GeriHürriyet Pazar Herkes sadece kendi ülkelerine kafayı taktığımı sanıyor, komik...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Herkes sadece kendi ülkelerine kafayı taktığımı sanıyor, komik...

Herkes sadece kendi ülkelerine kafayı taktığımı sanıyor, komik...

Dün bir törenle dağıtılan Uluslararası Hrant Dink Ödülü, 10’uncu yılını uluslararası konferansla kutladı. İstanbul’da düzenlenen konferansa, dünyanın dört bir yanından ve Türkiye’den insan hakları savunucuları katıldı. Bir çoğu, önceki yıllarda bu ödüle hak kazanmış isimlerdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü icra direktörü Kenneth Roth da davetliler arasındaydı. Babası 1938’de, Kristal Gece’den hemen önce Almanya’yı terk edip ABD’ye yerleşmiş bir Yahudi olan Roth, Nazilerin yaptıklarını dinleyerek büyüdü. Büyük ölçüde bu nedenle, kendini insan hakları savunuculuğuna adadı. 25 yıldır İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yönetici pozisyonunda. Eleştirilerinden hemen her ülke üzerine düşeni alıyor.

İsterseniz bu konferansın başlığı ile sohbete başlayalım: Geçmişe bakmak ve geleceği tasarlamak... İnsan hakları perspektifinden bakarsak bu konuda ne söylersiniz?
- Hrant Dink’in Türkiye’nin pek çok probleminin ve bu problemlerin çözümüne adanmanın sembolü olduğunu düşünüyorum. Onun bakışı, kültürel çoğunluğa ve ifade özgürlüğüne dayanıyordu. Bu konuya adanmışlığını hayatıyla ödedi. Suikastinin ardından adalet kısmen sağlanabildi. Tetiği çeken kişi ve bu organizasyonun orta seviyesindeki bazı isimler mahkum oldu ama öldürülme emrini kimler verdi ve bu kişiler ne kadar yukarıda bilmiyoruz. Onun savunduğu fikirler bugün hala insan hakları hareketinin önemli başlıklarını temsil ediyor. Ötekine karşı gittikçe büyüyen bir tahammülsüzlük, dar bakışlı bir milliyetçilik, ifade özgürlüğü kısıtlamaları yükseliyor.
1945’ten bu yana benimsediğimiz, 70 yıllık evrensel insan hakları değerleri bugün risk altında. Tüm dünyada kurallar değişiyor sanki. Buraya nasıl geldik?
- ABD dahil dünyanın pek çok yerinde görülen bir fenomen ile karşı karşıyayız. Liderler, azınlıkları şeytanlaştırarak güç elde elde etmeye çalışıyor, gücü bir kez elde ettiklerinde de seçilmiş hükümet olarak güçler ayrılığı ilkesine saldırıyorlar. Hangi grubun şeytanlaştırılacağı ülkeden ülkeye değişiyor. Güçler ayrılığı, demokrasinin temelidir. Seçilmiş bir yöneticinin otokrata dönüşmesini engeller. Bağımsız yargıçların saldırıya uğradığını, gazetecileren susturulduğunu, sivil toplumun bastırıldığını görüyoruz. Bu bir senaryo gibi, bir otokrat diğerinden öğreniyor. Güçler ayrılığı kalmadığında haklar da risk altındadır. Çünkü hukukun üstünlüğü ortadan kalkar. Bence pek çok ülkede görülen ekonomik krizin sebebi de otokratlar.

Herkes sadece kendi ülkelerine kafayı taktığımı sanıyor, komik...


Tam tersi olduğunu düşünüyordum... Ekonomik krizlerin otokratlar için uygun ortam yarattığını...
- Bu liderler güçlerini konsolide ettiklerinde gücü elde tutmak için devlet kaynaklarını kullanmaya başlıyorlar. Kendilerini destekleyenlere kaynak aktarmaları gerekiyor. Onları iktidarda tutacak ekonomik kararlar alıyorlar. Eleştirel ortam da kalmadığı için bu kararlar genellikle hatalı oluyor. Bugün Venezuela’da Maduro’nun başına gelen budur. Venezuela’nın zengin bir ülke olması gerekirdi, geniş petrol rezervleri var. Ama onun yerine hiperenflasyonla boğuşuyorlar. Çünkü Maduro devletin kaynaklarını orduyu ve destekçilerini arkasında tutmak için kullandı. Çin’de Şi Cinping, ekonominin sürekli büyümesini sağlamak için bankacılık krizine yol açmayı bile göze aldı. Türkiye’de de bazı ekonomik kararlar sorgulanıyor. Türkiye’nin Avrupa’dan gelecek yatırıma ihtiyacı var. Ancak hukukun üstünlüğü tanınmazsa, yatırım gelmez.
Yakın zamanda Türkiye-AB ilişkilerinde küçük de olsa bir iyileşme oldu. Özellikle Almanya ile...
- Almanya daha çok, Türkiye’de tutuklu bulunan vatandaşlarının salıverilmesiyle ilgili. Ancak Şansölye Merkel’in bu kadarına razı geleceğini sanmıyorum. Türkiye cezaevlerinde tutuklu bulunan yüzlerce Türkiye vatandaşı muhalif var. Türkiye ile Almanya’nın ortak ilgi alanlarından biri de İdlib. Her iki taraf da orada sivil kanı dökülmesini önlemeye çalışıyor. Bence Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Wall Street Journal’a gönderdiği makale bu bakımdan çok faydalıydı.
İdlib konusunda Türkiye’nin pozisyonunu nasıl buluyorsunuz?
- Şu anda sivilleri korumaya çalışması bakımından Türkiye’nin pozisyonu olumlu. Ancak iki yıldır Türkiye sınırı kapalı. İdlib’te sivillere saldırı olursa ne olacak? Umuyorum ki, sınırın öte yanında siviller ölürken, Erdoğan gözlerini kapamaz ve sınırı açar. Böyle bir durumda Avrupa da finansal bakımdan yardımcı olacaktır.
Birkaç yıl evvel kaleme aldığınız bir makalede, artan nefret ve hoşgörüsüzlük ile mücadele için her bireyin üzerine düşeni yapması gerektiğini söylemiştiniz. Nedir üzerimize düşen?
- Popülist politikacıların hepsi bir azınlığı şeytanlaştırır. Bu dini veya etnik bir azınlık olabilir. Her bireyin, bu durumu kabullenip kabullenmemek üzere bir seçim hakkı vardır. Bireyler günlük hayatlarında bu ötekileştirmeye “Hayır” diyebilirler. Olup biteni köşenizden hoşnutsuzlukla seyretmek yeterli değil.
O zaman herkes birer insan hakları aktivisti gibi mi yaşamalı?
- Farklı olanı kabullenmek, özgür bir tartışma ortamından taraf olmak yeterli. Otokratik hükümetlerin en nefret ettiği şey, insanların birbirleriyle özgürce diyalog kurmasıdır. O yüzden Çin’de sosyal medya susturulmaya çalışılıyor. Otokratlar hükümetler vatandaşlarından korkmasalar, özgürce diyalog kurmalarından da korkmazlar. Onlarla mücadele etmenin yolu, özgür bir diyalog ortamı yaratmaktır.
Bazı tweetleriniz Türkiye’de hayli tepkiyle karşılanıyor. Sosyal medya üzerinden saldırıya uğradığınız oluyor mu?
- Sosyal medyada her zaman saldırıya uğruyorum. Sosyal medyayı eleştiri için kullanıyorum ve eleştirilerimde adil olduğumu düşünüyorum. Ama herkesi eleştiriyorum; Trump’ı da, Esad’ı da, Putin’i de... Bazen de Erdoğan’ı... En sık karşılaştığım tepkilerden biri “Neden sürekli benim ülkeme sataşıyorsun?” oluyor. Herkes sadece kendi ülkelerine kafayı taktığımı sanıyor. Komik...
25 yıldır İnsan Hakları İzleme Örgütü’nde yöneticisiniz. Bu kadar yıl sonra nasıl hissediyorsunuz? Başarılı, yılgın...
- İnsan hakları için savaşmayı seviyorum. İnsan haklarının işe yaramadığını söyleyenler, bu hareketin hiç varolmamasını dileyen hükümetlerin yanında olanlar. Evet bugün insan hakları bakımından zor zamanlardan geçiyoruz. Ama her zaman inişler ve çıkışlar vardır. Hareketin görevi, ihlalin bedelini ağırlaştırmaktır. Bu bir savaş; bazen kazanır, bazen kaybedersiniz. Önemli olan mücadeleye devam etmek.

Çocuklara imece kültürü nasıl kazandırılır?

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle