayri çare bırakılmaz yuvaları işgal edilmiş ev sahiplerine! İngilizler gelir oturur kadim Hindistan’da, senelerce uğraşır, lisanını dayatır, çayına süt kattırır, görgüsünü belletir garip Hindu’ya. Ha, bir vakit sonra ödül verir bir de! Mesela nadide Britanya’sının yolunu açar ahvali münasip olana. Kısaca, Fransız’ın Faslıya, Martinikliye lütfettiğinin benzerini o da Hint fukarasına lütfeder!

Ve sorunuza tekrar vereceğim cevap, evet, bu Garp oyunlarının en çok oynandığı sahadır Orta Doğu.

* Sayım Çınar: “Adı Mercan, içindeki kadınların yaşamlarını farklı öykülerle aktarıyor. Bunun okumayı daha zevkli hale getirdiğini söylemek istiyorum. Her bir kadını adeta öyküleştirmişsiniz...

- Shahzadeh N. İgual: Her kadının bir öyküsü var. Hayatın şiddetli olağandışı akışına, erken hatta çocuk yaşta maruz kalan kadınların ise yazılmamış, dillenmemiş binlerce kelamı var. Ben bu kadınların her birinde kendi hikâyemden parçalar buldum. Ben kendi yaşam öykümün ara sokaklarında onlarla karşılaştım ya da onların hikâyesinin köşe başlarında kendimi gördüm. Göç edenlerin, coğrafyadan, inançtan, renkten, lisandan bağımsız oluşmuş ortak dilleri vardır, birbirinin dilini bilmeden konuştukları bir lisan gibi...

* Sayım Çınar: Bu kitabı Valencia’da yazmışsınız. İstanbul’da yaşıyorsunuz ama sık sık İran’a da gidiyorsunuz. Kendinizi en çok nereye ait hissediyorsunuz?

- Shahzadeh N. İgual: Benim öyküm, bir vatansızlık dramı aslında. Negatif manada değil, menfi yükü yok kullandığım vatansızlık sözcüğünün, bilakis hasretlerle harmanlanan, çoğalan, büyüyen göç insanlarının zenginliği diye yorumluyorum ben. Mesela Türkiye’deki okurlar, kitapçılarda benim kitaplarımı “Yabancı Edebiyat” raflarında buluyor, İran’da da “Yabancı Edebiyat” bölümünde satılıyor aynı kitaplar. Zira benim Türkçe kaleme aldığım eserlerim anadilim olan Farsçaya tercüme ediliyor, bu nedenle yabancı yazar raflarına diziliyor...

Doğduğum toprakta da büyüdüğüm diyarda da ben bir “yabancı”yım.

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!