GeriKeyif Bazı şeyler yazılmadan kalacak... ‘Sona Ermek’ ismini de öyle buldum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bazı şeyler yazılmadan kalacak... ‘Sona Ermek’ ismini de öyle buldum

Bazı şeyler yazılmadan kalacak... ‘Sona Ermek’ ismini de öyle buldum

Edebiyatta, hayli üretken geçen 50 yılı geride bırakan Selim İleri’nin, otobiyografik yanı ağır basan son romanı ‘Sona Ermek’, Everest Yayınları’ndan çıktı. Geçmişiyle, edebiyatıyla ve ilerleyen yaşıyla hesaplaşan roman kahramanını okuyup kitabın adına da bakınca telaşlanıp soluğu İleri’nin yanında aldık.

Son kitabınızı okurken endişelendim. Açıkça otobiyografik bir roman ve veda eder gibi bir haliniz var...

- Haklısınız, bu romanda benden çok iz var ama bir yandan da romanın kendi anlatıcısı var. Okuduğunuz onun içe kapanışları, tökezleyişleri, endişeleri... Ama ben veda etmeyi düşünmüyorum. Anlatıcı yüzde yüz ben değilim ama otobiyografik yanı en ağır basan romanım oldu. Şu andaki ruhsal ve bedensel durumumu, yaşlanışı kendimden yola çıkarak ifade etmeye çalıştım.

 Edebiyatta 50 yılınızı anlattığınız ‘O Aşk Dinmedi’nin bir sonucu, ürünü gibi sanki...

- Çok teşekkürler ama ‘O Aşk Dinmedi’yi Ayşe Sarısayın ile çalışırken bu kitabı yazmaya başlamıştım. 4. Murad taslağı meselesinden gidersek, bu kitabın başlangıç hikâyesi 2007’ye dayanır. 250-300 sayfalık bir taslaktır o, hâlâ evde duruyor. Ama son 4-5 yıl hep beni bugüne kadar yetiştiren, bende iz bırakan yazarları bir resital olarak  yazsam diye düşündüm. O insanlar benim kafamda yaşadılar çünkü. Haliyle iki kitabın ortak bahisleri var.

Bazı şeyler yazılmadan kalacak... ‘Sona Ermek’ ismini de öyle buldum

HER KİTAP BİR PİŞMANLIK 

 Yazım sürecinin bu kadar uzun olmasına şaşırdım. Sanki bir gece yazma nöbetiyle yataktan fırlamışsınız ve masaya oturup durmadan yazmışsınız gibi gelmişti okurken.

- Kitap iki yılda tamamlandı ama okuyucudaki yansımasının tarif ettiğiniz gibi olmasını çok istedim. Son aşamada o şekli verdim romana.

 Bir hesaplaşma kitabı diyebilir miyiz? Geçmişinizle, kendinizle, edebiyatınızla...

- Hiç şüphesiz denebilir. Hem edebiyat hem kişisel yaşam alanında. Söylenememiş bir aşk... Her kitap bir pişmanlık. Yazarken çok mutlu yazıyorsunuz, kitap yayımlandıktan sonra büyü aradan çekiliyor. Ama insan başka türlü yazmaya devam edemez. O pişmanlıktır ki, sizi “Bu kez olacak” hayaliyle yeni eserler yazmaya zorlar.

 Kitapta sık sık bahsettiğiniz, 4. Murad’la ilgili taslağı bir gün tamamlayıp roman haline getirecek misiniz?

- Bilmiyorum, değer mi? Tarihi yazmak çok zor bir şey. Yahya Kemal’in müthiş tespitinde dediği gibi, bizde resim sanatı olmadığından, tam olarak bilemiyorsun nasıl bir adamdı. Gözlerinin içine bakamıyorsun. Bu romanda anlatıcı ile o kan dökücü adam (4. Murad) arasında garip bir özdeşlik kurmaya çalıştım. Kılıç kuşanma törenindeki duyarlı, kesilen kurbanlar için üzülen çocuk, Osmanlı’nın en kanlı padişahı haline nasıl gelir? Hepimizin içinde bu gaddarlığın olabileceği kaygısını taşıyorum. Ama şu anda tamamen bambaşka bir uzun hikâye üzerinde çalışıyorum.

 68 yaşınızla aranız nasıl?

- Evdeyken iyi değil, sokağa çıkıp başkalarıyla birlikte olunca unutuyorum.

 68 yaşınızda, yazamadığınız, henüz yazılmamış şeylere dair bir telaş hissediyor musunuz?

- Evet. Dile getirmek isteyip de bende kalacak pek çok şey için bir acı duydum romanı yazarken. Biliyorsunuz ki hepsini yazmanıza imkân yok artık. ‘Sona Ermek’ ismini de öyle buldum. Bazı şeyler yazılmadan kalacak.

 Romanın ismiyle editörlerinizi de depresyona sokmuşsunuz...

- Evet ama sağ olsunlar bu ismi kabullendiler. İsim ilk başta benim sona ermem gibi geliyor ama Allah ömür ve akıl verdiği sürece yazmak istiyorum.

 İlk öykü kitabınızın adı ‘Cumartesi Yalnızlığı’ydı, ‘Sona Ermek’i de ‘Issız gecelerinde sizi okuyanlara’ ithaf etmişsiniz. Çemberin tamamlanması gibi bir şey mi bu?

- Evet öyle, oradan buraya gelen serüvende yıllar yılı beni bırakmayan yalnız okurlarım var. Gördükleri vakit hem severler hem de şikâyet ederler, “Yalnızlığı yazıp bizi daha da üzüyorsunuz” diye. Onlara gönül borcumu ödemeye çalıştım.

YAŞLANDIKÇA İHTİRAS BİTTİ

 Bulaşıcı bir melankoli var eserinizde...

- Bu benim ilk günden beri yaradılışımda var. Yola öyle çıkmıştım, yolda rota değiştirmeye çalıştım, olmadı. Yaradılışım izin vermedi. Biraz da bana giydirilen bir takım elbiseydi, o takım elbiseyle bugüne gelindi. İzmir Fuarı’nda 45. yılım için bir kutlama vardı. Sevgili Ahmet Ümit de konuşmacıydı. Diğer konuşmacıların hepsi benim için “Hüzünlerin yazarı”, “Yalnızlığın yazarı” filan dedi. Ahmet de dedi ki: “Vallahi ben bunca senedir tanıyorum. Yiyor, içiyor, konuşuyor, eğleniyor, bir hüzün görmedim” dedi. Çok sevimliydi. Ama tabii temelde baktığınız vakit çok içe kapanık bir insanım ben.

 Son dönem genç yazarların eserlerinde sıklıkla, içinden geçmekte olduğumuz döneme, 2013’ten bu yana tecrübe ettiğimiz toplumsal olaylara dair izler yer alıyor. Bugünü yazma telaşı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizin mesafeli olduğunuz bir şey olduğundan soruyorum.

- Şuna inanıyorum ki, bugünü bugünün içinden çözmek zor bir şey. Hep eksik kalmaya mahkûm olacaktır. Gördüğümüzü yazıyoruz. Gördüğümüzü saptamak kolay; haberler, köşe yazarları, gazeteciler de bunu yapıyor. Edebiyatçı bunun bir adım ötesine gitmekle yükümlü. Neden sorusunun cevabını verebilmek için zamana ihtiyaç var. Çözümleyebilmek için belirli bir mesafeden, başka bir zaman diliminden bakabilmek gerek. Bu benim şahsi fikrim ama bazı genç yazar arkadaşlarımızın bugüne dair çok canlı, çok etkileyici tespitlerini de inkâr etmeme imkân yok.

 Sizinle ilgili çıkan yazıların, haberlerin girişinde sıklıkla isminizin önüne ‘edebiyatın yaşayan en büyük kalemi’ tanımı konuyor. Okuyunca ne hissediyorsunuz?

- Utanıyorum. Başlangıç yıllarımda muhteris bir insandım. O zamanlar kimse tabii böyle bir şey söylemiyordu ama ben öyle olsun çok istiyordum. Sonra utanmaya başladım. Ya hak etmiyorsam? Yaşlandıkça çok şükür ihtiras bitti.

KAYBOLAN İSTANBUL’DAN İZLER

İnsanlar güzel şeyleri göremiyor, bunları koruyamıyorsa yok olsun. 1960’lardan bu yana süren bir yıkım bu. Beğenin beğenmeyin, Roma olduğu gibi duruyor. İstanbul ise tanınmaz hale geldi. İnsan önce üzülüyor, sonra madem böyle istiyorlar, müstehaktır diyorsunuz. 

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle